Prof. Dr. Şener Üşümezsoy |
80 krizi, ithal ikame dönemi ve Japonya’nın gelişmesi Attila İlhan, Şanghay Beşlisi ile sistem karşıtı, Batı karşıtı bir blok oluşturma noktasında Çin, Hindistan, Rusya, Türk dünyası ve İran’ın oluşturacağı Avrasyacı seçenek olarak sunduğu zaman, bu duygusal planda desteklenebilir ama materyalist planda, ekonomik planda hiçbir temeli olmadığı noktasında eleştirilerimi yoğunlaştırmıştım. Bu eleştirilerimin sebebi, dünya sisteminin İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan merkezli büyümesinin 1945 ile 1970 arasında genişleme dönemini oluşturduğu ve bu dönemde tüm dünyada ithal ikamesi endüstrileri özellikle çevre ülkeler dediğimiz Japonya, Brezilya, Türkiye gibi ülkelerde geliştiğini gördüğümüz bir dönem olmasıydı. 1975’lerdeki kriz, bu dönemi durduran bir kriz olmuştur. İthal ikameci dönemi durduran bu kriz, dünya sisteminde bir gerileme mi başlatmıştır sorusunu da beraberinde getirmiştir. Bu gerileme dönemi 1970’lerden sonra 1929 örneğinde olduğu gibi keskin bir düşüş biçiminde değil, küçük hamlelerle düşme ve yükselme şeklinde döngüler ile atlatılmıştır. Burada belirleyici olan 1980 krizi olmuştur ve 1980 krizi dünyaya yeni maddi genişleme dönemi değil ama yeni bir maddi birikim stratejisi getirmiştir: Dışa açık büyüme. Tabi Özal’ın Türkiye’ye uyguladığı bu büyüme sürecinde, ithal ikamesi döneminde, Türkiye genelinde Kemalist dönemdeki endüstrileşme Özalist dönemde, yani dışa açık büyümede, tasfiye edilerek sönümlenmiştir. Ama burada, dışa açık büyümede başarılı olarak Japonya öne çıkmıştır. Çin’i anlamamız için Japonya’ya bakmamız gerekmektedir. Bu anlamda Japonya’daki bu büyüme dönemini ele aldığımızda, her sene % 9’luk bir büyümeyle ilerleyen Japonya’nın artık Avrupa merkezli sisteme, Amerika merkezli sisteme karşı üçüncü bir sistem olarak ortaya çıktığı görülmüştür: Trilateral dönem. Bu Trilateral dönemde geleceğin merkezinin Japonya olacağı gerek Giovanni Arrighi tarafından gerekse Lester Thurow tarafından ileri sürülmüştür. O zaman yaptığımız eleştirilerde ise Japonya’nın öyle bir maddi genişleme döneminin başlangıç noktasını oluşturacak ileri teknolojiye sahip olmadığı tersine reverse teknoloji dediğimiz Batıda üretilmiş ürünlerin kopyalanarak process teknololojisiyle yani ucuza imal ederek dünya pazarına hakim olabileceğini öngörmüştük. İşte bu sırada para sermayenin endüstrilerden ayrılarak piyasada dolaşmaya başladığı yeni bir dönem başlamıştır. Yani 1980’li yıllar hem dışa açık büyümeyi getirirken diğer taraftan da dışa açık büyüme yalnız Japonya’ya odaklanmıştır. Japonya, çevresini oluşturan Asya Kaplanları’yla belirlenirken diğer taraftan ise paranın sanayiden ayrılarak elektronik ortamda dolaştığı bir dönemi ortaya çıkarmıştır. İşte bu dönemi iyi tanımlamadığımız zaman bugünkü emperyalizmi ve bugünkü gelişmeyi anlamamız mümkün olmamaktadır. Bu anlamda da Çin’in konumunu, Çin yeni bir birikim merkezi midir sorununu anlamaktan çok uzaklara düşeriz. Bu bakış açısıyla baktığımızda 1980’li yılların sonlarına doğru beş büyük Japon bankasının mevduatı, toplam en büyük elli Amerikan bankasının toplam mevduatından daha yüksekti. Japonya’nın tüm yatırımlarının, Amerika’daki yatırımlarını Japonlaştırma durumu söz konusu olmaya başlamıştır. Ancak Körfez Savaşı’yla ve onu takip eden ikinci Körfez Savaşı’yla başlayan yeni bir gelişme ile Japonya’daki gelişme tümüyle durdu ve önce Asya Kaplanları sonra Japonya gerilemeye başladı. Bunun nedeni ise Japonya’daki endüstrinin ileri teknolojiye sahip bir endüstri olmaması, ileri teknolojiye sahip endüstrinin Silikon Vadisi’yle Amerikan endüstrisi olarak karşımıza çıkması ve bunun da savaş sanayi endüstrisi olarak ortaya çıkmasıdır. İşte Körfez Savaşı’ndaki savaş sanayisinin ürünlerinin pazarlanması Amerikan endüstrisinin öne çıkmasına yol açmıştır. Çünkü 1980’lerde klasik endüstrilerden Amerika, Japonya ve Avrupa karşısında gerilemişken, savaş sanayii, akıllı füzeler ve güdümlü uçaklar gibi fiber teknolojiye dayanan, yapay malzemelere dayanan yeni teknolojiyle Amerika bir çıkış yarattı. Bu öne çıkış Japonya’nın krize girmesine yol açarken Amerika’nın ekonomik olarak 1995’lerde yeniden büyümesine neden oldu. Bu dönemde yeni bir büyüme merkezi olarak Çin ortaya çıktı. Çin, ABD emperyalizmine bağımlı bir yapıdır Çin’in büyümesini analiz ettiğimizde, karşımıza bugünkü Çin olaylarını da anlamamıza neden olan temel bir olgu çıkar. Bu olgu Çin’deki yabancı yatırımlar, çalıştırılan köle işçilerle Kızıl Ordu’nun şirketleriyle ortaya çıkan bir üretim tarzı Çin’i temsil etmektedir. Yani Çin’in piyasa sosyalizmi diyerekten ve sosyalizmle ilgisi olmayan, sadece Amerikan parasının Çin Kızıl Ordu şirketleriyle organize edilmiş üretime yöneltilmesi ve burada da Çin’in iç bölgelerinden köle işçi olarak getirilerek çalıştırılan bir kapitalizm yani komprador kapitalizm tarzı ortaya çıkmıştır. Bu gerçek anlamda bir komprador kapitalizmdir. Amerikan parasının Çin’in liman bölgelerinde yerleşimi ve bu yerleşimi organize eden Kızıl Ordu şirketleri ve bu limanlardaki işletmelerde çalışan iç bölgelerden gelen köleleştirilmiş işçiler. Çin’in yeni dünyanın yeni merkezi olma iddiasını ileri sürenler görmelidir ki, Çin’de 2 dolardan daha düşük ücretle günlük yaşamını sürdüren kesim, Çin nüfusunun yüzde ellisinden fazladır. Yani Çin’in nüfusunun % 50’sinden fazlası günde 2 dolardan daha az, 1-2 dolar arası bir parayla yaşamaktadır. Bu da konu olarak yoksulluğun konusudur. Aynı olay Hindistan için de geçerlidir. Hindistan’ın da dünyanın gelişen bir ülkesi olduğu ileri sürülen bu aldatmacada nüfusunun % 70’i günde 1-2 dolar arasında bir gelirle yaşamaktadır. O halde bunun analizini yaptığımız zaman Çin’deki bu büyüme olgusu, yani sürekli % 10’luk büyüme olgusu, zaten küçük bir endüstrinin büyümesi tarzındadır. Ve bu küçük endüstrinin % 10’luk büyümesi milli gelir açısından baktığımız zaman, 300 dolar bir milli geliri olan insanın % 10 büyümesi 330 dolardır ve bu büyüme aslında bu kişilerin halen açlık sınırında olmalarının önüne geçmemektedir. Çin’deki sistem modern köleciliktir Bu boyutuyla da Çin’deki gelişmenin karşımıza komprador kapitalizm dediğimiz Amerikan emperyalizmine bağımlı bir yapıyı ortaya çıkarmaktadır. Bu yapıda doğal olarak limanlarda gelişmiş çok büyük yapılar, inşaat şirketleri ve büyük endüstriler olmasına karşılık Çin’in iç bölgelerine doğru Çin Devrimi öncesindeki yoksullukları gösteren bir resim ortaya çıkmaktadır. Çin’deki gelişmeyi çevreyle merkez ilişkileri çerçevesinde incelediğimizde, çevre olarak sayılan limanların kıta içine doğru olan bölgeyi emek yoğun bir sömürüyle, köleleştirmesiyle ortaya çıkan bir yapıdır. Yani köleciliğin nasıl antik sitede kalmış bir üretim tarzı olmadığını bizzat serf üretiminin Rusya çarlığında tarım ürünleri üretebilmek için tarım köleliğini ortaya çıkarmış ise, nasıl Amerika’nın plantasyonlarında kapitalizm, kapitalist pazar için kauçuk ve pamuk plantasyonlarında köleciliği çıkarmış ise, aynı Rusya’da gerek Petro zamanında gerek onu takip eden dönemlerde pazara sunacağı buğday ve endüstri orman ürünleri için köleleştirilmiş bir sistem oluşturmuştur. Bu anlamda Çin’deki sistem, Amerikan parasının işbirlikçi Kızıl Ordu şirketleriyle işletilmesi açısından bakarsak, komprador niteliği ortadayken üretimin biçimi olarak bakıldığı zaman köle emeğine dayalı bir üretimdir. Bu boyutuyla bakıldığı zaman Çin’deki etnik gerginliğin dışında aynı şekilde çevre yani kıyı ve kıta içi bölgelerindeki çelişkiler de açıkça görülür. Bu çelişkiler aynı zamanda sınıfsal gibi gözükse de esas olan etnik çelişkilerdir. Çin’in tarihsel gelişiminde Hanlar ve Türkler Bu etnik çelişkiler yalnızca Uygurlar, Mançular, Tunguzlar, Tibetliler ve Çinliler arasında değildir. Han Çin olarak Mao’nun ders kitaplarında vurguladığı “Çin’in % 95’i Han Çin’dir” deyimiyle ortaya çıkan bir Çinlileştirme politikası ileri sürülmüştür ve ben de bu noktada Çin Devrimi’nin Han ulusal birliğinin oluşturulması devrimi olduğunu, keza aynı şekilde Sovyet Devrimi’nde ise Velikarus ulusal yapının oluşturulması olarak bu devrimlerin ulusal devrimler olduğunu vurgulamıştım. Ama bu ulusal devrimde esas olarak Çin’de Han ulusu denilen ulusun analizini yaptığımızda karşımıza Han ulusunun söz konusu olmadığı çıkmaktadır. Hanlar, Hunların Çin’e girdiği dönemde oluşan bir tarımcı vadi halkı olarak ortaya çıkmıştır. Bu bölgede Çi dediğimiz (M.Ö. 700-500 yılları) halkın yapısına baktığımız zaman Kuzey Çin’deki bu hanedanda etnik kimlik Türkler ve Moğollardan oluşmuş bir halktır. Bu Han olgusu da bu temelde geliştirilmiştir. Güney Çin’deki etkin kültür ise Tai kültürünün etkisinde kalan bir yapıdır. Burada vurgulamak istediğimiz nokta şu: Gumilev etnojenetik bir araştırmasıyla M.S. 1. yüzyılda 60 milyon nüfuslu Çin’in % 70’inin ayaklanmalarda katledildiği ve nüfusunun 6 milyona düştüğünü hesaplamıştır. Bu 6 milyonluk nüfus Han nüfusu dediğimiz etninin kaldığı nüfustur. Daha sonra ise yeni bir dönem olarak Hanlardan sonra iktidara Tanglar çıkmıştır. Tang iktidarı ve bu dönemde Tağbaçlar dediğimiz esas olarak Türklerin vadilere yerleşmesiyle ortaya çıkmış bir etnojenez görülmektedir. Yani Topo diye bilinen Tağbaçlar bu dönemdedir ve Tang ulusu dediğimiz kesim ise Güney Çin’de küçük bir bölgededir. Tağbaçların etnik olarak tasfiyesinden sonra bizim Kıtay Batılıların Gürcen dediği, Kitan denilen etnojenez yine Kuzey Çin’de egemen olmuş ve bu Kıtay dönemi sonrasında oluşan bu etnik yapı bütünüyle Türk kökenli bir yapıyı temsil etmektedir. Bunların Batıdaki uzantısı Karakıtaylar olarak bilinmektedir. Bu Kıtayların döneminde Çin’in güneyindeki hanedan Sung hanedanıdır. İşte bu dönem Cengiz Han’ın orduları gelerek Kıtaylar döneminde, onların öncesinde Tang döneminde, ondan evvel Göktürklerin egemen olduğu dönemdeki Uygurlular da yeni bir Türk-Moğol akınıyla tazelenmiştir. Bu anlamda bakıldığı zaman Cengiz Han’ın Moğolları tüm Kuzey Çin denilen Türkistan’ı ve Mançurya’yı fethettikten sonra güneydeki bölgelere yönelmiş ve Cengiz Han yeni bir hanedan olarak Yuan hanedanı olarak sürmüştür. İşte Yuan hanedanı denilen dönem de Çin’in en büyük ekonomik gelişiminin sağlandığı dönemdir ve Pax-Mongolica, Moğol barışı, denilen dönemde batıdan doğuya kadar tüm ticaret yolları Yuan hanedanı yani Kubilay Han döneminin iktidarıdır. Bu dönemi takip eden süreçte Yuan hanedanlığının düşmesinden sonra Mingler ortaya çıkmıştır ve içe kapalı bir hanedan oluşturmuştur. Cengiz Han döneminde Çin donanması dünya ticaret sistemine bütünüyle hakimken Ming Hanedanı döneminde içine kapanmış ve içe kapandıktan sonra Çin vadi feodalizmi dediğimiz bir yapıiçine ortaya çıkmıştır. Bu analizi yapmamız günümüzü anlamamız açısından önemlidir. Ming Hanedanı dediğimiz bu dönemden sonra artık batılıların Çin’i sömürgeleştirdiği klasik dönem gelmektedir. Bu klasik dönemdeki süreçten, Çin Devrimi’ni gördüğümüz döneme kadar baktığımızda Şanghay ve kıyı ayaklanmalarıyla başlayan bu devrim başarısız olmuştur. Çünkü kıyılardaki komprador kapitalizmi böyle bir devrimi oluşturmamaktadır. Buna karşılık Galiyev’in kırlardan şehirlere mücadele tarzındaki anlayışını Çin’in iç bölgelerine çekilen Mao uygulayarak uzun yürüyüşüyle Çin devrimini gerçekleştirmiştir. Çin, Amerikanın sömürgesidir İşte günümüzdeki yapıya aktığımız zaman sanki Han hanedanı diye homojen bir Çin yapısı mümkün olmadığı gibi gelişmişlik ve gelişmemişlik arasındaki ilişki sınıfsal ayrım yarattığı gibi etnik ayrımları da yaratmaktadır. Yani günümüzde komprador kapitalist bir ülke olarak Çin, emperyalizmin sömürü alanında bir ülkedir. Ama köle emeğine dayalı bir üretimle iç bölgeleri sömürmektedir. Yani Çin’in gelişmiş bölgeleri gelişmemiş iç bölgelerin sömürüsüne dayanan bir ilerleme göstermektedir. Bu boyutuyla bakıldığı zaman Çin yeni bir merkez değil tümüyle yeni bir komprador kapitalizm tipini oluşturmaktadır. Daha önce Aydınlık çevresi tarafından yayılan Çin’in yeni ekonomik sistemin merkezi olduğu gibi bir söylemi sürekli gülerek eleştirmiştim. Vurguladığım nokta şu olmuştur. Çin’deki gerçek durum şudur: Çin, Amerika’nın sömürgesi konumundadır. Yani olaya dünya sistemi açısından bakarsak, elektronik ortamı analiz yaptığımızda karşımıza yeni bir resim çıkmaktadır. Şöyle ki, sayıları yuvarlarsak Çin 500-600 milyar dolarlık bir fazla vermektedir Amerika’ya. Buna karşı Amerika Çin’e 600 milyar dolar para ödemektedir. Amerika aynı şekilde Araplardan aldığı petrole dolar vermektedir. Keza dünyanın diğer ülkelerinden aldıklarına da Amerika dolar vermektedir. Ama bu dolarların tümünü elektronik ortamda borsa manipülasyonları ve Amerikan kağıtlarıyla geri çekmiş, son kriz fiber emperyalizm diye tanımladığım bir yapıyla Çin’e ödediği paraları borsa ve kağıt manipülasyonlarıyla Amerika almış ve Çin Amerika’ya bağımlı, sadece Amerikan kağıtları için çalışan bir ülke haline gelmiştir. Bu gerçeği yeri fark eden Doğu Perinçek, Amerika batıyor derken Çin savaşa karşı olmak için Amerika’ya iki trilyon dolarlık kağıdını aldı ve bu parayı verdi demektedir. Oysa daha önce Amerika batıyor diye Arslan Başer Kafaoğlu da aynı tarzda yazdığı yazılarında Amerika batıyor Çin güçleniyor diyordu. Orada gülerek yazdığım bu yazıda belirttiğim son manipülasyon Amerika’nın piyasaya verdiği dolarları elektronik ortamda geri toplaması olmuştur. Bu nedenle de krizden sonra doların değeri sürekli yükselmiştir. Çin’deki olayların nedeni Bu boyutuyla bakıldığı zaman Çin’deki sorun Çin’in etnik bir bütünlüğü olmadığı gibi bölgesel farklılıklar öne çıkmaktadır. Ve bu farklılıklar bölgesel tansiyonlar yaratarak Çin’in ana bölünme sebeplerinden birini oluşturmaktadır. Burada Çin yalnızca Uygurluları sömürmek, Uygurluları katletmek durumunda değildir. Aynı şekilde Çin kendi Han ulusu dediği aslında Çin’in gelişmemiş bölgelerinin halklarını da aynı muameleye tabi tutma noktasıdır. En azından böyle bir katliam olmasa bile Çin’in bu halkları köleleştirme düzeyinde getirip limanlardaki fabrikalarda köle işçiler olarak çalıştırdığı bilinen bir gerçektir. Zaten Doğu Türkistan’da çıkan olayda bunu yansıtmaktadır. Durum böyle olduğunda, karşımıza Çin’in yumuşak karnının komprador kapitalizmi ile Amerikan sermayesiyle oluşturduğu üretimin Amerika’ya pazarlanması ve bu süreç içinde kendi halkının iç bölgelerden köle işçiler olarak çalıştırılması ve köle işçiler olarak çalıştırılan bu halkın ürettiği ürünlerin Amerika’ya satışından sonra Amerika’dan alınan dolarları tekrar Amerikan kağıtlarına Amerikan borsasına yatırarak ve borsadaki kağıtların bu değer düşüşüyle elde sıfır kalan bir noktaya gelmiştir. İşte böyle bir noktada karşımıza çıkan durum ultra bir emperyalizm ultra bir sömürüdür. Çin, yeni bir dünya merkezi değil, tersine Amerika’nın uydu-komprador kapitalizmini oluşturmaktadır. İşte bu yapı nedeniyle Çin Komünist Partisi iktidarı elinde tuttuğu sürece de bu tarzdaki köleleştirme devam edecektir. Oysa kıyı bölgelerdeki zenginleşmiş ve sermaye birikimine sahip olan bölgeler giderek küresel bir işleyiş içinde olduğunda iktidarı ele geçirecektir. Ve iktidarı ele geçirme durumunda kalınca merkezi otoritenin bütünlüğünün dağıldığı noktada Çin dağılma sürecine girecektir. Bu dağılma süreci nedeniyle bu olguyu Tibetliler, Uygurlular veya Moğollar gibi etnik kimlikleri ön plana çıkarılarak Çin milliyetçiliği öne çıkarılmak istenmektedir. Oysa Çin milliyetçiliği Cengiz Han yasalarıyla Yuan döneminde oluşturulmuş bir kompleksten kaynaklanmaktadır. Çinliler o kadar anti-Türktür ki, bu anti-Türk yapısı nedeniyle Türklerin yaptığı yoğurdu yememekte, içtiği sütü içmemekte, Türklerin tükettiği eti tüketmemektedir. Türkler de bunlara salyangozla beslenen halk olarak bakmaktadır. Bu Cengiz Han yasalarında Türk olmayan hiç kimsenin devlet görevi alamaması, asker olamaması Çinlilerin Yuan hanedanına karşı tepkisinin ürünüdür. Bu noktada bu ekonomik ve sınıfsal gerilimlerin yarattığı parçalanmayı engelleyebilmek için Tibet sorunu, Moğol sorunu, Mançu sorunu, Uygur sorunu gibi sorunları çıkararak Çin bütünlüğünü sağlamak yolunda çabalamaktadır.
|