İnan Kahramanoğlu |
Sosyalist maskeli sömürgecilik
Çin’in bağımsızlığı mı, Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı mı? Doğu Türkistan’da yaşanan Türk katliamı karşısında bile Türk’ü savunmaktan imtina eden ve açıkça Çin’i destekleyecek kadar da pervasızlaşan bir solumuz var ne yazık ki. Tabii solu sokaktaki sıradan bir Türk vatandaşının bile gerisine düşüren bu ucube tavrın ideolojik gerekçesi de bulunmuş: Antiemperyalizm! Neymiş; Amerikan emperyalizmi sözde Çin’i bölmek için Uygurluları kullanıyormuş! (Doğu Türkistan’a Sincan dedikleri gibi Uygur Türkü demekten de itina ile kaçınıyorlar ve Uygur diyorlar, Uygur neyse artık!) Bu çarpık ön kabulden yola çıkan sol, Çin’in bağımsızlığı ve ulusal çıkarlarını savunmak adına yüzlerce yıldır esaret altında yaşayan Türklerin maruz kaldığı sömürgeci politikaları görmezden gelmekte, oradaki Türklerin yüzlerce yıllık bağımsızlık davasını yok saymakta, hatta bunun arkasındaki esas gücün ABD emperyalizmi olduğunu bile savunabilmektedir. Türk’ü savunmayan bir solun gidip Çin’i ve Çinliyi savunması bile başlı başına bir komedi ama bu tavır antiemperyalist bir tavır olmadığı gibi meselenin antiemperyalizmle ilgili olmadığı da ortada. Madem emperyalizme karşı çıkacaksanız, o zaman asimile edilen, kimlikleri yok sayılan ve neredeyse iki yüz yıldır katliamlarla ortadan kaldırılmaya çalışılan Uygur Türklerinin hakkını savunun, öyle ya! Ama bu ucube tavrın TKP ve İP gibi birbiriyle karşı olduklarını iddia eden iki grubu Çin’i savunma noktasında bir araya getirmesi de gösteriyor ki, bu grupları bir araya getiren ortak şey antiemperyalizm falan değil. Bunları bir araya getiren tek şey var; bilinç altlarındaki Türk düşmanlığı. Yoksa Sovyetçi ve Stalinist çizgideki (aynı zamanda da yurtsever!) TKP ile Çin Komünist Partisi’nin Türkiye seksiyonu gibi çalışan Maocu İşçi Partisi’nin kol kola Çincilik yapmalarını başka nasıl açıklayabilirsiniz? “Yurtsever” TKP’nin, “ulusalcı” İşçi Partisi’nin ve diğer bilumum solcunun göremediği gerçekse, Türkiye gibi bir ezilen ülkede yurtsever olmanın, ulusalcı olmanın, solcu ve sosyalist olmanın yegâne koşulunun kendi ulusunu savunmak olduğudur! Kendi ulusunu savunamayan bu sol, bu tavrı alamadığı için kimi zaman Rusya’yı, kimi zaman Çin’i, kimi zaman da ABD’yi savunabilmekte ama ne hikmetse bir tek Türk’ü ve Türkiye’yi savunamamaktadır. Oysa Türk solu için önemli olan ezilen Türk’ün hakkını savunmaktır. Bugün Türk solunun savunması gereken şey, tam da bu nedenle, Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı, oradaki Türklerin haklarıdır. Çin gibi sömürgeci bir ülkenin bağımsızlığını savunmak niye Türk solunun görevi olsun? Çin’in bağımsızlığını ve ulusal çıkarlarını bırakın Çin’in solcuları savunsun. Ama Çin Komünist Partisi de iddia ettikleri gibi gerçekten de solcu ve komünist bir partiyse önce esaret altında tuttuğu ve katlettiği Türklerin bağımsızlığını tanısın. Binlerce yıllık Türk toprağı olan Doğu Türkistan’daki sömürgeci uygulamalarına son versin. Bunu yapmadıklarına göre, dahası bizzat Türkleri katleden sömürgeci politikaların karar ve uygulama mercii olduklarına göre, Çin Komünist Partisi’nin sözde solculuğuna ve Çin’in sömürgeci uygulamalarına karşı çıkmak da Türk solunun başlıca görevidir. Bunun aksi, antiemperyalizm falan değil, düpedüz Çin emperyalizminin işbirlikçiliğidir. Rusya ve Çin antiemperyalist bir kutup olabilir mi? Burada solun içine düştüğü temel yanılgı Çin’i sosyalist bir ülke ya da en azından ABD’ye karşı bir güç olarak görme hatasıdır. Benzer bir yanılgı Rusya söz konusu olduğunda da tekrarlanmaktadır. Böylesi bir tanımlama yaptığınız andan itibarense, antiemperyalizm yapalım derken bir emperyalist kutuptan kopup diğerinin kuyruğuna takılmış olursunuz ki, bugün solun yaptığı bundan başka bir şey değil. Tabii bu yanlış kabullenme sizi doğal olarak Rusya’daki Türk cumhuriyetlerinin çıkarlarını ya da Çin zulmü altında yüzlerce yıldır ezilen Doğu Türkistan’ın çıkarlarını ilgilendiren her olayda bunun Rusya ve Çin’i zayıflatacağı ve ABD emperyalizminin ekmeğine yağ süreceği gerekçesiyle karşı tavır almanızı gerektirir. Zaten olan da basitçe bu. Gerçekte ise Rusya ve Çin, ne ABD emperyalizmine karşı çıkmaktadırlar ne de bu ikisi antiemperyalist birer kutup olma iddiasındadırlar. Çin ve Rusya, tıpkı AB ve ABD gibi, iki emperyalist güçtür. Çin, bugün Dünya Ticaret Örgütü’nün en önemli üyelerinden biri olup Birleşmiş Milletler’de de veto yetkisine sahip bir ülkedir. Ama bu yetkisini şu ana kadar antiemperyalist bir doğrultuda kullandığına rastlanmış değildir! Kimileri hâlâ Mao döneminin sosyalist Çin’ini hayallerinde yaşatsalar da bugünkü Çin ucuz emek sömürüsüne dayanan devasa üretim yapısıyla kapitalist ekonominin de en önemli birkaç üretim merkezinden birisidir. Çin, en büyük ticari ilişkilerini ABD ile yapmaktadır ve gerek ticaret gerekse politik alanda ABD’nin en yakın işbirliği yaptığı ülkelerin başında gelmektedir. Ancak Çin, bugünkü kapitalist yapısı bir yana, sosyalist olarak görüldüğü dönemlerde bile emperyalist kimliğini korumuştur. Vietnam’ın ABD işgali altında olduğu dönemi fırsat bilen Çin, Vietnam’a ait bazı adaların üstüne konmuş, Vietnam ABD emperyalizmini yenilgiye uğratıp sosyalist devrimi gerçekleştirdikten sonra ise Vietnam’ı işgal etmiştir. İşte bugün kimilerinin antiemperyalizm adına destekledikleri Çin gerçeği budur. Putin’in Rusya’sı ise bırakın Çin gibi “sosyalist piyasa ekonomisi” saçmalıklarını savunmayı, açıkça kapitalist bir ülke haline gelmiştir. Ancak Rusya, Çin’den farklı olarak ABD ile değil, AB ile iş tutmayı tercih etmektedir. Tabii ABD ile ilişkilerini de en üst düzeyde tutmaktadır. Zaten tarihsel açıdan bakıldığında, Soğuk Savaş da dahil olmak üzere, gerçekte hiçbir zaman ABD ile karşı karşıya gelmemiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD ile birlikte dünya hegemonyasını paylaşan Rusya, Batı Avrupa ve Japonya’yı ABD’ye bırakmış, bunun karşılığında da Doğu Avrupa’yı kendi hegemonyası altına almıştır. ABD ve Rusya arasındaki bu örtülü işbirliği Soğuk Savaş denilen süreçte iki ülke arasında bir karşıtlık varmış yanılsaması yaratsa da Soğuk Savaş sürecinde esas kaybeden Üçüncü Dünya ülkeleri olmuştur. İki emperyalist güç bu iki kutuplu dünyadan birine dahil olmaya zorlayarak Üçüncü Dünya’yı da kendi aralarında paylaşmışlardır. Çin de sosyalist devrimin hemen ardından geliştirdiği “bir arada yaşamak” politikasıyla tıpkı Sovyetler gibi ABD emperyalizmi ile uzlaşma yoluna girmiştir. Türkler açısındansa, sosyalist oldukları dönem de dahil olmak üzere, Çin ve Rusya hep tarihsel düşmanlar olmuşlardır. Çin en azından dört bin yıldır Türklere düşmandır. Rusya da neredeyse bin yıldır Türk dünyası üzerinde egemenlik kurmaya çalışan sömürgeci ve düşman bir güçtür. Bu düşmanlıklar tarihsel süreçte hiç azalmadığı gibi, bu ülke halklarında da neredeyse genetik bir Türk düşmanlığının oluşmasına yol açmıştır. Bugün Rusçuluk ve Çincilik yapanların, bu ülkelerle Türkiye arasında ittifak kurmaya çalışanların, bunun boş bir hayal olduğunu ve bu tip ittifak arayışlarının bir tek Türklerin bu sömürgeci güçlerin tahakkümü altına girmeleriyle sonuçlanacağını görememesi ise tam bir aymazlıktır. Galiyev’in hakkı Galiyev’e! Sultan Galiyev, Rus sömürgeciliğinin bu yönünü daha 1920’lerde henüz Sovyet Devrimi’nin ilk günlerinde fark etmişti. Rus çarlığının zulmü altında yüzlerce yıldır baskı altında yaşayan Türk halkları, Galiyev liderliğinde Bolşevik Devrim’in en önemli destekçileriydiler. Sosyalist Devrim Rus imparatorluğu içindeki esir Türklerin kurtuluşu için de büyük bir fırsattı ve bu nedenle yüz binlerce kişilik Türk Kızıl Tugayları Rus Kızıl Ordusu içindeki en etkin ve savaşçı güç olarak devrimin başarıya ulaşmasında büyük bir rol oynamışlardı. Lenin’in “halklar hapishanesi” olarak adlandırdığı Rusya’da gerçekleşecek bir sosyalist devrim, ulusların kendi kaderini tayin hakkına tanıyacaktı ve bu Türklerin de bağımsızlıklarını kazanması anlamına geliyordu. Ancak durum hiç de beklendiği gibi olmadı. Lenin’in önderliğindeki Bolşevik devrim onun beklenmeyen ölümünün ardından kısa süre içinde Rus imparatorluğunu yeniden inşa etmeyi amaçlayan bir Rus şovenizmine dönüştü. Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkı da kısa sürede Wilsonculuğa dönüştü ve sömürgeci bir karakter kazandı. Türkler, Rus çarlığı döneminde maruz kaldıkları kimliksizleştirme ve asimilasyon politikalarının bir benzeri ile karşı karşıyaydılar. Bağımsızlık ve özerklik talepleri kabul görmediği gibi bu talepleri dillendirenler de milliyetçilik suçlamasıyla tasfiye edilmekteydi. Bu andan itibaren Rus milliyetçileri ile Türk komünistleri arasındaki mücadele başladı. Galiyev, Batı sömürgeciliğinin sömürge ülkelerde kurduğu düzenin bir benzerinin Rus topraklarında da Türk bölgelerinin sömürgeleştirilmesiyle kurulduğunu tespit etmekteydi. Aradaki tek fark bu sömürge ilişkisinin Batı sömürgeciliğinin tesis ettiği şekilde ülkeler ve kıtalar arasında değil, bizzat Rus egemenliğindeki bölgeler arasında kurulmuş olmasıydı. Ancak gerek işbölümü açısından gerekse sömürü mekanizması açısından arada hiçbir fark yoktu. Rusların sömürgeci, Türklerinse sömürge olduğu bir düzen, tıpkı Çarlık Rusyası’nda olduğu gibi yeniden kurulmaktaydı. Stalin çizgisi de Korkunç İvan’la başlayan ve Katerina ile devam eden Rus İmparatorluğu’nu genişletme çizgisinin devamından başka bir şey değildi aslında. Türk sosyalizmi ve Büyük Sosyalist Turan ideali Bu noktada Galiyev’in Rus Devrimi yerine Bağımsız Sosyalist Turan’ı kurma çabaları öne çıktı. Galiyev Batıdan devrim bekleyen Rus komünistlerine karşın Batının Doğuyu sömürerek zenginleştiği ve Batı işçi sınıfının da bu sömürünün ortağı olduğu gerekçesiyle Batıyı ve Batı işçi sınıfını toptan reddeden bir milliyetçi çizgi geliştirmişti. Bu tezin bir uzantısı olarak benzeri bir sömürü ilişkisini Rusya içinde gerçekleştiren Stalin çizgisini de reddetti. Galiyev daha sonra Stalin tarafından katlettirilmesine kadar gidecek olan süreç içinde Türk halklarının Rus sömürgeciliği tarafından esaret altına alındığını ve kurtuluşun bağımsız bir Türk örgütlenmesi yaratarak Türklerin tarihsel vatanı olan topraklarda Sosyalist Turan’ın yeniden kurulmasından geçtiğini söylemekteydi. Tabii bütün bu niyetlerini çoğu zaman açıkça ifade etmekten kaçınması gerekiyordu. Zira Stalin önderliğindeki Komünist Partisi içinde milliyetçilik suçlamasıyla Türklere karşı adeta bir cadı avı başlatılmıştı. Bu cadı avının sonucu, Türk komünist hareketinin ezilmesi ve yok edilmesi oldu. Stalin’in Türk komünistlerini önce dışlayan daha sonra ise katlettirmeye kadar varan terör politikasının sonucunda birkaç yıllık bir süreçte Rusya’daki Türk komünist hareketinin bütün örgütleri dağıtıldı ve Türk komünist hareketi neredeyse tarihten silinecek ölçüde ve hiçbir iz kalmayacak şekilde ortadan kaldırıldı. Sultan Galiyev ve onun Türk komünist hareketindeki sağ kolu ve TKP’nin de kurucusu Mustafa Suphi başta olmak üzere, Nerimanov, Rıskulov gibi Türk komünistleri de Stalin’in tertipleriyle katlettirildiler. Böylelikle Rus topraklarında doğan Türk Sosyalizmi akımı boğulduğu gibi binlerce yıllık Türk vatanı olan Turan ülkesini birleştirecek Sosyalist Turan ideali de engellenmiş oluyordu. Türk halkları da Sovyetler’in yıkılışına kadar neredeyse yetmiş yıl sosyalizm adına Rus sömürgeciliğinin tahakkümünde yaşamak zorunda kalacaklardı. Sosyalistler neden Turan’ı savunmalıdır? Batı sömürgeciliği dendiğinde sömürgecilik karşıtlığını kimseye kaptırmayan bu sol, şimdi bütün bu tarihsel gerçekler de ortada dururken Rus ve Çin sömürgeciliklerine karşı da aynı tavrı almaktan acaba niçin imtina eder? Oysa sömürgeciliğe karşı çıkılacaksa eğer, doğru olanı sömürgeciliğin her türüne, nereden ve kimden gelirse gelsin karşı çıkmaktır. Ama karşı çıkmalarını bir kenara bıraktık, bu tip solculuk Rusya ve Çin gibi dünya sisteminin en büyük sömürgeci güçlerinin toprak bütünlüğünü, rejimini ve ulusal çıkarlarını savunmayı neredeyse Türk solunun tarihse görevi gibi göstermeye çalışıyor ki, bunun kabul edilir yanı yoktur. ABD emperyalizmi tarafından parçalanan Latin Amerika’nın ve Latin ulusunun birliğini savunmak ya da emperyalistler tarafından yapay olarak parçalanan Arap ülkelerinin ve Arap halklarının birliğini savunmak ne kadar antiemperyalist ve antisömürgeci bir tavırsa, aynı şekilde Rus ve Çin sömürgeciliği tarafından binlerce yıldır işgal altında tutulan, birbirinden koparılmış ve parçalanmış Türk dünyasının birliğini savunmak da, açıkçası, solun asgari tutarlığı olmak zorundadır. Ama durum hiç de böyle değildir. Bizim sol Latin Birliği ya da Arap Birliği dendiğinde buna karşı çıkmamakta ve desteklemekte ama söz konusu Türk Birliği olduğunda nedense hemen saldırıya geçmektedir. Irkçı-Turancılık değil, sosyalist Turan! Ancak bu tür bir karşı çıkışın geçmişte Turan’ı savunmak adına ortaya çıkan Alman işbirlikçisi, ırkçı-Turancı çizgiye düşmanlık, ya da MHP gibi işbirlikçi hareketlerin ABD emperyalizmiyle kol kola Türk dünyasına girme stratejisine olan düşmanlıktan öteye geçip tarihsel gerçekleri yok saymaya kadar gitmesi de kabul edilemez. Turancılık adı altındaki emperyalizm işbirlikçisi hareketin çeşitli varyantları ve bunların geçmişteki karşı devrimci rolü elbette yok sayılamaz. Ama kimse de buradan yola çıkarak binlerce yıllık bir Türk Dünyası gerçeğini, bu coğrafyanın tarihsel adı olan Turan’ı reddedemez. Atatürk son dönemlerinde Türk Dünyası üzerine tam da bu nedenle daha çok eğilmeye başlamıştı. Yaşasaydı kesinlikle Mustafa Suphi ve Galiyev’lerle başlatılan Turan coğrafyasını birleştirme projesini gerçekleştirecekti. Batının sömürgecilikten başka bir şey getirmediğini daha Bağımsızlık Savaşı döneminde gören Mustafa Kemal, Türk Birliği idealini gerçekleştiremeden hayatını kaybetti. Galiyev’in, Mustafa Suphi’nin ve Atatürk’ün binlerce yıldır sömürgeci güçlerce esaret altında tutulan Türk halklarını ve Türk vatanını birleştirme ideali olan Turan, sadece tarihsel bir zorunluluk olarak değil, dünya kapitalist sistemine ve onun en büyük taşıyıcısı Rus ve Çin emperyalizmlerine karşı da sosyalist bir meydan okuma olarak bugün hala gerçekleştirilmeyi bekliyor. Büyük Sosyalist Turan bir gün elbet kurulacaktır ve o gün yeni bir dünyanın da kapıları açılmış olacaktır.
|