03.08.2009/Sayı:247
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Feredasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Kaya Ataberk

Şeriatçı burjuvazi,
Şeriatla mücadele ve sol

Basit bir eğitim tartışması olarak karşımıza çıkarılan katsayı meselesi aslında toplumdaki bu genel dönüşümün dışında değerlendirilemeyecek kadar önemliydi

Basit bir eğitim tartışması olarak karşımıza çıkarılan katsayı meselesi aslında toplumdaki bu genel dönüşümün dışında değerlendirilemeyecek kadar önemliydi. Toplumun her türlü ekonomik ve siyasal odağını ele geçiren Şeriatçı sermaye, kendi insan kaynaklarını da bu şekilde devreye sokmanın yolunu buldu. Artık Şeriatçı kapitalizm kendisine çalışan ararken; işçisinden, mühendisine, kamu görevlisinden, doktoruna kadar imamları bulacak.

İmam-Hatip toplumu
ve Şeriatçı burjuvazi

Geçtiğimiz hafta Şeriatçı burjuvazinin yükselişine biraz değinmiştik. AKP faşizmiyle beraber tüm kurumları ele geçiren Kürt-İslam kadroları artık kendileri dışında bir sermaye kesimine izin vermemeye kararlılar. Diğer taraftan da artık ne sömürücülüklerini saklama gereği duyuyorlar ne de burjuvalıklarını, ihtişamlarını, saltanatlarını… Gözlerini Allah bildiği gibi doyursun artık, ne diyelim.

Biz bu yapılanmaya değindiğimiz sırada bir taraftan da Şeriatçıların çok da önemi anlaşılmayan başka bir kazanımı da nihai zaferine ulaştı. Basit bir eğitim tartışması olarak karşımıza çıkarılan katsayı meselesi aslında toplumdaki bu genel dönüşümün dışında değerlendirilemeyecek kadar önemliydi. Toplumun her türlü ekonomik ve siyasal odağını ele geçiren Şeriatçı sermaye, kendi insan kaynaklarını da bu şekilde devreye sokmanın yolunu buldu. Artık Şeriatçı kapitalizm kendisine çalışan ararken; işçisinden mühendisine, kamu görevlisinden, doktoruna kadar imamları bulacak.

İmam-Hatip toplumunun kurulduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz artık. Hâlâ bir kısım “sol” AKP’yle beraber katsayının kaldırılmasını meslek liselerine yapılan eşitsizliği ortadan kaldırıyor diye üstü kapalı şekilde de olsa savunuyor. Bunu söyleyenlere hatırlatmak gerekir ki, bu ülkede halkın önemli bir kesimi çocuğunu normal bir okula göndermekte bile zorlanıyor. Ama birileri de “evladımızı acaba Amerikan kolejine mi yazdırsak, yoksa Saint-Bilmemne lisesine mi göndersek” diye sıkıntılara girebiliyor. Daha ne eşitsizliğinden bahsediyorsunuz?

Bir taraftan da aslında bu apaçık gerçeği söylemek bile yeterli değil. AKP faşizmi bu eşitsizliği sürdürürken aslında aynı zamanda kendi imam kadrolarının önünü açarak toplumun tüm dokusunda Şeriatçıya öncelik tanıyacak farklı bir eşitsizliğin de önünü açmış oluyor.

İşte tam da burada tartışmanın başına geri dönüyoruz.

Şeriatçı burjuva düzenini, yıllardır yaşadığımız sıradan kapitalistlerin düzeniyle bir tutabilir miyiz?

Şeriatçı dönüşümün önemi nedir?

İmam-Hatip toplumunun ekonomik ve siyasal egemenleri kimler olacak?

Ve aslında en önemlisi Şeriatçı faşizmle mücadele nasıl yürütülecek?

İşte solun yanıtlaması gereken acil sorular bunlar…

ÖDP

TKP

EMEP

Özellikle ÖDP ve EMEP tarzı “sol”un yıllardır yaptığı şey Türkiye’de bir gericilik-Şeriat tehlikesinin olmadığını iddia etmek. Bunlar açısından Şeriat tehlikesi denen şey Kemalist devletin toplumun zihninde yarattığı bir görüngüden ibaret. Aslında böyle bir tehdit olmadığı gibi yarattıkları “mağduriyet” tezi açısından da toplumun esas ezilenlerinin “İslami” kesimler olduğu sonucuna varıyorlar.

Bu tamamen baş aşağı duran zihniyet, 28 Şubat döneminde gericilikle beraber saf tutan bu kesimler, “türbana özgürlük” eylemlerinin değişmez katılımcıları arasındaydılar.

Bu bahsettiğimiz kesimlerin dışında kalan bir de TKP solu var. Bu noktada TKP’nin yaklaşımının nispeten daha doğru sonuçlara ulaştığını görüyoruz. Fakat öz olarak çok da farklı olmayan bir noktadan aynı yanlış zemine bağlanıyorlar.

Şeriatçı sermayenin dönüşümü ve sol

Bu noktada solun sermayede ve toplumda yaşanan Şeriatçı dönüşümün anlamını kavramaktan ne kadar uzak olduğunu görmeliyiz. Gerçi bu anlayışsızlık da derece derece… Bu aşamalar Şeriatla mücadeleyi yanlış zeminde tanımlamaktan, asıl düşmanın “Kemalist devlet” müttefikin de Şeriatçılar olduğunu savunan tam abuklamalara kadar uzanıyor.

Solun genel hastalığının temelinde “tüm iktidarlar kapitalist, bu nedenle de aralarında fark gözetmek yanlış” diyen anlayış yatıyor. Bunlar açısından herhangi bir siyasal iktidarla Kürt-İslam faşizmi arasında ekonomik anlamda bir fark yok. Bu, siyasal anlamda da bir fark olmadığı anlayışını geliştiriyor. Belirlenen tüm taktik ve stratejiler de bu yanlışın üzerinde şekillenmiş oluyor.

Özellikle ÖDP ve EMEP tarzı “sol”un yıllardır yaptığı şey Türkiye’de bir gericilik-Şeriat tehlikesinin olmadığını iddia etmek. Bunlar açısından Şeriat tehlikesi denen şey Kemalist devletin toplumun zihninde yarattığı bir görüngüden ibaret. Aslında böyle bir tehdit olmadığı gibi yarattıkları “mağduriyet” tezi açısından da toplumun esas ezilenlerinin “İslami” kesimler olduğu sonucuna varıyorlar.

Bu tamamen baş aşağı duran zihniyet, sonuçlarını geçmişte de bugün de sol adına ucubeler yaratarak verdi. 28 Şubat döneminde gericilikle beraber saf tutan bu kesimler, “türbana özgürlük” eylemlerinin değişmez katılımcıları arasındaydılar.

Son yıllarda ise bu örgütler ve benzerleri AKP’nin kurduğu Kürt-İslam faşizminin sol kanadını oluşturdular. Özellikle de Ergenekon soruşturması süreciyle de beraber Kürtçülüğe ve Şeriatçılığa daha da bir eklemlendiler. Son tahlilde de yerini sağlamlaştıran ve toplumsal hakimiyetini ilan etmeye başlayan Şeriatçı burjuvazinin kanatları altına sığındılar.

Tabii bu yapıların hiçbirisi sosyalistlik iddiasından da hâlâ geri kalmıyor. Onlara sorarsanız kendilerinin cumhuriyet rejiminin ilk yıllarından beri “Kemalist burjuva diktatörlüğüne” karşı olan bir geleneği sürdürdüklerini söylerler.

Bu ekibe bizim tek bir önerimiz olabilir. Madem ki o kadar Atatürkçülük düşmanısınız, madem ki o kadar “mağdur Şeriatçılarla” ittifak kurma yanlısısınız buyurun o “sosyalist” mücadeleyi İran’da ya da Afganistan’da verin. Ne de olsa oralarda Atatürkçülükle yakından uzaktan ilgili bir şey bulamayacağınız gibi çok sevdiğiniz Şeriatçılardan da bol bol var…

O zaman görelim hangi toplumsal yapıda sol mücadele verilebilirmiş, hangisinde verilemezmiş. Afganistan’daki kapitalizmle, Türkiye’deki arasında fark var mıymış, yok muymuş?

TKP ve irtica tanımında bulanıklık

Bu bahsettiğimiz kesimlerin dışında kalan bir de TKP solu var. Bu noktada TKP’nin yaklaşımının nispeten daha doğru sonuçlara ulaştığını görüyoruz. Fakat öz olarak çok da farklı olmayan bir noktadan aynı yanlış zemine bağlanıyorlar.

TKP tezlerinin olumlu yönü Türkiye’de bir Şeriat ve irtica tehdidinin varlığını kabul etmesi. Bu noktada gericiliğe karşı mücadelenin verilmesi üzerinde de ciddi anlamda duruyorlar. Buraya kadar her şey gayet güzel geliyor ama bu noktadan sonra bir anda irticanın ne olduğu ve verilecek mücadelenin niteliği konusunda söylemler bulanmaya başlıyor. TKP’ye kalırsa irtica şu anda yeni ve özgün bir döneme girmesine rağmen uzun yıllardır süren kapitalist gericilik dışında yeni bir şey sayılamaz.

Bu anlayışı “Sol” dergisinde şöyle ifade ettiler:

“İrtica, gericilik demektir. Gericiliğin her türünü kapsar. Dolayısıyla irticanın, salt dinci gericilikle özdeşleştirilmesi pek doğru değildir. Sözgelimi kapitalist sistem içinde emekçiden yana bir takım reformlar gündeme gelirse, bu reformlara karşı çıkan işverenler tastamam laik, hatta ateist bile olsalar gerici, mürtecidirler.”

Bir doğrudan, birçok yanlışa nasıl varılabilir? Herhalde bunun bir örneğini vermek istemişler…

Yola çıkılan şey Marksizmin temel bir yaklaşımı. Toplumda üretici güçlerin gelişimi aleyhine davranan tüm güçler gerçekten de gericidir. Sömürücü dinsel duruş olarak nerede konumlanırsa konumlansın gericidir. Bu açıdan Fransa’nın “aydınlanmış” dinsiz burjuvası da kapitalisttir, AKP’nin MÜSİAD burjuvası da… Peki, ama her şey o kadar basit mi? Bu anlayışı tek başına ele alırsak Hitler’in kapitalist rejimiyle, sıradan bir kapitalist rejim arasında ayrım yaparken nasıl bir kriter koyacağız? Madem ki hepsi gericilik diyerek kurtulup çıkacak mıyız, bunun bir açıklamasının olması gerekli…

Faşizmin ne olduğunu anlamak

Yani burada genel anlamda gericilikle Şeriatçı gericilik arasındaki farkı bulanıklaştırmanın, faşizmle kapitalizm arasındaki farkı anlayamamaktan çok da farklı olmadığını görmeliyiz. Burada klasik Stalinist kabalaştırma hatası devreye girmiş.

Gerçekten de Almanya’da Hitler faşizmi yükselirken Stalin liderliğindeki Komintern, net bir tavır alma konusunda uzun süre direndi. Nasıl olsa Hitler de diğerleri gibi bir kapitalistti. Faşizmin yükselişini, dayandığı toplumsal dinamikleri göremeyen Stalinist sığlık; faşizmin gebe olduğu acı sonuçları da göremeyecek kadar hatalıydı.

Bu nedenle faşizm karşısında net tavır bir türlü alınmadı. Faşizm kendisi dışında kimseye yaşam hakkı tanımayacak kadar gelişti ve olan Almanya’nın o anlı şanlı Komünist Partisi’ne oldu bu arada…

Burada Türkiye’nin faşizminin AKP rejimi olduğunu bilmem hatırlatmaya gerek var mı? Avrupa’da faşizm gelişirken tüm muhalif siyasetleri ezmekle yetinmemişti.

Bir taraftan da kendi taraftarları dışında hiçbir sermaye kesimine de izin vermemişti.

Bugün Türkiye’de ulusalcı bürokrasinin yaşadığı tasfiyeyi de TÜSİAD’ın yaşadığı gerilemeyi de açıklamak için elimizde tek bir terim var: Faşizm…

Türkiye’de siyasal arena nasıl Kürt-İslam bileşenlerine terk ediliyorsa, sermaye de kapitalizm de aynı kesimin ekonomik gücüne bırakılıyor. Kısacası Türkiye’de yaşanan AKP iktidarını ne daha önceki kapitalist diktatörlüklerin biraz daha kötüsü diye tanımlamanın ne de sıradan bir gericilik olarak görmenin olanağı var.

Bu temel dönüşümü anlamamak çok vahim sonuçlar doğurur.

Bizden uyarması…

İrticayla mücadele ve Atatürkçülük

Doğaldır, arkadaşlar Marksistler… Bu nedenle de Marksizmin sorgulanamayacağını düşündükleri belli doğruları var. Biz onların Ulusal Kurtuluşçuluk, ezilen ulus sosyalizmi ya da Üçüncü Dünya milliyetçiliğinin sol karakteri gibi konularda ikna olmalarını beklemiyoruz.

Sonuçta biz ezilen Türk ulusunun özünden gelen Atatürkçü sosyalistleriz, onlarsa Almanya’nın, İngiltere’nin bağrından kopmuş, Rusya’da gelişmiş başka bir solun temsilcileri... Farklılıkları normal karşılamak gerekli... Fakat mesele gericilikle, Şeriatçılıkla mücadele olunca Kemal’in hakkını Kemal’e vermemek gibi bir yaklaşım geliştirmelerini kabul edemeyiz.

“Türkiye’de irticayla, gericilikle en çok kim kavga etti?” sorusunu bir Şeriatçıya, PKK’lıya ya da Kürt-İslam “solcusu”na sorun; hepsinin vereceği cevap ortak olur: “Kemalizm”… Çünkü bu noktada doğruyu söylemek zorunda kalırlar. Cevapları; “Evet, Atatürk dönemi bizim en kötü dönemimizdi.” olacaktır. Bu kesimin ve yandaşlarının Atatürk düşmanlığı boşuna değil.

Ama bizim komünistlere aynı soruyu soralım alacağımız cevap farklıdır. Onlara göre Atatürkçülük gericilikle mücadele etmemiş aksine onu beslemiştir! Bunu da kendi yayınlarından görelim:

“Solun işi elbette Türkiye’de Kemalizmin tarihini aklamak değil. Ancak Türkiye’de cumhuriyetçiliğin yanlışlarına odaklanarak, irticayla mücadelenin külliyen kötü olduğu sonucuna ulaşmak bu topraklarda basbayağı bir intihardır. Üstelik Türkiye’de Kemalizm tarihi boyunca yanlışı gericilikle mücadele etme iradesini göstermekte değil, göstermemekte yapmıştır. Yanlış bu iradenin eksikliğinde, yanlışın yapısal kaynağı ise Kemalizmin sınıfsal kökenlerindedir.”

1938’den beri Türkiye’yi hiç Atatürkçüler yönetmiş mi ki Atatürkçüler mücadele etmemiş? Herhalde Atatürkçüler gericilikle mücadele etmedi diyebilecek ikinci bir siyaset çıkmayacaktır…

Ve ardından da önerisi geliyor komünist yazarımızın:

“Sol gericilikle mücadele ederken sınıfsal olarak Kemalizmden de kadar uzaklaşırsa, halkçılığı, eşitlikçiliği veya yurtseverliği bu mücadelenin ne denli parçası haline getirebilirse, o kadar geniş kitlelere ulaşabilir.”

Buyurun buradan yakın! Biraz insaf.

Bari Şeriatçılıkla mücadele için Kemalizmden uzaklaşmayı önermeyin. Ama durun bunun da bir sebebi var. Onu da görelim ve bitirelim…

Gerçekliği yitiren sol

Türkiye’yi Atatürk kurdu. Emperyalizmle savaştı. Hedefinde tam bağımsız, laik ve halkçı bir düzen vardı. Fakat bugün Türkiye gericiliğin ve emperyalist sömürünün pençesinde…

Rus devrimine Lenin önderlik etmişti. Amacı sosyalist bir ülke kurmak ve sosyalist devrimi dünya çapına yayarak emperyalizmi yenmekti. Bugün Rusya’da kapitalizm hüküm sürüyor ve Rusya emperyalist bir ülke…

Şimdi açıkça görmeliyiz ki, Türkiye’nin bugünkü durumu dolayısıyla Atatürk’ü suçluyorsanız, aynı haksızlığı bugünkü emperyalist Rusya dolayısıyla Lenin’e de yapmalısınız. Yok, eğer diyorsanız ki bizim çifte standartlarımız var o zaman başka. Sonuçta iki durum arasında bir fark yok. Devrimcileri ucuz yoldan karalamanın alemi de yok!

Bir de başka bir açıdan düşünelim ve bir an için size ezilen ulus sosyalizmini, Atatürk’ün halkçı devrimci rejimini anlatmaktan vazgeçelim. Atatürk sizin dediğiniz gibi bir burjuva olsun. Siz de Atatürk’e bu sebeple karşı çıkmakta haklı olun.

Bu sefer size şu soruyu sorma hakkımızdan gene de vazgeçmeyeceğiz: Madem burjuva diye Atatürk’e bu kadar karşısınız, neden Fransız burjuva devriminin aydınlanma ideolojisini bu kadar savunursunuz?

Aydınlanmaya sosyalizmi eklemek gibi formüller savunacak kadar bu Fransız burjuvalarını kendinizden bilirsiniz de neden Atatürk’e bu kadar karşı çıkarsınız? Yoksa, aydınlanma proleter ideolojisiydi de biz mi kaçırdık?

İşte burada verilebilecek tek cevap bizim solun ciddi ciddi hasta olduğudur. Bu kadar okumuş yazmış insanlar bu kadar açık gerçeklere gözlerini sımsıkı kaparlarsa bunun adı ancak “sol şizofreni” gibi bir şey olabilir. Bizim sol Batı karşısında eziktir, aynı sağ gibi…

Batının en ufak ilericilik kırıntısını sonuna kadar sahiplenir ama kendi özüne duyduğu kompleks onu gerçeklere gözünü kapamaya, kendisinden başkasının olmadığı bir sahte evrene hapsolmaya iter.

Bir kompleks uğruna gerçeklikten vazgeçer…

Oysa devrimcinin tek zemini de gerçek, hakikat olabilir.

Buradan sonrası artık siyasetin değil, biraz psikiyatrinin alanı olabilir.

Kısacası Türkiye’de yeniden yapılanan ve kendisini güçlendiren bir Şeriatçı kapitalizm var. Burası kesin.

Fakat bunun karşısında “sol” kendine gelebilecek mi?

İşte orası kesin değil…


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: