20.07.2009/Sayı:245
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Feredasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Yavuz Selim

Sudan’da açık giyinen kadına kırbaç cezası

Lubna Ahmed El HüseyinDünyanın gündemine daha çok Darfur bölgesinde işlenen savaş suçları ile gelen Sudan bu kez anlamsız Şeriat yasalarının vahşice uygulanışı ile geldi. Sudan’ın başkenti Hartum’da halka açık bir alanda İslami ahlaka aykırı “açık saçık” kıyafet giydikleri suçlamasıyla bir grup kadın kırbaç cezasına çarptırıldı. Kadınların İslama aykırı bulunan kıyafetleri ise pantolon ve bluz.

Olayı dünyanın duymasını sağlayan ise Sudan’ın ünlü kadın gazetecilerinden biri olan ve aynı zamanda Sudan’daki Birleşmiş Milletler (BM) temsilciliğinde çalışan Lubna Ahmed El Hüseyin oldu. Lubna, Hartum’da bir lokantada otururken 20-30 kadar polisin lokantaya baskın yaptığını, polisin o sırada lokantada pantolon ve bluz giyen bütün kadınları tutukladığını söylüyor: “Pantolon ve bluz giymiştim. Benim gibi giyinen 10 kız bu işin bir an önce bitmesi için suçu kabullendiler ve oracıkta 10 kez kırbaçlandılar. Ama ben ve diğerleri avukatlarımızla konuşma ve akıbetimizi beklemeyi tercih ettik.”

Lubna şimdi mahkemeye çıkarılacağı günü bekliyor. Mahkemenin suçlu bulması halinde ise çarptırılacağı ceza diğer kadınlardan daha ağır olacak. Çünkü Sudan’da Şeriat mahkemeleri İslami ahlaka aykırı giyinen kadınları 40 kırbaçla cezalandırıyor. Eğer Lubna da diğer kadınlar gibi sessizce olayı kabullenmeyi tercih etseydi 10 kırbaç cezası ile kurtulmuş olacaktı.

Fakat olayın farklı bir tarafı daha var ki, başkent Hartum daha düne kadar İslami Şeriat yasalarından muaf tutuluyordu. Çünkü bu bölgede nüfusun büyük çoğunluğunu Hıristiyan ve Şamanistler oluşturuyor. Oysa Lubna’nın anlattıklarına göre son olayda İslam Şeriatına göre cezalandırılan kadınların büyük çoğunluğunu Hıristiyan ve Şamanistler oluşturuyor. Yani Sudan’da gün geçtikçe alanını geliştiren Şeriat yasaları sonunda diğer dinlerin yaşam alanlarına da el atmaya başladı.

Bakalım Sudan’da yaşanan bu olayın ardından bizde her fırsatta türbana özgürlük diyen bayanlarımız ne diyecek. Malum, türban eylemlerinde en ön saflarda avazları çıktığı kadar bağıranlara dikkat ettiyseniz büyük çoğunluğu etek yerine pantolon giymeyi tercih ediyor. Şimdilik türbana özgürlük diyorlar ama türbana özgürlük getirecek rejim gerçekleştiğinde neler olacağı Sudan örneğiyle belli değil mi? O rejim gelecek olursa ya pantolon giyme özgürlüklerden vazgeçecekler ya da canları bayağı bir acıyacak.


İsrail askerlerinden katliam itirafı

İsrail ordusu “Dökme Kurşun” adını verdiği bir operasyonla Gazze Şeridi’ne saldırdığında tüm dünyanın gözleri önünde büyük bir katliam yaşanmıştı

İsrail ordusu “Dökme Kurşun” adını verdiği bir operasyonla Gazze Şeridi’ne saldırdığında tüm dünyanın gözleri önünde büyük bir katliam yaşanmıştı

İsrail ordusu “Dökme Kurşun” adını verdiği bir operasyonla Gazze Şeridi’ne saldırdığında tüm dünyanın gözleri önünde büyük bir katliam yaşanmıştı

İsrail ordusu “Dökme Kurşun” adını verdiği bir operasyonla Gazze Şeridi’ne saldırdığında tüm dünyanın gözleri önünde büyük bir katliam yaşanmıştı. 27 Aralık 2008’de başlayan ve tam 3 hafta süren operasyonda İsrail ordusu emperyalizmin modern çağdaki en büyük katliamlarından birini gerçekleştirerek çoğu çocuk ve sivil olmak üzere 1.400’ün üzerinde Filistinliyi katletmişti. İsrail ordu sözcüsünün daha harekatın ilk gününde yaptığı açıklama aslında İsrail’in sivil-asker ayrımı yapmadan Gazze’de bir katliam yapmaya hazırlandığın işaretlerini veriyordu: “Teröre destek olan, evinde terörist barındıran, eşlerini ve çocuklarını insan kalkanı olarak hedeflere gönderen herkes terörist olarak kabul edilecek.” Tabii ki kimin terörist olup olmadığının takdir hakkı da İsrail ordusuna aitti.

Operasyondan sonra tüm dünyadan İsrail’e bütün insanlık değerlerini çiğnediği ve savaş hukukunu bile tanımadığı için büyük tepki yağdı. Katliam herkesin gözleri önünde gerçekleşmişti gerçekleşmesine ama gerek İsrail hükümeti olsun gerekse de İsrail ordusu olsun büyük bir utanmazlıkla yaptıklarının yalnızca meşru bir savunma olduğunu, “İsrailli sivillere terör estiren bir düşmana karşı büyük bir profesyonellikle ve uluslararası hukuka uygun hareket ettikleri” masalını tekrarlayıp durdu.

İsrail bu iddiasının dayanak noktası olarak, kendisinin oluşturduğu 5 ayrı inceleme ekibinin raporunu gösteriyordu. Elbette ki, İsrail’in kendisinin kurduğu ekiplerden tarafsız bir inceleme gelmesi beklenemezdi. Nitekim daha sonra bağımsız kaynaklarca yapılan incelemeler, durumun hiç de öyle İsrail hükümetinin anlattığı gibi gerçekleşmediğini ortaya koyuyordu. Örneğin Uluslararası Af Örgütü’nün hazırladığı bir rapor, yüzlerce sivilin nokta atışı yapan silahlarla öldürüldüğünü ortaya çıkardı. Yani öldürülen sivillerin birçoğu yanlışlık sonucu değil bilinçli olarak hedef seçilerek öldürülmüştü. Üstelik İsrail keskin nişancılarının hedefleri arasında yaralılara yardım etmeye çalışan sağlık görevlileri de bulunuyordu. Yani İsrail askerleri hiçbir hedef göstermeksizin saldırmıştı.

İsrail ordusu uzun süre boyunca Gazze’de insanlık suçu işlediğine ilişkin tüm bu raporları Yahudi düşmanlarının Filistin propagandası olarak niteledi ve raporların güvenilmez olduğunu ileri sürdü. Fakat geçtiğimiz hafta, Gazze’deki katliamda etkin görev alan bazı askerlerin itiraflarının yer aldığı bir rapor İsrail’in bu propagandasını artık geçersiz kılacak.

İsrailli eski askerlerin kurmuş olduğu “Sessizliği Bozmak” adlı örgütün hazırladığı rapor, Gazze katilamı sırasında görev yapan 54 askerin itiraflarına dayanıyor. Raporda İsrailli askerler, komutanlarının kendilerine “Ne kadar Filistinlinin yaşamına mal olursa olsun, İsrail’in kayıp vermesini önlemeleri gerektiği” emrinin verildiğini ve bu yüzden sivil ve gerilla ayrımı yapmadan savaştıklarını söylüyor. Bir başka asker kendisine “Şehir savaşında herkes düşmanınızdır, masum yoktur’’ denildiğini söylerken, diğer bir asker ise aynı takımdaki arkadaşları için “hapse atılmayı hak eden insanlar” değerlendirmesinde bulunuyor. Raporun en çarpıcı kısımlarından birinde ise Uluslararası Af Örgütü’nün iddiası doğrulanıyor: Filistinli sivillerin üzerine rastgele ateş açıldı. Raporun sonunda suçlanan ise askerler değil doğrudan İsrail ordusu oluyor: “Bu ifadeler, savaşta izlenen ve etik değerlerle bağdaşmayan yolun, bireysel olarak askerlerden değil, uygulamadaki sistemlerden kaynaklandığını kanıtlıyor.”

Daha önce İsrail ordusu Gazze’de katliam yaptığı için birçok kesim tarafından defalarca suçlanmıştı. Ama şimdi ilk kez olayın birinci tanıkları ve aynı zamanda sanıkları olan İsrail askerleri suçlarını itiraf ettikleri için elde sağlam ve çürütülmesi son derece zor kanıtlar var. İsrail her zamanki taktiğine başvurarak bu raporun da güvenilmez olduğunu söyleyecek ama bu kez mızrağın çuvala girmesi biraz zor olacak.


Nabucco gerçekten bir zafer mi?

Nabucco Haritası

Nabucco imza töreni

Avrupa Birliği üyesi ülkelerin doğalgazda Rusya’ya bağımlılığını azaltmayı amaçlayan ve yapımı adeta yılan hikayesine dönen Nabucco’da geçtiğimiz hafta Ankara Rixos Otel’de düzenlenen törenle imzalar nihayet atıldı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Avusturya Başbakanı Werner Faymann, Bulgaristan Başbakanı Sergei Stanishev, Macaristan Başbakanı Gordon Bajnai, Romanya Başbakanı Emil Bocile ve AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso’nun katıldığı “Hükümetlerarası Anlaşma” imza töreni, tam anlamıyla siyasi bir gövde gösterisi gibiydi. Yanına Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Enerji Bakanı Taner Yıldız ve AB ile ilişkileri yürüten Egemen Bağış’ı alan Başbakan Tayyip Erdoğan, zafer kazanmış bir komutan edasıyla Barroso’ya “çak adamım” yaparken ve Türkiye’nin enerji transferinde tarihi misyonunu üstlendiğini söylerken kendinden son derece emin görünüyordu. Peki Nabucco gerçekten Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi herkesin hayal olarak gördüğü bir projenin somuta dönüşmesi mi, yoksa gerçekte imza töreniyle kalmaya mahkum bir Pirus zaferi mi?

Öncelikle Nabucco’nun ne olduğunu, niçin böyle bir hatta gereksinim duyulduğunu bilmek gerekiyor. Adını Verdi’nin ünlü operasından alan Nabucco, toplam uzunluğu 3.300 km. olan bir boru hattı. Proje ile Hazar ve Ortadoğu doğalgazının Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Avusturya üzerinden geçerek Avrupa’ya ulaştırılması hedefleniyor. Toplam maliyetinin 7.9 milyar avroya ulaşması beklenen boru hattının 2.000 km’lik bir kesimi ise Türkiye topraklarından geçecek. 2011 yılında yapımına ve 2014 yılında ilk gaz sevkıyatına başlanması beklenen projede ilk etapta yıllık 14 milyar metreküp doğalgaz, ilerleyen yıllarda ise 31 milyar metreküp doğalgaz arzı düşünülüyor.

Böyle bir projeye gereksinim duyulmasının temel nedeni ise Avrupa Birliği üyesi ülkelerin enerji alanında Rusya’ya son derece bağımlı olmalarından duydukları rahatsızlık. Bugün AB üyesi ülkeler doğalgazın yarısına yakınını, petrolün üçte birini ve nükleer enerjinin temel yakıtı olan uranyumun tamamına yakınını Rusya’dan sağlıyor. Artık bir doğalgaz köprüsü olduğu söylenen Türkiye bile doğalgaz ihtiyacının % 63’ünü Rusya’dan temin ediyor. Enerji alanında Rusya’ya bu ölçüde bir bağımlılık, Avrupa Birliği üyesi ülkeler için ciddi bir güvenlik zaafiyeti. Çünkü Rusya elindeki bu enerji kozunu yeri geldiğinde stratejik bir silah olarak kullanmaktan çekinmiyor. Rusya’nın Ocak 2006’da Ukrayna ile yaşanan sorundan dolayı Avrupa’ya giden doğalgaz vanasını kapatmasını ve kışın ortasında titremelerini Avrupalılar henüz daha unutmuş değiller. Aslında uzun bir süre sürümcemede kalan Nabucco’nun birdenbire öncelikli projelerden birisi durumuna gelmesinin nedeni de 2006 yılında yaşanan bu gelişme. Avrupa Birliği Nabucco’nun da benzer sorunlara yol açmaması için hatta gaz verecek ülkelerin sayısını mümkün olduğu kadar artırmaya çalışıyor. Böylece hiçbir ülke tek başına Nabucco’yu kontrol altına alacak güce erişemeyecek. Yani projenin amacı, Türkiye’yi bir enerji koridoru yapmaktan daha çok Avrupalıların kendi güvenliklerinden duymuş oldukları kaygı.

Fakat ortada çok büyük bir sorun var: İmzalar atıldı ama hâlâ yıllık kapasitesi olan 31 milyar metreküplük doğal gazın nereden geleceği belli değil. Ortada bir boru olacağı kesin ama gaz hâlâ bir muamma. Rusya Başbakanı Vladimir Putin o yüzden kendinden emin bir şekilde kendi Mavi Akım projelerine rakip olan Nabucco ile ince ince dalgasını geçiyor: “Nabucco dahil, alternatif projelere karşı değiliz. Eğer projenin uygulanması verimli bulunuluyorsa bu gerçekleşir. İçini doldurabilecek gaz bulabiliyorlarsa, kimsenin boruları döşemesine karışmayız!” Bu noktada Putin’in de dediği gibi bizimkilerin yaptığı iş tam da Nasrettin Hoca’lık. İlk önce Türkiye’ye boruları döşeyelim, ondan sonrası Allah kerim, gaz bulunur...

Nabucco’yu ölü doğmuş bir proje haline getirecek bu sorun gerçekten de son derece ciddi. Nabucco ile Hazar bölgesi doğalgazının Avrupa’ya taşınması planlanıyor ama boruya gaz vermesi beklenen ülkelerin iyi niyetli beyanlarının dışında hiçbir somut adım yok. Üstelik bu ülkeler, kendi stratejik çıkarlarının bölgede giderek güçlenen Rusya ile olduğunu bildikleri için Rusya’nın onayı olmadan Nabucco’ya gaz vermelerini beklemek çok büyük bir saflık olur. Bu ülkelerin Nabucco’yu ne ölçüde ciddiye aldıklarını görmek için imza törenindeki siyasi katılımlarının düzeyine bakmak bile yeterli. Azerbaycan ancak bakan düzeyinde toplantıya katılmayı tercih ederken, projenin en önemli gaz tedarikçisi olacağı söylenen Türkmenistan’dan toplantıya katılan bir kişi bile yoktu. Aliyev çiftinin, Tayyip’in ifadesiyle kendi ülkelerini de yakından ilgilendiren böyle bir “tarihi dönem noktası”nda Türkiye’ye gelmek yerine her nedense İngiltere’yi gezmeyi tercih etmeleri ya da İlham Aliyev’in “Azerbaycan’ın yararına olacağına inanmaları halinde, gaz satmak isteyeceklerini” belirtmesi son derece manidar. İlham Aliyev’in bu tavrında hiç kuşkusuz AKP hükümetin yaptığı Ermeni açılımlarının büyük bir payı var. Yani AKP hükümetinin başarısız dış politikası, büyük umutlar besledikleri bir projeyi bile zora sokuyor. Kaldı ki ortada sorun olmasa bile Azerbeycan yıllık 14.7 milyar metreküp doğalgaz üretiminin tamamını Nabucco’ya ayırsa boru hattınının ancak yarısını doldurabiliyor. Azerbaycan’ın kendi iç tüketimi ve Rusya’ya sattığı doğalgaz da düşünülecek olursa Azerbaycan’ın verebileceği doğalgaz ancak okyanusta bir damla ölçüsünde olabilir.

Yıllık 66 milyar metreküp ile dünyanın en büyük doğalgaz üreticilerinden birisi olan Türkmenistan da beklenmedik bir şekilde son anda Nabucco’yu desteklediğini açıklamıştı. Türkmenistan’ın bu tavrının arkasında, kendisinden yıllık 50 milyar metreküp gaz almayı taahhüt eden ama geçen ilkbaharda talepteki düşüş nedeniyle Türkmen gazını almayı önemli oranda azaltan Rusya bulunuyor. Türkmenistan aslında bu çıkışı ile Rusya ile yapılan pazarlıkta elini daha çok güçlendirmeye çalışıyor. Çünkü boru hattının geçmesi planlanan Hazar Denizi’nin siyasi konumu belirsizliğini koruyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan yeni devletler Hazar’da sınırlar konusunda bir anlaşma sağlayabilmiş değil. Hazar’a kıyısı bulunan iki büyük devlet olan Rusya ve İran, Nabucco Projesi’nin Hazar Denizi’nin ekolojik dengesini bozacak bir proje olduğunu öne sürüyor ve böyle bir projeye Hazar’a kıyısı olan tüm ülkelerin onay vermesi gerektiğini iddia ederek tüm gelişmeleri engelliyor.

Projeye gaz vermesi beklenen diğer bir ülke de Irak. Belki de içlerinde en isteklisi. Tedarikçi ülke sıfatıyla imza törenine çağrılanlar arasından bir tek Irak Başbakanı Nuri el Maliki’nin katılması bunun göstergesi. Fakat Irak aynı zamanda en fazla sorunla boğuşmak zorunda olan ülke. Irak şu an itibariyle kendi iç tüketimini bile zar zor karşılıyor. Yani ilk aşamada Irak’ın Nabucco’ya gaz vermesi olanaksız. Üstelik ülkede ABD işgaliyle başlayan bir güvenlik sorunu da olduğundan kesintisiz bir gaz sevkıyatı olası görünmüyor. Irak’ın zengin rezervi olduğu doğru ama Nabucco’yu besleyebilmesi için doğalgaz sahalarına çok yüklü miktarda yatırım yapması lazım. Bu ise yıllar alabilir ve bu sürede çok şey değişebilir. Keza kendisinin yıllık 7 milyar metreküplük ihtiyacını bile karşılayamayıp Mısır’dan doğalgaz ithal ettiği halde Nabucco’ya gaz tedarikinde bulunacağını söyleyen Suriye’nin durumu da aynı. Dünyanın en büyük ikinci doğalgaz rezervine sahip olan İran ise projenin gerçek mimarı ABD tarafından daha baştan elenmiş durumda.

Rusya ise kartlarını son derece zekice oynamayı sürdürüyor. 2007 ve 2008’de Kazakistan ve Türkmenistan, 2009’da ise Azerbaycan’la yaptığı doğalgaz alım anlaşmaları ile zaten bu ülkelerin Nabucco’ya vereceği gazın önünü büyük ölçüde kesti. Rusya yine aynı zamanda Avrupa Birliği üyesi ülkeler ile Mavi Akım konusunda anlaşmalar yapmayı sürdürüyor. Örneğin daha geçtiğimiz ay Rusya Başbakanı Vladimir Putin ile İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi Güney Akım’ın kapasitesinin yıllık 31 milyar metreküpten, 63 milyar metreküpe çıkarılması konusunda anlaşmaya vardı. Aralarında Almanya’nın da olduğu Avrupa Birliği’nin diğer büyük oyuncularının da Rusya ile perde arkasında görüşmeler yaptığı bir sır değil. Çünkü hepsi gaz bulup bulamayacağı belli olmayan Nabucco projesinin geleceğinden büyük ölçüde kuşku duyuyorlar.

Kısacası Nabucco projesi, geleceği belli olmayan ve Türkiye’nin önüne bırakılmış olan bir saatli bomba gibi. Avrupa’nın amacı elinde başka seçeneklerin de var olduğunu göstererek Rusya’nın burnunu sürtmekti ve gaz olmasa bile boru hattıyla bile bunu başardılar. Avrupa ülkeleri eninde sonunda Rusya ile anlaştıklarında projenin faturasını ödemek Türkiye’ye düşecek ve biz Türkiye’ye döşenmiş borularla kendimizi baş başa bulacağız. Rusya gibi bir devletin, kendi çıkarlarını tehdit olan bu projeyi unutması beklenemez. Ve bunun acısını Almanya ya da ABD’den çıkaramayacağına göre geriye bir tek Türkiye kalıyor. İşte o zaman ucuza doğalgaz alıp pahalı satmaya çalışırken üçün birini alacağız.



Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: