03.08.2009/Sayı:247
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Feredasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Dünya

Yavuz Selim

Şeriat insanı ne hallere düşürüyor

İçki almak uğruna bir Suudi geleneksel kıyafetlerini çıkartıp pantolon giyiyor.

İçki almak uğruna bir Suudi
geleneksel kıyafetlerini çıkartıp pantolon giyiyor.

Şeriatla yönetilen ülkelerde insanın içine düştüğü durum bazen ister istemez insanı şaşırtıyor. 21. yüzyılda yaşayıp bir yandan modern çağın getirdiği yeniliklere ve değişimlere ayak uydurmaya çalışmak, diğer yandan ise bu değişimi ancak yobazların din adına belirlediği sınırlar çerçevesinde yapabilmek ortaya kimi zaman şaşırtıcı, kimi zaman ise komik tablolar çıkartıyor.

Suudi Arabistan’da geçtiğimiz günlerde bir güzellik yarışması başladı. Ama bu yarışma bizim bildiğimiz güzellik yarışmalarından oldukça farklıydı. Kadının saçının telinin bile görünmesine izin verilmediği bir ülkede kadının boyuna, posuna, dudaklarına, gözlerine bakılarak birincinin seçilmesi elbette ki mümkün değil. Peki o halde birinci gelecek güzel neye göre seçilecek? Tamamen çarşafa bürünmüş yarışmacıların dış güzelliğe göre puanlama yapamayacaklarına göre onlar da birinci gelecek olan yarışmacıyı iç güzelliğine göre belirlemeyi kararlaştırmışlar.

Konu iç güzellik olunca puan alınacak dallar da hayli ilginç: “Manevi gücünüzü keşfetmek, liderleri anlamak, cennet annelerin ayakları altındadır...” Hiçbir televizyon kanalından yayınlanmayacak yarışmanın jüri üyeleri de tahmin edebileceğiniz gibi yalnız kadınlardan oluşacak. Yarışmanın yapımcısı Hadra el-Mübarek, “Bu yarışmayla adayların İslami değerlere bağlılığını ölçüyoruz. Bu, kadınların vücutlarını ve görünüşlerini değerlendiren diğer güzellik yarışmalarına bir alternatif olarak düşünülmeli. Kazanan güzel olmak zorunda değil. Bizi iç güzelliği ilgilendiriyor” diyerek yarışmanın amacını açıklıyor.

Suudilerin böyle bir yarışmayı düzenlemelerindeki amacı anlıyoruz. Teknoloji ve iletişim çağında olduğumuz için diğer ülkelerin yaşam tarzı uydu ve internet aracılığıyla anında Suudi halkına da ulaşıyor ve farkında olmadan onları etkiliyor. Örneğin Türk yapımı “Gümüş” adlı dizi Arap ülkelerinde çok büyük ilgi görmüş ve Arap kültürüne ters öğeler barındırdığı için tartışmaları da beraberinde getirmişti. Bu durum ise Şeriatla yönetilen ülkeleri oldukça kaygılandırıyor. Suudiler, yabancı ülkelerin yaşam biçimlerini anlatan bu ve buna benzer formatlı yayınları kendi kültürlerine uygun hale getirerek daha baştan etkilerini sıfırlamaya çalışıyor ama Tanrı Suudilere akıl ihsan eylesin. Belki birinci seçeceğiniz kişi dışarıda dedikodu yapıyordur, kedi ve köpekleri tekmeliyordur, çöplerini sokağa döküyordur ama belki yarışma sırasında çok iyi numara yapmıştır. Kim bilebilir? Boşu boşuna akıntıya kürek çekmek denir buna...

Suudiler bir yandan “Din ahlak elden gidiyor” gerekçesiyle “Ahlak Güzeli” yarışması düzenliyorlar ama maddi durumu iyi olanlar fırsat buldukça kaçamak yapmaktan da geri kalmıyorlar. Görece daha özgür olan komşu ülke Bahreyn’in sokakları her hafta sonu Suudi Arabistan’dan gelenlerle dolup taşıyor. Suudiler burada, ülkelerinde bulamadıkları özgürlüğün tadını o kadar fazla çıkartıyorlar ki, sonunda hemen hemen her konuda birbirleriyle zıt düşen Bahreyn’in Şii ve Sünni kesimleri Suudi karşıtlığı konusunda birleşmiş durumda. Suudiler Bahreyn’de su gibi alkol tüketip, bütün geceyi hayat kadınlarıyla birlikte otellerde geçirince bazı milletvekilleri alkolün yasaklanması ve gece kulüplerinin kapatılması istemiyle Meclis’e dilekçe verdiler. Gerekçeleri ise Suudiler yüzünden ülkeye dışarıdan çok sayıda hayat kadını gelmesi ve ülkenin ahlakını bozması. Geçtiğimiz günlerde ajanslara yansıyan bir fotoğraf durumu son derece iyi özetliyordu. Bahreyn’de hükümete bağlı mağazalarda yalnızca pantolon giyen müşterilere içki satıldığından, Suudi Arabistan’dan gelen bir turist içki alabilmek için otoparkta geleneksel kıyafetini çıkartıp pantolon giyiyordu.

Aslında bunlar yasakçı yobaz zihniyetin yol açtığı son derece normal davranış biçimleri. İnsanlar, kendilerini sınırlayan dini kurallardan kurtulduklarını hissettikleri anda beklenmedik davranışlar sergileyebiliyorlar. Tatmin olmanın yolu da ne yazık ki böyle aşırılıklara kaçmak oluyor. Fakat burada suç o insanların değil, insan doğasına aykırı bir yaşam biçimini onlara dayatanlarda. Şeriatçılar aslında farkında olmadan din adına insanları giderek yozlaştırıyorlar. Bunlar yalnız medyaya yansıyanlar. Perde arkasında ne gibi rezilliklerin yaşandığını ise ancak Tanrı bilir.


Honduras’ta darbe 1. ayını doldurdu

Yanında çok sayıda gazeteci ve kendisini destekleyenler eşliğinde Nikaragua sınırından Honduras’a girmeyi başaran Zelaya kısa bir süre sonra geri dönmek zorunda kaldı.Honduras Devlet Başkanı Manuel Zelaya’nın, uygulamaya koymaya çalıştığı devrimci reformlardan rahatsızlık duyan askerler tarafından bir darbe ile iktidardan uzaklaştırılmasının üzerinden bir aydan daha uzun bir süre geçti. Bu süre içinde ülkedeki siyasi krize son vermek üzere Kosta Rika Cumhurbaşkanı Oscar Arias nezdinde başlatılan tüm girişimler ise darbe hükümetinin uzlaşmaz tavrı yüzünden hüsranla sonuçlandı.

Bu noktada darbe hükümetinin durumu hiç de bekledikleri gibi değil. Neredeyse dünyanın tüm ülkeleri tarafından siyasi anlamda yalıtılmaları bir yana, Honduras halkının gün geçtikçe artan isyanı ve her gün yenisi patlak veren ayaklanmalar darbe hükümetinin göreve getirdiği gayrıresmi başkan Roberto Micheletti’yi oldukça sıkıntıya sokmuş durumda. Micheletti, sokakları dolduran halkın protesto gösterilerini ve yaşadığı sıkıntıyı dünyadan gizlemek için önlem olarak bazı yayın kuruluşlarının muhabirlerini tutukladı ama gelen uluslararası baskılar nedeniyle bu önlem de uzun soluklu olmadı.

Honduras’ın halk tarafından seçilen Devlet Başkanı Zelaya ise şimdiye kadar ülkeye dönme yolunda yaptığı girişimlerden tam bir sonuç alabilmeyi başarmış değil. Anımsanacağı üzere Zelaya ilk olarak 5 Temmuz’da uçakla ülkeye geri dönmeye çalışmış ama askerlerin havaalanını ulaşıma kapatması sonucu geri dönmek zorunda kalmıştı.

Fakat Zelaya, darbe hükümetinin kendisini tutuklama tehditlerine karşın Honduras’a geri dönme çabalarından vazgeçmiş değil. Nitekim Zelaya ülkeye dönme yolunda ikinci girişimini ise geçtiğimiz hafta gerçekleştirdi. Yanında çok sayıda gazeteci ve kendisini destekleyenler eşliğinde Nikaragua sınırından Honduras’a girmeyi başaran Zelaya kısa bir süre sonra geri dönmek zorunda kaldı.

Yalnız Zelaya’nın tutuklanma ya da öldürülme korkusu yüzünden geri dönmek zorunda kaldığı düşünülmesin. Zelaya’yı kısa süre sonra geri dönmeye zorlayan neden, kendisinin sınırdan giriş yaptığını öğrenen halkın sokağa çıkma yasağına karşın sokağa dökülerek asker ve polislerle çatışmaya başlaması ve güvenlik güçlerinin halka karşı sert önlemlere başvurması. Honduras halkına zarar gelmesinden çekinen Zelaya, “Kan dökülebilir, buna sebep olmak istemem” diyerek zorunlu olarak Nikaragua’ya geri döndü.

Zelaya’nın bu girişimine ilk tepki ise Honduras’ın darbe hükümetinden değil de, en başından beri darbede bir parmağı olmadığını ısrarla vurgulayan ABD’den geldi. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Zelaya’nın Honduras’a girme girişiminin düşüncesizce olduğunu, demokrasiye bir katkıda bulunmadığını ve halkı tahrike yöneltmekten başka bir işe yaramayacağını iddia etti. Yani Clinton’a bakılacak olursa zorbalıkla, halkın isteklerini hiçe sayarak iktidarı ele geçiren darbe hükümetinin hiçbir suçu yok ama Honduras halkının kendisine verdiği yetkiyi kullanmaya çalışan Zelaya düşüncesizce hareket ediyor ve halkı kışkırtıyor. Clinton’un, darbeciler yerine iktidarın gerçek sahibi Zelaya’yı suçlayan bu son derece ilginç demokrasi yaklaşımına yanıt ise gecikmeksizin Honduras anayasal hükümetinin Dışişleri Bakanı Patricia Rodas’tan geldi: “Silah taşıyanlar, barışçıl gösteri yapanlar ile aynı kefeye konamaz. Eğer ABD Dışişleri Bakanı bu farkı göremiyorsa, aynı demokrasiden veya aynı sorundan bahsetmediğimiz ortaya çıkar.”

ABD her ne kadar bu darbede bir parmağı olmadığını söylese de, kambersiz düğün olmaz misali 28 Haziran’dan bu yana yaptıkları tüm açıklamalar adeta kendilerini yalanlıyor. Zelaya, ABD’nin bu söylediklerinde inandırıcı olması için Obama hükümetinin önce darbecilere karşı net tavır almasını talep ediyor ki, şu ana kadar bu gerçekleşmiş değil. Kaldı ki, Washington yönetimi halen daha tüm dünyanın aksine “darbe” sözcüğünü bir kez olsun kullanmış değil. Zelaya’nın dediği gibi, eğer darbeciler halen daha iktidarı ellerinde tutmayı sürdürüyorlarsa bu ancak ABD’nin görünmeyen desteği ile oluyor.


ABD’nin gerçek yüzü-I

New York Times’ın haberine göre kentteki evsizlerden kurtulmak isteyen New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg, evsiz aileleri kenti terk etmeye teşvik etmek için artık bedava uçak bileti sağlayacakmışAmerika Birleşik Devletleri kapitalist medyanın dezenformasyonu sayesinde insanlara hep rüyalar ülkesi olarak sunulur. ABD’de insanlar her zaman yaşamlarından mutludur. Renkli neon ışıkları altında insanlar zamanlarının çoğunu eğlenmek için harcar, hiç kimsenin gelecekten bir kaygısı yoktur. Nasıl ki bütün Hollywood filmlerinde ABD’de bütün telefon numaraları 555’le başlar, aynı şekilde ABD’deki bütün insanlar devletlerinin kendilerine sağladığı özgürlük ortamında yüzlerinde nedeni bilinmez bir gülümsemeyle dolaşır.

Ancak bu, ABD’nin Hollywood aracılığıyla yaptığı beyin yıkamasından, kapitalizm övgüsünden başka bir şey değildir. O neon ışıklar altında seçilemeyen binlerce kişi ise karton kutular içinde uykuya yatarken yarın yiyecek bir şey bulup bulamayacakları endişesi içindedir. Kapitalist bireycilik içinde yoksulların yaşam savaşı son derece güçtür. Karınlarını doyurmak için çöpte yiyecek arayan insanlar ise zengin kapitalist beyefendiler için yalnızca göz zevklerini bozan ve kurtulmak zorunda oldukları acınası yaratıklardır. Ve bu yaratıkların sayısı Amerika Birleşik Devletleri Barınma ve Kentsel Gelişim Birimi’nin 2008 raporuna göre tam 800.000 kişidir.

ABD’de en fazla evsiz nüfusu barındıran New York’un Belediyesi’nin son uygulaması ise kapitalizmin gerektiğinde ne kadar acımasız olduğunun bir göstergesi. New York Times’ın haberine göre kentteki evsizlerden kurtulmak isteyen New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg, evsiz aileleri kenti terk etmeye teşvik etmek için artık bedava uçak bileti sağlayacakmış. Hem de ister ABD içinde başka bir kente, isterlerse başka bir ülkeye. Yeter ki New York’tan ayrılmayı kabul etsinler. Ama bir daha New York’a geri dönmemelerini garantiye almak için, verilen uçak biletlerinin tümü tek yönlü.

Michael Bloomberg’in böylesine insanlık dışı bir girişimi yapmasının nedeni ise evsiz ailelerin belediyeye yılda 36.000 dolara mal olması. Dünya kapitalist sisteminin kalbi olan, dünyanın en büyük borsasına ev sahipliği yapan, her gün milyarlarca doların el değiştirdiği bu kent anlaşılan hiç de öyle filmlerde görüldüğü gibi değil. Elbette kapitalist bir ekonomiden sosyal devlet uygulamaları beklemek abes olur. Ama bu kadar tahammülsüzlük en asgari insanlık ölçütüne bile sığmıyor.


ABD’nin gerçek yüzü-II

 

Joe Biden, Henry Louis Gates, James Crowley, Barack Obama birlikte bira içiyorlar.

Joe Biden, Henry Louis Gates, James Crowley
ve Barack Obama birlikte bira içiyorlar.

Bu hafta konu ABD’nin gerçek yüzünden açılmışken ikinci bir olayı da anlatmadan olmayacak gibi. Yalnız bu seferki olayın kahramanları pek öyle sıradan evsizler değil. Birisi, dünyanın en saygın üniversitelerinden birisi kabul edilen Harvard Üniversitesi’nden Profesör Henry Louis Gates, diğeri ise ABD Başkanı Barack Obama. İkisini bu olayda buluşturan ortak nokta ise ikisinin de zenci olması.

Olayımız, Profesör Gates’in şöförüyle birlikte denizaşırı bir seyahatten Massachusetts eyaletinin Cambridge kentindeki evine dönüşü ile başlıyor. Haliyle, uzun bir yolculuktan dönen profesörün evinin anahtarlarını bulması bayağı bir zor oluyor. Bir de buna kapının kilidinin tutukluk yapması eklenince profesör evinin kapısını açmakta oldukça zorlanıyor.

Neyse, uzun lafın kısası profesör sonunda şöförüyle birlikte eve girmeyi başarıyor. Fakat tam oturup dinlenmeye hazırlanırlerken evlerini polis basıyor ve profesörün ellerine kelepçeyi takıp merkeze götürüyorlar. Neden? Çünkü profesör ve şöförü evin kapısını açmaya çalıştıklarında iki beyaz kadın kendilerini görüyor ve “Bunlar zenci olduğuna göre evi soymaya çalışıyorlar” düşüncesiyle polise ihbarda bulunuyor. Profesörün ne kimliğini göstermesi ne de evin sahibi olduğunu belgelerle kanıtlaması ise polisleri ikna etmeye yetmiyor. Öyle ya, zenci olduklarına göre bu belgeler de mutlaka sahtedir ve evi soymak için önceden hazırlanmış bir planın yalnızca ufak ayrıntılarıdır bu belgeler.

Olayı basından öğrenen Afrika kökenli başkanımız Obama hemen bir açıklama yapıyor ve siyah profesörü tüm kanıtlara karşın tutuklayan beyaz polis memuru Çavuş James Crowley’i aptalca davranmakla suçluyor. Kendisinin başkan seçilmesinin ABD’deki ırkçılık sorununda büyük bir ilerleme olduğunu ama ülkede halen ırkçılığın izlerinin göründüğünü, örneğin son olayda da görüldüğü üzere polisin siyahlara ve hispaniklere Beyazlardan farklı muamele yapmayı sürdürdüğünü söylüyor.

Fakat sen misin ABD Başkanı bile olsan bir beyaza aptal diyen! Sen misin polisin beyazlara karşı farklı davrandığını söyleyen? Anında her taraftan sert tepkiler geliyor ve Obama’nın polislerden özür dilemesi isteniyor. Polis teşkilatı, memurlarının yanında olduğunu açıklayarak Obama’nın sözlerinin kendilerini yaraladığını ve Obama’nın özür dilemesi gerektiğini söylerken, ülkedeki sendika liderleri de düzenledikleri basın toplantısında Obama’nın polis memuruna hakeret ettiğini düşündüklerini açıkladılar.

Ve tüm bu kavga gürültüden sonra özür dilemek zorunda kalan ABD Başkanı Barack Obama oluyor. Kendisinin ülkede ırkçılık tartışmalarını yeniden alevlendirdiğini söyleyen Obama, “Talihsiz biçimde Cambridge Polis Müdürlüğü ya da Çavuş Crowley’yi kötülüyormuşum izlenimi veren sözlerime açıklık getirmek istiyorum. O kelimeleri daha iyi ayarlayabilirdim.” diyor ve Çavuş Crowley’i Beyaz Saray’da bira içmeye davet ediyor. Obama’nın ardından açıklama yapan Beyaz Saray sözcüsü Robert Gibbs ise, Obama’nın “aptal” kelimesini polis memuru için kullanmadığını söyleyerek Obama’nın özrünü pekiştirmiş oldu.

Olayda suçlu olan beyaz polisler ama görüleceği üzere özür dilemek zorunda kalanlar ise yine siyahlar. Kişinin ne akademik kariyeri ne de bulunduğu siyasi konum ABD’de yerleşmiş olan ırkçı düşünceleri aşmayı başaramıyor.

Obama istediği kadar ABD Başkanı olmayı başarmış olsun, WASP (Beyaz Anglo-Sakson Protestan) olmayı başaramadıktan sonra Başkan olmanın bile hiçbir değeri yok. Yargı kesin ve ABD’lilerin genlerine kadar işlemiş: Siyahsan suçlusun, hispaniksen suçlusun, Asyalıysan suçlusun. Olaydaki zenci profesör yalnızca bir örnek. O örnek bir Türk ya da Arap da olabilirdi. Obama daha ilk deneyiminde bir ABD gerçeğiyle karşılaştı. “Değişim” sloganı ancak lafta kalmaya mahkum, zira ABD’de kişilerin değil sistemin sözü geçiyor.


Rumlar barış türküsü söylemiyor!

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Kıbrıs Rum Kesimi arasındaki sonu gelmez barış görüşmeleri sürerken Yeşil Hattın karşı tarafından Rumların gerçek niyetlerinin ne olduğunu ayan eden haberler de gelmiyor değil. Mehmet Ali Talat ve avanesi her fırsatta Rum Kesimi’nin son derece yapıcı yaklaşımlar içinde olduğunu, onların da artık barış istediğini söyleyegeldiler ama Rum ordusunda görevli bir subayın askerlerine attırdığı slogan ve sonrasında yaşananlar durumun hiç de Talat’ın söylediği gibi olmadığının kanıtı.

Rum hükümeti geçtiğimiz yıl bir karar alarak barış görüşmelerine katkıda bulunmak adına orduda eğitim sırasında Türk karşıtı sloganlar atılmasını yasaklamıştı. Ancak geçtiğimiz haftalarda bir subay daha fazla dayanamadı ve yürüyüş yaptırdığı askerlere yasaklanmasına karşın bir zamanlanın en popüler sloganı olan “En iyi Türk ölü Türk’tür” sloganını yeniden attırdı.

Olay yalnız bir subayın askerlerine attırdığı slogan olarak kalsa münferit bir olay deyip geçiştirilebilirdi. Yalnız subayın yaptıklarının üst düzey siyasiler tarafından da sahiplenilmesi olayın münferit olmadığını gösteriyor. Zira Meclis Savunma Komisyonu Başkanı Soteris Sampson da Rum subayı destekleyerek Türk karşıtı slogan atılmasının yasaklanmasının Türklere verilmiş bir ödün anlamına geldiğini iddia ederek yasağın bir an önce kaldırılmasını istedi. Türkiye ve Türk karşıtı slogan atmanın ırkçılık olmadığını iddia eden Sampson, “Hükümet, bu sloganları yasaklamakla, Kıbrıs Rum Muhafız Ordusu’nu lağvetmeye çalışıyor” diye konuştu.

Her fırsatta Türkler ve Rumların adada tek bir devlet oluşturmasını ve Türk askerinin adayı terk etmesini savunanlar bakalım bu son olaylardan sonra ne diyecekler. Büyük olasılıkla her zamanki gibi görmezden gelecekler ama görünen köy kılavuz istemiyor. Tek devletli bir yapının oluşması ya da Türk Ordusu’nun adayı terk etmesi durumunda yaşanacaklar 1974 öncesinin tıpatıp aynısı olacak. Acaba dünyanın hangi ordusunda “En iyi .... ölü ...” sloganıyla eğitim yaptırılıyor? Eğer bu sloganın bir benzeri Türk Ordusu’nda attırılsaydı şimdi bütün dünya tepemize üşüşmüş, bizleri ırkçılıkla suçluyor olurdu. Ama ölmesi istenen Türk olunca her zamanki gibi ortada bir sorun kalmıyor.



Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: