Umut Yalım |
...Ve ömrümüzün Merhaba Sağdıç, nasılsın? Istanbul’da havalar bir tuhaf. Çok sıcak ancak kapalı. İncecik giyinmen gerek, bunun yanında da, yağmura tutulma olasılığın yüksek. Ne ikilemdir bu! Yaşam gibi. Kalın giyinsen: Terlersin. İnce giyinsen: Üşürsün. Bir de, gurbet buna benzer. Sılayı unutamazsan: Gurbete uyum sağlayamazsın (terlersin). Gurbete uyum sağlarsan: Kendin olmaktan çıkarsın (üşürsün). Bir gerilim hattı gibi yaşıyoruz: Kalın ve yüksek. Velhâsıl, konuşmamız gerek... Kaçtır düşünüyorum: Her zaman gurbete düşmek olası. Bundandır mı ki, hep bir gurbet taşıyoruz yanımızda; başucumuzda? Başucu kitâpları gibi taşıyoruz bu gurbeti. Sevdiğimiz cümlelerin altı çizili. Unuttukça, bakıp, yeniden çıkıyoruz o gurbete. İnsan, rahata alışmamalı. Yedekte bekletmeli gurbeti. Yoksa, paslanıyor. Örneğin, devrimin kaygısı nedir? :Yurdu yitirmek korkusu. Bu korku: Devrimi tetikliyor ve canlı tutuyor. Gurbet de, sıcak bir bıçak gibi, elimizde var olanların yitebileceğini bize sürek anımsatıyor. Gurbet, bir bakıma gerek. Yoksa, demin de dediğim gibi, paslanacağız. Örneğin, şimdiki eski devrimcilerin, yurdu yitirme korkuları kalmadığı için: Devrimcilikleri de sona erdi. Genelde, buna, döneklik deniyor. Daha vâhim bence. Bu, bir amaçsızlık. Amaçsızlığın tek bir amacı vardır: Kendini düşünmek. Kendilerini düşünürlerken de bunlar, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Bugün, bunun günümüze yansıması: Kansızlık ve ciğersizlik. Ya da, sen buna: Yurdu satmak da diyebilirsin, Sağdıç. Korku, unutulabilen bir şey mi, Sağdıç? Neden, bu eski devrimcilerin, yurdu yitirme korkuları kalmadı örneğin? Ben, kendimi bildim bileli, karanlıktan hep korktum. Yaşarsam bir 50 yıl daha, hâlâ da korkacağım. Bunun, büyümeyle, ya da bilinç kazanmayla bir ilgisi yok. Korkuyorum işte. Bir yaradılış, bir huy konusu bu. Unutamam bu korkumu. Örneğin, hafızamı kaybetsem, kimseleri anımsamasam bile: Korkularımı anımsarım kesin. Ya da duygularımı. Ya da gereksinimlerimi. Acıkmayı, ya da sevmeyi, hafızamı kaybettim diye unutacak değilim ya; değil mi, Sağdıç? Ne karanlıktan korkmayı unutacağım, ne de âşık olmayı. Ancak, bu’nlar, nasıl unutabiliyorlar yurtlarını yitirebilecekleri korkusunu? Yâni, na... “Gurbeti bilmiyorlar da, ondan...” “Siz miydiniz, Suphi Bey; korkuttunuz beni”. “Özür dilerim.” “Önemli değil. Özünde, ben özür dilerim. Sizi tamamen unutmuştum.” “Önemli değil.” “Ne diyordunuz, Suphi Bey?” “Gurbeti bilmedikleri için, yurdun değerini bilmiyorlar. Örneğin, ayrılığı bilmeden, âşkın değerini bilemezsin.” “Çok güzel dediniz.” “Keşke güzel de hissetsem kendimi. Balçık gibi hissediyorum şu ân kendimi. Öyle, rezil bir durumdayım.” “Nasıl, Suphi Bey?” “Boşverin... Siz, Sağdıç Bey’len olan konuşmanıza devâm edin...” “Ancak...” “Lütfen.” Tamam. Şunu diyordum tam da: Nasıl bu’nlar yurtlarını savunmazlar. Bir kuş bile yuvasını, arı bile kovanını savunurken. En hayvansal içregüdüler bile kalmamış bu’nlarda. Bu’nlardan, bırak insanı, hayvan bile olmaz, Sağdıç. Bu’nlar artık karanlıktan değil, ellerindekini kaybetmekten korkuyorlar. Yazık! “Karanlıktan korkmamayı istemez misin?” “Sen artık âşık olmamayı ister misin, Sağdıç?” “Ne ilgisi var şimdi onla bunun?” “Karanlıktan korkmayı bıraksam, beni ben yapan özelliklerden birisi kaybolacak. Yâni, ben kaybolacağım.” “Eeeee?” Bilmem. Karanlıktan korkmayı bıraksam, kendim gibi hissetmem kendimi artık. Herhâl. Karanlıktan, karanlıktan korkmamaktan daha az korkuyorum. Bak, Sağdıç, bu ara da, yine yağmurlar başladılar. Tuhaf hava. Demiştim. Kalın giyin: Terle. İnce giyin: Üşü. Örneğin, korkularda böyle bir sorun yok. Korktuğun şeyin azı çoğu yok çünkü. Az karanlıktan da, çok karanlıktan da (Ne demekse bu ayrıca?) aynı derecede korkuyorum. Yaradılış, ne tuhaf şey, Sağdıç! Yaşamasan bile, yaradılıyorsun bir kere. Varkalma değil, varolma konusu... Ben de, işte, korkularımla varolabiliyorum. Başa dönersem, yurdumu yitirme korkusu: Beni ciğerli yapıyor. Varkalma savaşımına giren de, ciğerini bir köşede yitiriveriyor. Belkiyse, hiç de ayırdına varamadan. Bütün ömrünü ciğersiz ciğersiz dolaşarak geçiriyor. Üzülüyorum. Yurdun değerini iyi bilmek gerek; değil mi, Suphi Bey? Suphi Bey? Sup... Dalmış bir yerlere gitmiş. Neyse, bu konuşmayı sonra sürdürürüz. Suphi Bey’e ayıp olmasın. Sözü kısa, özü uzun tutalım, Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...
|