Vakit-Alperen Ocakları ortak yapımı: Saray Basmaca
12 Temmuz tarihli gazetelerin hemen hepsinde yer alan bir başlık: “Alperenler’den saraya baskın”. Görünce insan bir şaşırıyor önce. Alperenler Çin sarayını mı bastılar ne? Malum iki haftadır Doğu Türkistan’da yaşanan olaylar nedeniyle bütün dünyanın gözü Doğu Türkistan’daki soydaşlarımıza çevrilmişken Alperenler de böyle bir sansasyonal eylemle tepkilerini ortaya koymak istemiş olabilirlerdi. Hem bunlar değil midir 40 kişiyle Çin sarayını basan Kürşad hikayeleriyle birbirlerini gaza getirenler. Başlıkları görünce ilk izlenim bu oldu ama haberlerden iki satır okuyunca Alperenler’in bastıkları sarayın Çin sarayı değil Türk sarayı olduğu ve sarayın içinde de Çinli değil Türk müzikseverlerin olduğu anlaşıldı.
Mevzu şu ki, geçtiğimiz hafta dünyaca ünlü müzisyenlerimizden İdil Biret, Topkapı Sarayı’nda bir konser vermiş. Alperenler’in Topkapı Sarayı’nı basma girişimlerinin sebebi de bu konsermiş. Çünkü konser bir şarap markasının sponsorluğunda yapılıyormuş. Konser organizasyonlarında içki markalarının sponsor olması yadırganacak bir şey değil de yine de işin içinde bir iş var. Çünkü konserin öncesinde dinci provokasyon denilince akla ilk gelen isim olan Vakit gazetesi, konserle ilgili bir haber yapmış. “Mukaddes avluda şarap küstahlığı” başlıklı haberde, kutsal mekanda içkinin su gibi akacağı ifadeleri yer alıyor. Bu haberi okuyup kendilerine vazife çıkaran Alperenler de soluğu Topkapı Sarayı’nda almışlar. Saraya girmek isteyen güruh güvenlik güçleri tarafından engellenince etraftaki konser afişlerine saldırmışlar. Afişleri yırtıp yakan saldırganlar daha sonra da sarayın önünde protesto namazı (o da ne demekse) kılmışlar. Namazdan sonra da şöyle bir açıklamada bulunmuşlar: “Doğu Türkistan’da yaşanan olaylara rağmen duyurulan Topkapı Sarayı içerisinde hain, saygısız ve şerefsizce yapılan şarap partili caz konserini nefretle kınıyoruz. Bugün burada yaşanan bu rezilliğin sorumluları mutlak suretle bunun hesabını verecek.”
Olay medyaya yansıdıktan sonra Alperenler ve BBP yine gündemin üst sıralarında yerlerini aldılar ve olay günlerce medyada tartışıldı. Kimi ikinci Sivas olaylarının eşiğinden dönüldü derken Alperenler’i bir tek beklenildiği gibi Vakit tayfası savundu. Olaylara en sert tepkiyi gösteren ise Kültür ve Turizm Bakan Ertuğrul Günay oldu. Günay olayla ilgili yaptığı açıklamada, “Türkiye’yi geriye götürmek isteyen zavallıların bu tür saçma girişimlerine kimse müsaade etmeyecektir.” dedi. BBP ve Alperen Ocakları ise yaptığı açıklamalarla eylemi sahiplendi. Konser basmanın demokratik bir tepki olduğunu ileri süren BBP’liler, yaptıkları bu açıklamayla da tepkileri üzerlerine çektiler. BBP Genel Başkanı Yalçın Topçu da Abdullah Çatlı’nın mezarını ziyaret ettiği Nevşehir’de yaptığı açıklama ile eylemi sahiplendi ve Ertuğrul Günay’a “haddini bil” dedi. Bu durumda kabak da Ertuğrul Günay’ın başına patlamış oldu. Bozuk saatin iki kez doğruyu göstermesi misali ayda yılda bir doğru iki çift laf etti diye adama posta koymayan kalmadı. AKP’den de bakanını koruyacak en küçük bir tepki bile gelmedi. BBP’liler yaptıkları açıklamalarda, Doğu Türkistan’da yaşananlardan dolayı böyle bir tepki verdiklerini ve haklı olduklarını belirtiyorlar. Madem Doğu Türkistan’daki Çin zulmüne karşı tepki koymak istiyorsun, git Çin Büyükelçiliği’nde koy. Topkapı Sarayı’ndaki konserden ne istiyorsun?
Ha olaya müdahil olanlardan biri de entel maganda Mümtaz’er’di. Mümtaz’er tuttu “Alplik ve Erenlik” başlıklı bir yazı yazdı ve Alperenler’e öğütler verdi. Mümtaz’er’e göre Muhsin Yazıcıoğlu yaşıyor olsaydı, protestocu gençlere şöyle dermiş: “Oraya kadar gidiyorsanız eylemi boşverin konseri dinleyin.” Muhsin’i tanımasak yiyeceğiz yani.
Bu olay Alperenler’in ilk provokasyonu değildi. Hatırlarsanız geçtiğimiz aylarda da bir televizyon programında Muhsin Yazıcıoğlu’nu eleştiren Taraf yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, Alperen Ocakları İstanbul İl Başkanı Mustafa Kayatuzu tarafından yumruklanmıştı (Bu yumruğun etkisiyle olsa gerek, hemen her mevzuya balıklamasına atlayan Kütahyalı bu konu ile ilgili bir değerlendirmede bulunmadı).
Hrant Dink’in öldürülmesi, Trabzon’daki Rahip Santoro cinayeti, Danıştay saldırısı gibi pek çok olaya da adı karışan Alperen Ocakları’yla ilgili başlatılan soruşturmalardan da henüz bir sonuç çıkmadı.
|
Türklük karşıtı son kampanya: Andımız kaldırılsın
AKP’nin iktidarda olduğu yıllar, Türkiye’de Türklük bilincinin aşındırılmasına yönelik saldırıların her geçen gün arttığı bir dönemdir. Şöyle bir düşünürsek, 2002 yılından bu yana Türklüğe yönelik sistemli bir saldırıyla Türklük bilinci aşındırılmaya çalışılırken diğer taraftan da farklı etnik gruplar palazlandırılarak Türk milleti bölünmeye çalışıldı. Türklük adeta aşağılanma vesilesi haline getirilirken diğer etnik gruplar hem iktidar tarafından hem de ABD ve AB tarafından sürekli el üstünde tutuldu. Türklüğü savunanlar açıktan faşist ilan edilirken PKK destekçisi ve Kürt ırkçısı kesimler demokrasi şampiyonu ilan edildiler.
İşte bu saldırıların son örneği geçtiğimiz hafta Diyarbakır’da asılan afişlerdi. Mazlum-Der adlı bölücü dernek tarafından DTP’li Osman Baydemir’in başkanlığını yaptığı Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin tahsis ettiği bilbordlara asılan afişlerde “Andımız Kaldırılsın” diyordu. Burada Andımız’ın neden hedef alındığına geçmeden önce Mazlum-Der ve uğursuz misyonu üzerinde kısaca durmakta yarar var.
1991 yılında kurulan derneğin ilginç bir misyonu var. Dernek bir taraftan türban eylemlerini organize ederken bir taraftan da başta Kürtler olmak üzere azınlık haklarını savunur görünerek aynı zamanda bölücülük de yapmaktadır. Mazlum-Der için tipik bir Kürt-İslam faşizmi kuruluşu dersek fazla abartmış olmayız.
İşte bu Mazlum-Der’in hazırladığı ve Diyarbakır’da asılan “Andımız Kaldırılsın” afişlerinde şu ifadeler yer alıyor: “Kürdüm, Lazım, Çerkezim, Ermeniyim, Aleviyim... Desem de, ben çalışkanım ilkin, büyüyünce işsiz kalsam da. Büyüklerimi görmek, küçüklerimi dövmektir işim. İlk işim yurdumu ve milletimi ‘Üzüm’den çok sevmektir kesinlikle. Ülküm, takla atmak, yere düşmek ve ne olursa olsun taş ile yakalanmamaktır. Ey büyük Kürd, Laz, Çerkez, Ermeni, Alevi... Kaçtığın yoldan, gösterdiğin hedefe oturmadan yürüyeceğime ayran içerim. Varlığım Kürd, Laz, Çerkez, Ermeni, Alevi. Varlığına ceza olsun. Ne mutlu Kürdüm, Lazım, Çerkezim, Ermeniyim, Aleviyim... Diyene, sonrada dayak yiyene.” (Metindeki yazım hatalarına dokunmadık.)
Bu ifadeler bazı gazeteler tarafından mizahi olarak yorumlandı ancak ortada mizahın m’si yok. Nefret duygusuyla hazırlanmış olan metin, aslında hazırlayanların düzeyini ortaya koyuyor. İlköğretim öğrencisi bir çocuk bile daha iyi bir metin hazırlayabilirdi.
Hatırlarsanız yakın bir zamanda Andımız’ın kaldırılması gerektiği yönünde AKP kanadından da açıklamalar yapılmıştı. Bu klasik bir AKP taktiğidir. Önce konu ortaya atılır ve tartışılması sağlanarak nabız yoklanır. Eğer ortam müsait ise bir taşeron harekete geçirilerek amaca ulaşılmaya çalışılır. Andımız meselesinde de durum aynen böyle olmuştur. Önce AKP’liler ortaya bir şey atmıştır, sonra da Mazlum-Der gibi bir örgüt harekete geçmiştir. Ancak bu sefer istedikleri o kadar kolay gerçekleşmeyecek. Çünkü afişler daha asıldığının ikinci günü polisler tarafından toplatıldı.
Gericisi bölücüsü el ele vermiş ülkenin altını oymaktalar. Sıra Türk çocuklarına daha ilköğretim çağında Türklük bilinci veren Andımız’ın kaldırılmasına gelmiştir. Ancak bu o kadar kolay olmayacaktır. Çünkü bu ülkede hâlâ yıllar boyunca her sabah aynı yemini ederek yetişmiş milyonlarca Türk var.
|
Ayşe Arman’dan türbanlı mahalle mukayesesi
Ayşe Arman, 8 Temmuz günü köşesinde şöyle diyordu: “Tatil yaptığımızı zannediyorsanız fena halde yanılıyorsunuz... Gece gündüz çalışıyoruz... Yazı yazacak vakit yok... Çok çok acayip bir şey yapıyoruz... Biz de yaptığımız şeye inanamıyoruz... Bir daha yapar mıyız hiç bilmiyoruz... Pazar gününü bekleyin...”
Geçtiğimiz günlerde Nihat Odabaşı’na verdiği çıplak pozlarla gündeme gelen Hürriyet yazarı Ayşe Arman’ın bu yazısını görünce hemen herkes dur bakalım şimdi ne olacak diye düşünmüştü. Pazar günü geldi çattı ve Ayşe Arman’ın son oyunuyla karşılaştık. Meğersem Arman tesettüre girmiş ve mahalle tepkisini ölçmek için önce laik kesimlerin yaşadığı semtlerde türbanla dolaşmış. Sonra da Fatih’te İsmail Ağa Caddesi’nde de mini etekle... Arman, geçtiğimiz hafta boyunca izlenimlerini bizlerle paylaştı. Ancak tartışmalar da hemen peşi sıra başladı. Önce Ayşe Arman’ın izlenimlerine bir göz atarsak, “Maruz kaldığımız ilk şey, ses kaybı. Şöyle ki, türbanın altına bir “bone” takılıyor. Kaymasın diye. İşte o bone, kulakları kapatıyor. Bir de tepesine türban... Etti mi sana iki kat... Duy, duyabilirsen... Ben kendimi uçakta gibi hissettim. Hani basınç değişince kulakların tıkanır ya, o hesap...”
Bu ilk şok atlatıldıktan sonra ver elini Nişantaşı. Vitrinlere bakarken kendi görüntüsü ile karşı karşıya geliyor ve o anda içinden geçenleri şöyle yazıyor: “Şu anda da kafamı cendereye sokulmuş gibi hissediyorum. Öyle bir baskı, sıkışıklık, rahatsızlık... Yanımda yürüyen Demet’le konuşabilmek için, kafamı çevirmem yetmiyor, tüm bedenimle dönmem gerekiyor, dünyayı 180 derece algılayamıyorum... Bir enerjim vardı, hayat akardı içimden, geçerdi, hissederdiniz, hissederdim. O şimdi yok. Ben sanki matlaştım. Kimse, benimle göz göze gelmek istemiyor. Yokum sanki. Acayip bir duygu. Bedenim bile sanki benim değil. Demek ki, saç deyip geçmemek gerekiyor, bir bildikleri var ki kadınların kapanmasını istiyorlar, çünkü saç kapanınca, insanın yüzünün anlattığı şey azalıyor, kaba hatları çıkıyor, burnu öne fırlıyor...”
Bu ilk izlenimlerin ardından Nişantaşı macerasının değerlendirmesine geçiyor. “Aklımda bunlar, Abdi İpekçi’yi boydan boya yürüyoruz, Beymen’in yanından arka caddeye geçiyoruz... Doğru ya doğru, Nişantaşılılardan bir tepki bekliyoruz, ‘Hooop!’ filan desinler ya da kötü bakışlar fırlatsınlar... Hiçbir şey olmuyor. Yeryüzünde kimsenin umurunda değiliz. Bir bakış fırlatıp hayatlarına devam ediyorlar. Laf yok, hakaret yok. Mahalle baskısı yok.”
Gerçi Ayşe Arman tepki olmamasını iyi bir şey olarak değerlendirmiş ama bunun üzerinde biraz düşünmekte fayda var. Ya Nişantaşı halkı bu tür görüntülere alıştı ve türbanı kanıksadı ya da bu kesimin türban diye bir derdi yok. Tepkisizliğin bir de bu boyutu üzerine düşünmek gerekiyor.
Neyse biz yine Ayşe Arman’ın deneyimine geri dönelim. Ayşe Arman ve arkadaşı sonraki günlerde Reina’ya girmeye çalışıyorlar ama başarısız oluyorlar, İzmir’de Kordon’da tesettürlü dolaşıyorlar. İzmir’de de herhangi bir sorunla karşılaşmıyorlar.
Ayşe Arman için en büyük tecrübe de sanırım Fatih-Çarşamba’da mini etekle gezdiği dakikalardır. Şimdi yine sözü Arman’a bırakalım: “Kim ne derse desin... Gözü karayım. Bir sürü şeye balıklama atlarım. Benim tehlike çanlarım bir türlü çalmaz. Hep ‘Bir şey olmaz!’ derim. Dere tepe düz giderim. Hayatımda ilk defa ‘Yapmayalım, değmez!’ diyorum. Korkuyorum, ödüm patlıyor. Neden? Çünkü Fatih’teyiz. Üstelik mini etekliyiz. Kimseyi rahatsız ya da huzursuz etmek istemiyoruz, tahrik etmek için de uğraşmıyoruz, nasıl bizim mahallede tesettürle dolaştıysak, nasıl İzmir’de çarşafa girdiysek, Fatih’te de mini etekle dolaşır mıyız, nasıl dolaşırız, onu merak ediyoruz. Tepkileri görmek istiyoruz. Yaradana sığınıp, yürümeye başlıyoruz. Fatih genelinde hiçbir şey olmuyor. Normal bir semt. Tamam, belli ki mutaassıp insanlar yaşıyor, tek tük askılı ya da kolsuz elbiseli kadın var. Bize biraz tuhaf bakıyorlar ama içimdeki tehlike çanları çalmıyor. Amaaaaa... İsmail Ağa Caddesi’ne gelince... Hayatımda böyle bir şey görmedim. Aklımdan çıkmıyor. Pakistan gibiydi. Herkes cüppeli, sarıklı, sakallı... Kadınlar çarşaflı... Yolun başında, tek tük görüyorsun, sonra çoğalıyorlar, birden her taraftan siyah çarşaflı kadınlar çıkıyor. Ve arkalarından gelen cüppeli adamlar... Yanlış anlaşılmasın, kim ne isterse giysin ama orası Türkiye gibi değildi, İstanbul’da gördüğüm hiçbir yere benzemiyordu, zaman sanki gerçekten durmuştu. Fatihliler için bile marjinal bir yer. Barbie bebeklerini tahrik edici bulanlar işte onlar... Fatih’te dolaşırken tanıştığımız çok şeker tesettürlü bir arkadaşımız var, bize diyor ki ‘Yürürsünüz, Allah’ın izniyle yürürsünüz... Bir arkadaşımızı tokatlayarak sersem ettiler... Siz hiç durmayın, hızlı adımlarla caddeyi baştan başa yürüyün. Bir şey olursa koşabilirsiniz değil mi?’ Şimdi bu lafları siz duysanız ne yaparsınız? Korkmaz mısınız? Ama başladığımız işi bitirmek gerek. Caddeye dalıyoruz. Sağlı sollu hacı yağı satan dükkanlar var, dini kitaplar, Kuran’lar, antika köstekler, tesettür kıyafetleri, aksesuvarlar... Ortada da meşhur İsmail Ağa Camii. Önümüze bakarak yürüyoruz. Bir an çıplakmışız gibi bir duyguya kapılıyoruz çünkü öyle bakıyorlar. Hele, sakallı cüppeli bir adam ‘Pislikten başka bir şey değilsiniz!’ deyince... Demet’le göz göze geliyoruz, adımlarımızı hızlandırıyoruz. Ve kendimizi arabaya atıyoruz.”
Belli ki Ayşe Arman kırbaçlanmaktan ya da recm edilmekten ucuz kurtulmuş. Ayşe Arman’ın gözlemleri Hürriyet gazetesinde günlerce yayınlandı. Bizim burada tümüne yer vermemiz mümkün olmasa da Arman’ın deneyiminin önemli olduğunu söylemeden geçmeyelim.
Özellikle ilk tesettüre girdiği anda hissettiklerine dikkat çekmek gerekiyor. Bir de tabii hoşgörü şampiyonu gibi gösterilen bu kesimin aslında hiç de öyle olmadıklarını yukarıdaki satırlardan kolayca anlayabiliriz. Aslında sırf Arman’ın yazılarıyla ilgili Şeriatçı medyada (Zaman, Vakit) çıkan yorumlar bile bu kesimin hoşgörü maskesi altında ne kadar tahammülsüzlük olduğunu da kanıtlıyor.
|