20.07.2009/Sayı:245
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Feredasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Eser Özaltındere

Bir işbirlikçi kalemşör profili...

Bir işbirlikçi kalemşörİşbirlikçi “aydın” nedir?

Bunlar hiçbir türlü vazgeçmezler!

İleri sürdükleri savların bilimsel olarak da hiçbir geçerliliği olmadığı halde, bıkmadan usanmadan geçersiz iddialarını körlemesine savunmaktan bir an olsun geri durmazlar.

Bunlar kalemşör, hatta silâhşördürler.

Hele bazıları sadece silâhşördür. Tabiatiyle silahşör olan kişinin bilgiyle ve okumayla da ilgisi olmayacakttır.

Entellektüel diye geçinirler ama bilgi donanımaları “kes, yapıştır” yöntemiyle oluşturulmuştur. Oradan buradan tırtıkladıkları ansiklopedik ve bölük pörçük bilgileri birleştirerek ve onları bazı orjinal kelime, isim ya da kavramlarla süsleyerek millete yutturmaya kalkarlar. Okuyan da bu süslü kelime, kavram veya isimlere bakarak o yazının çok içerikli bir metin ve silahşör kalemşörün de çok derin bir münevver olduğunu zanneder. Oysa bunların hiçbir derinlikleri olmadığı gibi kapasiteleri de derinleşmeye müsait değildir. Hep “sığ sularda” gezinirler. Ayrıca bunların gerçek ve doğru ile de işleri olmaz. Onların “kes yapıştır” bilgileri sadece ve sadece “dezenformasyona” yönelik olup toplumu yanıltmak ve kandırmak için tetikçilik amacıyla kullanılır. Zaten misyonları da gerçekleri saptırmak ve bilgiyi “efendilerinin” çıkarları doğrultusunda “sanallaştırmaktan” ibarettir.

Bunların iç dünyaları da karmakarışık ve kaypaktır. Bu yüzden kindar, agresif ve yanar dönerdirler. Saplantılı bir şekilde düşman belledikleri kişilere ve görüşlere inanılmaz bir fanatiklikle savaş açmışlardır.

Bunların çoğu “dönme”dirler! Bir zamanlar sıkı bir “Marksist” iken, birdenbire “liboş” oluvermişlerdir. Bu “dönmelik” durumları da zaten onların etik değerleri hakkında yeterli ipuçlarını vermektedir.

Ancak bu “etik deformasyon” sıradan bir “dönmelikle” sınırlı değildir. Bu deformasyon beraberinde katıksız bir “sömürgeci askeri” olma özelliğini de getirmiştir. Yani bu zevat, bir zamanlar sıkı bir Marksistken, “dönme” olduktan sonra birdenbire daha da sıkı bir şekilde “sömürgeci militanı” kesilivermiştir. Çünkü, “dönmeler” genelde çok fanatik olurlar.

Yeniden alt kimlik-üst kimlik tartışmaları

İşte bu silahşör kalemşörlerden birisi yine geçenlerde rahat duramadı ve küllenmiş bir konuya parmak basmadan edemedi. Yazısı yine “alt kimlik-üst kimlik” sorunsalına değiniyordu. Esasında, söylediklerinde malûm silahşörlerin klâsik söylemlerinden farklı bir şey yoktu. Aklınca bu arkadaş, aidiyet ifade eden bir kimlik tanımlamasının dilsel açmazlarından hareketle ve onu örnek göstererek kendilerinin bilinen savlarını ispatladığını filân zannetmiş. O yüzden de örneğini çok kurnazca seçmiş. Buna göre, Türk kökenli Bulgar vatandaşları “Bulgar Türkü” denilmesini istemiyorlarmış da, “Bulgaristan Türkü” denilmesini tercih ediyorlarmış. Aksi halde rahatsızlık duyuyorlarmış. Dolayısıyla, yazıda aynı şekilde Kürt kökenli vatandaşların da “Türk Kürdü” ifadesinden rahatsız olmaları nedeniyle “Türkiyeli Kürtler” olarak anılmalarının daha doğru olacağı imâ ediliyordu. Hatta bu bağlamda Jivkov’un ırkçılık üzerine kurulu asimilasyon dönemine de atıfta bulunulmuş ve konunun kendi savları doğrultusunda istismar edilmesi için örnek olarak gösterilmişti.

Belli ki bütün dertleri; “Türkiyelilik” kimlik formatını tek kimlik tanımı gibi göstererek her türlü aidiyet söyleminde çıkış noktası olarak onun alınmasını sağlamak. Böylelikle de bütünüyle, bilimsel ve rasyonel teâmüllere aykırı, aynı zamanda sömürgecilerin çıkarlarına hizmet eden tek tip bir siyasi kimlik icat etmek. Varsa yoksa “Türkiyelilik” kimliği... “Türkiyelilik” söyleminin bilimsel açıdan bakıldığında çok çeşitli aidiyet bağlamlarından sadece biri olduğu onları çok ilgilendirmiyor. Çünkü, işlerine sadece bir tanesi geliyor ve diğerlerinin hepsini ona indirgiyorlar. Esasında, bunu böyle yaparken de sömürgeci silahşörlüklerinin yanında ne kadar câhil olduklarını da sergilemiş oluyorlar.

Sömürgecilerin dezenformasyon konusunda yararlandıkları en önemli yöntem, kavram kargaşası yaratarak kafaların karıştırılmasıdır. Bu sağlandıktan sonra bu kavram kargaşası işlerine geldiği gibi dizayn edilerek toplumu istedikleri yöne doğru çekebilmeleri mümkündür. Çünkü kavramların doğru kullanılıp kullanılmadığını belirleyecek olan kriterler arap saçına dönmüş durumdadır. Bu çerçevede de “doğrular” üzerinde her türlü spekülasyonu yaparak insanları kandırmak çocuk oyuncağı haline gelmiştir.

İşte o yüzden de her önüne gelenin, bilim insanlarının tartışması gereken konulara burunlarını sokmamaları gerekir. Diyeceksiniz ki, bilim insanları arasında ele geçirilmiş sapkınlar yok mudur? Olmaz mı! Hem de sürüyle... Ama, burada gerçek ve onurlu bilim insanlarından bahsediyoruz. Dolayısıyla böyle kendine saygısı olan gerçek bilimadamlarının tartışması gereken özel konular sıradan insanlar ve kalemşörler tarafından ulu orta yerlerde tartışılmamalıdır.

Öyle olmasına öyledir de, neden o sahte münevverler ve sömürgeci kalemşörler bu konulara maydanoz olmadan edemezler? Çünkü bunlar, kavram bulanıklıklarını yaratarak ve onları kullanarak toplumun dezenforme edilmesi hususunda sömürgeciler tarafından görevlendirilmişlerdir de ondan. O nedenle, bilim milim dinlemeden istismar edebilecekleri her konuya mal bulmuş mağribi gibi atlarlar.

Bir kere biraz mürekkep yalamış ve kafası azıcık çalışan her insan, aidiyet dile getiren kimliklerin çok çeşitli olabileceğini değil bilimsel çalışmayla, akıl yürütme yoluyla bile bulabilir. Yeter ki, fanatik bir sabit fikirli olmasın!

Etnik kimlik ve coğrafi kimlik

Bu çeşitli kimlik profilleri hakkında kaba hatlarıyla şu çözümlemeleri yapabilmek mümkündür:

1) Bunlardan birisi etnik kimliktir. Bu, çok genel bir ifade ile, kişinin soysal bağlılığını ve etnik kökenini dile getirmektedir. İnsanlar örneğin, “ben Türk’üm, Çerkezim veya İngilizim” dediğinde soy olarak sürekliliği olan bir etnik oluşuma aidiyetlerini ifade etmektedirler.

2) Bir diğeri; “Türkiyelilik”, “Kıbrıslılık” gibi coğrafî mensubiyeti dile getiren bir kimlik formatıdır. Bir kişi “ben, Türkiyeli Kürdüm” ya da “Kıbrıslı veya Bulgaristanlı Türk’üm” dediği zaman bu, belli etnik kimliğe sahip kişilerin vurgulanan coğrafyada yaşadığının, diğer bir söyleyişle o coğrafyaya aidiyetinin dile getirilmesini ifade eder ve başka bir anlamı kapsamaz. Daha doğrusu kapsayamaz. Yani, bu kimlik hiçbir zaman daha farklı mensubiyet tanımlarının yerine kullanılamaz. Çünkü, o kimliklerin içeriğini karşılayamaz. “Yurtseverlik” de hemen hemen bu bağlamdaki bir kimlik ifadesidir.

Bir kişi “Türkiyeli Kürdüm” dediği zaman, o coğrafyada daha farklı etnik yapıların ve toplulukların var olmasının yanında, olmaması da mümkündür. Bir kere öncelikli olarak bu tanım, bize bu ayrımı sağlayacak bilgiyi duyumsatmaz. Ayrıca, eğer bu şekilde etnik yapılar var ise bile bu kimlik bunların birbirinden bağımsız, etkileşim içerisinde olmayan, büyüklükleri ve o coğrafyaya etkileri belirsiz nötr etnik yapılar çağrışımını dikte eder. Yani; örneğin, “Türkiyeli Kürt”, “Türkiyeli Arnavut”, “Türkiyeli Türk” denildiği zaman bu ifadeler; “Türkiye’de” yaşayan Kürt, Türk, Arnavut etnik kimliklerinin birbirine eşit, etkileşim içerisinde bulunmayan, nötr üniteler şeklinde tasavvur edilmesine imkân sağlar. Bunlardan hangisi nüfus olarak daha büyüktür, hangisinin kültürel etkilerinin izleri daha belirleyicidir, bunlar birlikte bir harman oluşturmuşlar mıdır, yoksa ayrı ayrı mı yaşamaktadırlar vs. şeklindeki soruların hiçbirisine bu kavram cevap veremez. Bu yetersizlik, o coğrafi kimlik içeriğinin bize sunduğu anlamdan kaynaklanmaktadır. Bu anlamın bize sunduğu veriler sadece o etnik kimliğin hangi coğrafyaya ait olduğunu göstermekle sınırlıdır. Bu veriler bize başka bilgi ya da tasavvur sunamamaktadır. Dolayısıyla “ulusal kimlik” tanımını, bu verilerin sınırlılığı çerçevesinde açıklamaya çalışmak kesinlikle mümkün değildir.

Dedik ki, “Türkiyeli Kürt” şeklinde ortaya konulan kimlik bir “coğrafi kimliktir” ve orada eğer yerleşik olan başka etnik topluluklar varsa onların birbirinden farkı olmayan, yani “eşit” ve “nötr” gruplar şekilde algılanmasını sağlamaktadır.

Dolayısıyla bu durumda, “Türkiyeli Kürt” coğrafî kimliğiyle “Türk” ve “Kürt” etnik kimlikleri eşitlenmiş olmaktadır. Bu kavramın işbirlikçiler tarafından özellikle kullanılmasının başlıca nedeni işte bu eşitliği duyumsatır olmasıdır. Peki bu eşitlenme doğru mudur? Kesinlikle hayır!

Şimdi diğer bir kimlik çözümlemesiyle ona değineceğiz.

Ulus ve ulusal kimlik

3) Ulusal Kimlik! Bu kimliği tanımlayabilmemiz için öncelikli olarak “ulus” kavramı üzerinde durmamız gerekmektedir. Çünkü, “ulus” sıradan bir oluşum değildir. Sosyolojik açıdan bakıldığında onun bir terkip olduğunu görürüz. Yani bir harmandır. Ama daha da önemlisi “tüzel” bir kişiliktir: “Kendisini oluşturan” unsurlardan daha farklı bir kişiliğe sahiptir. Bu ulus oluşun, yani onu oluşturan öğelerin birleşmesini, onların kaynaşmasını ve tüzel bir kişilik kazanmasını sağlayan çok değişik faktörler bulunmaktadır. Bu yapıştırıcılar eşliğinde bir ulusu meydana getirecek olan etnik nüveler iç içe geçerek, bir potada kaynaşarak “ulus”u meydana getirirler. O noktadan sonra artık o etnik nüveler bir boyutlarıyla kendileri olmaktan çıkmış ve o ulusun parçaları haline gelmişlerdir. Yani, Türk’ü, Kürdü, Arnavutu vb. sentez olarak ortaya çıkan ulusal oluşumun bir içeriği olmuşlardır. Artık bir Kürt veya Çerkes kökenli, kendilerini kimliklerinin bir bölümüyle o ulusa ait hissedeceklerdir. Bundan gocunmayacaklardır. Çünkü o ulus, hepsinin malıdır.

Şimdi buraya kadar her şey gayet güzel de, iş bundan sonra karışıyor.

Peki o ulusu oluşturan etnik nüvelerin hepsi, eşit ağırlıkta olarak değerlendirilebilir mi? Bu mümkün olabilir de, olmayabilir de... Ama Türkiye’de eşit ağırlıkta değildir. Türk ulusunu oluşturan birincil nüve Türk etnisitesidir. Çoğunluk onlardadır. Dolayısıyla dil ağırlığı onlara aittir. Ana kültür yaratıcısı ve taşıyıcısı onlardır. Orta Asya’nın içlerinden binlerce yıllık geçmişten damıtılarak gelen kültür sentezi onların mülkiyetindedir. Bu süreçte devletler, imparatorluklar kuranlar yine onlardır. Demek ki, onlar birincildir. O zaman onların ağırlıkta olduğu “ulusun adı” da son derece doğal bir şekilde “Türk” olacaktır. Ama bu ad bu noktada artık etnisite adı olmaktan çıkmış “bir ulusun adı” haline gelmiştir. Bu anlamda bakıldığında, ulusal kimlik bağlamında “ben Kürt kökenli Türk’üm” demenin hiçbir alınacak tarafı yoktur. Bu kimlik ifadesi, “Kürdün” etnik kimliğini yok sayarak “Türk” etnik kimliği haline sokmaz. Burada Kürt kökenli kişi, “ben, bir Kürt olarak adı Türk olan bir ulusa aitim” demek istemektedir. Bu kimlik tanımlamasında önemli olan, o ifadenin bir etnik kimlik adı olmayıp bir “ulus adını” ifade ettiğine “inanmaktır”. Bu iyi niyete sahip olabilmektir. Dolayısıyla algılayış biçimi çok önemli etkendir. Ama art niyetli, bölücü ve sömürgecilerle onların taşeronları olan silahşör kalemşörler, bilerek ve isteyerek “kullanılan her Türk kelime ve kavramını” “etnisite” olarak sunmaktadırlar. Esasında bu tutumlarında ulusallığa düşmanlıklarının da payı büyüktür. Oysa Atatürk devrimlerinin ilk yıllarında ulusal bütünlük ve kaynaşma Türk, Kürt, Laz demeden en akılcı şekilde gerçekleştirilmiş ve büyük bir çoğunluk, örneğin, “ben, Kürt Türküyüm” demekten zerre kadar rahatsızlık duymaz hale gelmişti. O ortamda herkes, ulusal kimlik anlamındaki “Türk” kelimesinin “bir ulus adı” olduğunu çok iyi biliyor ve bundan alınmıyor “ulusal terkibin” tadına sonuna kadar varıyor ve kendilerini o ulusun “en aslî” ferdi olarak görüyorlardı.

Sonrası malûm! Sömürgeciler ve onların işbirlikçileriyle askerleri, bu güzel “ulusal dayanışmayı” kendi çıkarlarına çok büyük bir engel olarak gördüler ve 1938’den itibaren bu birlikteliği yok ederek “Kürtçülüğü” kalkındırabilmek için ellerinden geleni artlarına koymadılar. Bu oyunun son sahnesinde de bölücülüğe gereken desteği vermek için,”Türk” adının her platformda “ırkçılık” olarak sunulmasını sağladılar.

Şimdi şöyle yapalım ve “coğrafi kimlik” ile “ulusal kimliğin” karşılaştırılmasını simgesel bir örnekle anlaşılır hale getirelim.

Hepimizin bildiği ve adı “türlü” olan yemeği yapmaya kalkıştığımızı düşünelim. Gerekli malzemeler olan patlıcan, taze fasulye, kabak ve eti bir tezgahın üzerine homojen bölümler halinde sıraladığımızı varsayalım. Bu durumda “coğrafi kimlik”; “tezgahın üzerindeki patlıcan”, “tezgahın üzerindeki kabak”, “tezgahın üzerindeki et” olacaktır. Çünkü burada “tezgah”; “coğrafi yer” anlamına karşılık olmaktadır. “Patlıcan” ve diğerleri ise “etnik kimlikleri” betimlenmektedir. Ama bu “coğrafi kimlik” bu malzemelerin miktarları ve yemeğe lezzet katan ana özellikleri hakkında bilgi vermemektedir. Bu malzemelerin hangisi yemekte daha çok kullanılmaktadır veya hangisi yemeğe hangi açılardan farklı lezzetler katmaktadır, bu tanımlamada bunlar ortaya çıkmamaktadır. Bütün malzemeler; Türk, Kürt, Ermeni eşitliği gibi eşit miktarlar olarak algılanmaktadır. Oysa, belki etin miktarı daha fazladır ve üstüne üstlük yemeğe et suyu katacak kadar özellikli bir et ve kemik karışımıdır. Ama coğrafi tanım yani “tezgahtaki et” kimliği bunları belirtmez.

Daha sonra işin içerisine tereyağı, değişik baharatlar, soğan, domates katarak yemeğin pişirilmesine geçilir. Buradaki bu ikincil malzemeler de “ulusal karışımı” gerçekleştirip” leziz harmanı”sağlayacak “ulusal yapıştırıcılar” işlevini görmektedirler.

Sonunda ortaya, bütün bu malzemelerin adının ötesinde “tüzel kişiliği” olan bir yemek çıkar. Ama bu yemekte “çoğunluk olan” ve “lezzet veren” malzeme, örneğin “et”; “türlü yemeğinde” ağırlıklı bir faktör olarak yemeğe damgasını basar. Ayrıca bu faktör, yemeğin adında da kendisini gösterebilir. Örneğin bu yemeğin adı; “Bol etli türlü yemeği” olabilir. Burada “türlü” yemeği “ulus harmanını”; onun “bol etli ve et suyu lezzetli” oluşu da, “Türk etnisitesi ve kültürünü” simgelemektedir.

Bu basit ve üzerinde spekülasyon yapılmaması gereken örnek bir benzetmedir. Ama çok şey anlatmaktadır.

4) Geldik bir sonraki kimliksel tanıma! Bu “hukuksal” bir içerik taşır ve “vatandaşlık bağı” ile ilgilidir. Bu da bütünüyle diğerlerinden ayrıdır ve diğerlerinin yerine kullanılamaz.

Tayyip Erdoğan’ın bilgisizce,”üst kimlik” olarak kullandığı “meşhur tanım” işte budur. Ama bütünüyle şaşırtmaca ve kandırmacaya yöneliktir. Vatandaşlık bağı “üst kimlik” olamaz. Çünkü, “üst kimliğin” kategorisiyle “vatandaşlık bağının” kategorisi birbirinden çok farklıdır ve birbirinin yerine kullanılamaz.

Gerçeğinde ise bu, Tayyip Erdoğan tarafından büyük ihtimal (böyle ifade ediyorum, çünkü Tayyip Erdoğan da hangi amaçla bu kavrama başvurduğunu bilmemektedir) “ulusal kimlik” adına kullanılmıştır. Fakat uzaktan yakından onunla ilgisi yoktur. Kimliksel bağ olarak, bir bireyin hangi devlete, hangi hukuksal bağ ile bağlı olduğunu ifade etmek için dile getirilmektedir. Demek ki, yine aynı sömürgeci düzenbazlığıyla bir “hukuksal kimlik”, hiç ilgisi olmadığı halde, “ulusal kimlik” yerine kullanılarak kafalar karıştırılmakta ve böylelikle bir “alt kimlik” olan “Kürtlük” taçlandırılmaya çalışılmaktadır.

Aslolan ulusal kimliktir

5) Sunulacak son kimlik; Etno-kültürel kimliktir. İşte burada alt ve üst kimlik tanımlamaları önem kazanmaktadır.

Yukarıda da belirtildiği gibi; devlet kurucu, hâkim kültürün yaratıcısı ve taşıyıcısı, aynı zamanda çoğunluk olan etnisite, ulusal kültüründe egemen unsuru olmak zorundadır. Bu kimdir? Türk etnisitesi ve kültürüdür!

O zaman, Türk etnisitesi ve kültürü aynı zamanda hâkim etnisite ve kültür durumundadır. Dolayısıyla, sosyolojik anlamda “üst kimliktir.” Yani bu bağlamda “üst kimlik”; “Türk etnisitesinin kültürü” olmaktadır. Dikkat edin burada, “Türk etnisitesinden” değil, “Türk etnisitesinin kültüründen” bahsedilmektedir.

Peki, bu durumda “alt kimliği” kimler temsil edecektir?

O kültüre ikincil olarak destek verenler! Ama bu niteleme, kesinlikle küçümseme olarak ele alınmamalıdır. Gel gelelim bilimsel gerçekler ve mantık bunun böyle olmak zorunda olduğunu göstermektedir.

Çünkü, “alt kimliğin” kültürel katkıları sentez olan “ulusal kültürü” büyük oranda etkilese dahi, “ana belirleyici” kaçınılmaz olarak ana kütle ve tarihsel birikimi olan “Türk kültürü” olmak zorundadır ve öyle olmuştur.

Demek ki, “üst kimlik” sosyolojik bağlamda “Türk etnisitesinin yarattığı ve taşıyıcısı olduğu Türk kültürü” olurken, “alt kimlikler” ona katkı veren “ikincil kimlikler ve onların kültürleri” olacaktır. Harman vardır ama, hâkim kültür “Türk etnisitesi ve kültürüdür.”

Bütün bu anlatılanlardan sonra da, bir Kürt kökenli vatandaşa “sen, Kürt Türküsün” dendiği zaman onun bunu bir etnisite anlamında “asimilasyon” olarak değil de, kökeni Kürt olmasına karşın, “Kürtler tarafından da katkı verilmiş olan Türk kültürüne mensup bir birey” anlamında değerlendirmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak bakıldığında, her şey bilimsel ve objektif doğrular bağlamındaki iyi niyetli algı biçiminden geçmektedir. Bu mekanizma doğru kurulduğu takdirde sorunlar kesinlikle ortadan kalkacaktır.

Ancak sorundan beslenen sömürgeciler ve onların emrindeki sözde münevverler ile silahşör kalemşörler olduğu sürece, Türk ulusunun bu sorunlarla nasıl baş edebileceğini iyi öğrenmesi gerekmektedir.

Kimlikler çeşitlidirler ve birbirlerinin yerine kullanılamazlar. Fakat, iki tanesi çok ama çok önemli ve belirleyicidir. Bu kimlikler; “Ulusal kimlik ve etno-kültürel kimliktir. “Diğer ikisi olan; “coğrafi ve hukuksal kimlik” ise, sadece ve sadece teferruattır...


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: