Kaya Ataberk |
MÜSİAD’ın vahşi kapitalizmi Şeriatçı faşizm kendi burjuvasını yarattı 1980’lerden önce TÜSİAD vardı. Türkiye’de iktidara gelen tüm kapitalist iktidarlar burjuvazinin bu seçkin temsilcileriyle iyi geçinmenin yollarını bulmak zorundaydı. Hatta çoğu zaman onların onayından geçerek iktidara gelirlerdi. TÜSİAD büyük burjuvazisi, ABD emperyalizminin Türkiye içindeki önemli bir uzantısıydı. TÜSİAD ekonomik uzantı, iktidarlar siyasal uzantı... Bu düzen 90’lara kadar bu şekilde devam etti. Arada bir de 12 Eylül faşizmi yaşandı ki sormayın! Solun ezildiği ve Atatürkçülük adına kalan hangi kurum varsa ortadan kaldırıldığı bu dönemin başlıca destekleyicilerinden biri gene TÜSİAD olmuştu. Türkiye’de burjuvazi kendi çıkarı için halka kıymaktan çekinmemişti. Oyunu kurallarına göre oynadılar. Fakat kurallara göre oynamak her zaman kazanmanın garantisi değildir. Gün gelir şartlar değişir ve birileri yeni şartlardan daha da kazançlı bir duruma geçebilirdi. Bu koşulları bizzat kendiniz yaratmış olsanız bile. Ve öyle de oldu... 90’larda çok da ciddiye alınmayan Şeriatçı sermaye bugün ciddi bir ivmelenmeyle ekonominin kontrolünü ele geçiriyor. Öyle ki, yıllarca kendilerini TÜSİAD’ın “laikçi” burjuvalarının zulmü altında inleyen çilekeş dervişler gibi tanıtan MÜSİAD’cılar, bugün aslanlar gibi kükrüyor; “Gerçek burjuva biziz, savulun!” diye... Önceki haftalarda ilk konuşan eski Maocu, yeni Tayyipçi Ethem Sancak olmuştu. Fakat ardından MÜSİAD’ın kurucu genel başkanı Erol Yarar; zatı muhteremin gazetesinde öyle bir röportaj verdi ki, en burjuva benim diyenin bile dili tutulmuştur herhalde. Erol Yarar; “Sayısal çoğunluk MÜSİAD’da, parasal çoğunluk TÜSİAD’da. Onlarda kırk yıllık sermaye birikimi var ama aradaki fark çok azaldı. TÜSİAD geçmiş, MÜSİAD gelecek demek.” diyerek durumu tespit etmiş. Gerçekten de artık parasal çoğunluk da Şeriatçı sermayenin eline geçmek üzere. TÜSİAD’cılara geçmiş olsun. Koç’lar, Sabancı’lar, Aydın Doğan’lar... Saymakla bitmez bütün patronlar zannediyorlardı ki, iktidarları mutlaktır ve sonsuzdur. Şeriatçı iktidarlar gelse de onlar sadece Atatürkçülerle uğraşmayı iş edinirler. Kurumlar ele geçirilir, kadrolaşmalar yapılır, bizimkilerin sömürü çarkı gene aynı hızıyla döner durur... Ama öyle olmadı. TÜSİAD sermayesi bilmiyordu ki Şeriatçılık, faşizm parçalı bulutlu onlara dokunmayacak bir durum değildi. Faşizm gelirken kendi kitle tabanını nasıl yaratıyorsa aynı şekilde kendi basınını ve sermayesini de kurarak, palazlandırarak geliyordu. Artık Türkiye’de tüm patronların da Şeriatçı ve AKP’li olacağı bir dönem açılıyor. Şeriatçı sahte eşitlikçiliğin sonu Faşizm genel olarak adi propaganda üzerine kurulmuştur. Bu propagandaların en aşağılık olanı ise kapitalizme karşı geliştirdiği demagojiydi. Halk kitlelerinin kapitalizme karşı tepkisi faşistin örgütleyeceği bir fırsattı. Bu açıdan sömürü günahının belli kesimler üzerine yıkılması, “iyi sermayedarlar”ın ise kurtarılması elzemdi. Almanya’da Hitler rejimi kurulurken günah keçisi olarak seçilenler Yahudi finans çevreleriydi. Türkiye’de ise AKP faşizmi ilerlerken benzer bir şey TÜSİAD ve banka çevrelerine karşı uygulandı. Özellikle 2001 krizinin sorumlusu olarak görülen bu çevrenin tefecilikle ve hortumculukla damgalanması hem AKP faşizminin hem de Şeriatçı sermaye kesimlerinin arayıp da bulamadıkları fırsatı yarattı. “Laik” tefecilerin karşısında artık Şeriatçı tefeciler vardı. Ama onların sömürücü karakterlerini de tefeciliklerini de gizlemeye yarayacak ideolojik ve propaganda aygıtları vardı. Faşizm ve Şeriatçılık aynı demagojide birleşmişlerdi, aynı sömürüde de birleşiyorlardı. Ta, Erbakan zamanlarından beri gelen “adil düzen” masalları ve Şeriatçıların halka önerdikleri “bir lokma bir hırka” ilkesi bu demagojinin temelleri olmuştu. Uzunca bir süre de bu söylemlerle sıradan vatandaşı uyutmaya devam ettiler. Şeriatçılara oy veren halk sınıflarından vatandaşımız Müslüman olduğu için ezildiğini, aynı şekilde Şeriatçı sermaye gruplarının da kendisiyle aynı kaderi paylaştığını düşünüyordu. Yani ezen-ezilen çelişkisinin ekseni sermaye ile halk arasında değil de “Müslümanlarla laikler” arasındaymış gibi gösteriliyordu. Fakat bunun böyle olmadığı AKP burjuvazisinin kendisini göstermesiyle ortaya çıkacaktı. O çok sözü edilen İslami tatil köyleri, ciple gezen türbanlı kadınlar, helikopterli sünnet düğünleri hep bu kesimin palazlanmasının sonuçları olarak karşımıza seriliyordu. Şeriatçıların bir kısmı bu tip “Beyaz Şeriatçılar”ı eleştirerek durumu kurtarmayı denedi ama olmadı... Neden mi? Çünkü artık bu Şeriat burjuvası eski demagojisine pek de gerek duymuyordu. Artık “para da benim yiyen de benim kim ne karışır” diyordu. İşte Erol Yarar’ın sözleri böyle bir şeyin manifestosu oldu. Bakın Yarar neler söylüyor: “Bazı aşırılıkları gözlüyorum ama ‘bir lokma bir hırka’ ilkesine de inanmam. Bu bize yutturulmuş bir zokadır. Allah verdiği nimetleri kullarının üzerinde görmek ister. Osmanlı padişahının giyimi Karacaoğlan gibi değildi. Ölçü minimum giyinmekse İmam-ı Azam’ın giyimini nasıl izah edeceğiz? Evi Bağdat’ın en güzel eviydi. Zekatımı veriyorsam İslam’da kimse ‘Niye böyle yapıyorsun’ deme hakkına sahip olmuyor. Malının tümünü infak etmeyi Allah’ın resulü de izin vermiyor. Zannediyoruz ki adam zenginleştiği halde fakir hayatı yaşayacak. Öyle bir şey yok.” Biz Bedreddin de Sünniydi ama sizin gibi değildi dediğimizde ağlayan Şeriatçılar bakalım şimdi ne diyeceksiniz? “Bir lokma bir hırka” tabii ki size uymaz. Eşitlikçilik solculuktur ama burjuvanın özünde tüketmek var. İnsanoğlu burjuva türü ortaya çıkana kadar “bir lokma bir hırka” ile yetinerek yaşadı. Bunu tanımayanlarsa karşılarında Bedreddin’leri buldu. Siz AKP’li burjuvalarımız doğal olarak yiyeceksiniz de içeceksiniz de. Hatta ihtişamda Osmanlı padişahını da geçeceksiniz. Gün sizin hak sizin. Buyrun devam edin. Adil düzeniniz de bitti, sahte eşitlikçiliğiniz de... “Farkımız devletten nemalanmamak” Kendisine TÜSİAD’la aralarındaki fark sorulduğu zaman yeniden mazlum edebiyatına geri dönüyor Erol Yarar. “Farkımız devletten nemalanmamak” diyor. Erol Yarar’ın iddiası Türkiye’de TÜSİAD burjuvazisinin devlet eliyle oluşturulduğu üzerine kurulu, aynı zamanda da kendilerinin yani Anadolu yeşil sermayesinin kendi doğal sürecinde geliştiğini savunuyor. Yani TÜSİAD yapay, MÜSİAD orijinalmiş... Yeni burjuvazinin kendileri olduğu konusunda; “Ben buna yeni değil asil diyorum. Diğerlerinin savundukları ve Türkiye’nin değeri diye tanıtmak istedikleri hiçbir değerin, kültürün kökü, aslı bu topraklarda değil.” diyor. Yani kendilerinin dışında kalan burjuvazi yabancı kökenliymiş ve devlet üretimiymiş de kendileri bu toprakların içinden yetişmişler. Burada kapitalizmin de özel mülkiyetin de bu topraklara yabancı olduğunu Batı sömürgeciliğinin zoruyla girdiğini bilmesek belki biraz düşünürdük. Ama açıktır ki, Türk topraklarında her türlü burjuvazi de kapitalizm de dış kaynaklıdır, kompradordur. Kimseyi kandırmaya çalışmayın. Bu tezlerin ardından da Erol Yarar’ın itirafları geliyor. Meğer o çok küfrettiği TÜSİAD’cılar ona çok uzak kişiler de değilmiş: “Ben bu çevrenin içindeydim. Babam TÜSİAD’ın kurucusu, annem Robert Kolej’den Ecevit’lerin sınıf arkadaşıydı. Işık Lisesi mezunuyum ben de ama ailemde din ve dünyanın bir araya getirilebileceğini görmüştüm. Oysa toplumda iki taraf da birbirini tanımıyordu. Öyle ki MÜSİAD’ın ilk kongresini beş yıldızlı bir otelde yaptık diye arkadaşlarımız ‘ne işimiz var burada’ diyorlardı. Asli olduklarını unutmuş marjinalliği kabul etmişlerdi.” Oldu mu şimdi Erol Yarar? Demek sen de o kızdığın çevrenin bağrından geliyormuşsun. Nerede kaldı senin orijinalliğin, kendiliğindenliğin? Yoksa devlet TÜSİAD’ı nemalandırırken baban “Durun, ben nemalanmak istemiyorum” mu demişti? Ya da şimdi sen AKP’nin elindeki devlet olanakları, banka kredileri sizi nemalandırıken karşı mı çıkıyorsun? İnsaf diyoruz... Kısacası, “bir lokma bir hırka” öldü. Buyrun Şeriatçı vahşi kapitalizme!
|