13.07.2009/Sayı:244
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Feredasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Umut Yalım

...Ve ömrümüzün en güzel günleri (II)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Sohbetinize karışmak istemiyorum. Hemen konuşmaya başlamak istersiniz belkiyse. Ancak şunu demek istiyorum: İnsan, hiçbir şeylerden pişman olmamalı çünkü pişmanlık insanın büyümesine izin vermiyor. Çapa gibi tarıyorsun kendi yaşamında. Tarandığın yer de, kum değil, kendi derin sânkiyse. Pişmalık, soğumayan bir yemek gibi. Sürek ağızların yanıyor ve hiçbir şeylerden tad alamamaya başlıyorsun. Ne yazık! Velhâsıl, konuşmamız gerek.

“Nerede kalmıştınız, Sağdıç? Ha, evet...”

“Bir dakika, lütfen!”

“Buyrun, Suphi Bey.”

“Ben konuya başka bir yerden dalmak istiyorum.”

“Sağdıç için de bir sakıncası yoksa, buyrun, tâbii...”

“Bence yok.”

Sağolun, Sağdıç Bey. Geçen akşam eski günleri düşünüyorum. 4 dostumu. Acaba neler yapıyorlardır şimdi? Ben gittikten sonra, aynı yolda yürümeyi sürdürdüler mi? Çok meraktayım. Sanmıyorum yoldan saptıklarını. Acaba dördü de yaşıyorlar mı? Haber almak çok istedim ancak tehlikeliydi. Olmadı. Ancak, Londra’da, masa başına oturup, tıpkı Istanbul’da yaptığımız gibi, akşamlardan sabahlara dek konuştum onlarla. Sinema. Şiir. Roman. Devrim. Kemâlizm ve sâire. İçrelerinde en Kemâlist ben idim herhâl. Onlar, “Kemâlizm’in sosyalizm öncesi son durak” olduğunu düşünürken, ben, özünde Kemâlizm’in başta biz, sonra da bütün Mazlum Milletler için son durak olduğunu düşünüyordum. Bunu, sabahlara dek tartışıyorduk. Ancak tartıştığımız asla Atatürk değildi, tartıştığımız “Hâlkımız için en iyisi nedir?” idi. Ben, Kemâlizm diyordum, diğerleri sosyalizm. Benim için bir şey değişmedi. Hâlâ, Kemâlizm’den ötesi olmadığını düşünüyorum. Acaba, onlar ne düşünüyorlar? 71’de düşündüklerini hâlâ düşünüyorlar mı? Keşke düşünseler, düşünseler de sosyalizmden geriye düşmeseler. Çünkü yıllar içresinde gördük ki, kimi gerici oldu o kuşaktan, kimi de bölücü. Ne acı! Kendime hep 23’ün o Kalpak Kuşağı’nı örnek aldım. O Kalpak Kuşağı’nda ne gerici, ne de bölücü vardı. Gerek bizim kuşağın, gerekse günümüzün en büyük düşmanı yine gericiler(di), yine bölücüler(di). Kurtulamadık. Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri, hattâ öncesinden, hep bu iki aynı düşman. Bazı geceler ardıma bakıp, 2 herifin beni izlediğini görürdüm. Ya da öyle sanırdım. Alışkanlık işte. Adlarını bilmediğim bu adamlara: “Bölücü” ve “Gerici” adlarını takmıştım. Ne de olsa tehlike, hem devrimciler için, hem de devrim için aynı idi: Bölücüler ve Gericiler. Bunlar Cumhuriyet’i aynı bir cumhuriyetçiyi öldürür gibi öldürebilirdiler. Hiç acımadan. Kılınçtan akan kanın ve namludan çıkan kurşunun tadını iyi bilirler ve büyük bir iştâhla severdiler bunları. Şimdi düşünüyorum da, nice yiğitler verdik: Kubilay, Deniz, Mâhir, Uğur Mumcu, Necip Hablemitoğlu ve sâire... Gıkları bile çıkmadı devrim için şehit olurlarken. İçremdeki tek acı, O’nlar şehit olurlarken, benim bütün olanları öylece izlememdi buralarda. İşte tam da bu sırada, yaşamak bütün utanç veriyor insana. İnsan, özgürlüğünden utanıyor. Ki, ne kadar özgürsek! Bu da ayrı konu, Sağdıç Bey. Yaşamak, bütün utanç veriyor işte. Sonunda, yüksek sesle dedim birisine bunu. Attilâ İlhan’ın bir dizesiydi: “Seni görür görmez, özgürlüğümden utandım.” Şiirin adı Sana Ne Yaptılar’dı. Tutuklunun Günlüğü kitâbında vardı sanırım bu şiir. Okur okumaz kâlbim jiletle tıraşlanmıştı. Şiirdeki adam bendim sânkiyse. O adam gibi ben de utandım. Orada değildim. Orada yoktum çünkü. Bütün dostlar hızardan geçerken, buradaki durumlar da hoş olmasa da, ben o hızarın tadını paylaşmamıştım. O’nların acısına paydaş olmamıştım. Bu, yaşamaktan bütün utandırdı beni. Kendimi hiç bağışlamadım. Bulaşık yıkarken lokantada, tabakları kırıp kırıp, tabaklarla öldürmek istedim kendimi. Bunu bile yapamadım. Kendime çok kızgınım. Hâlâ kızgınım. Şimdi kendimi bağışlatmak için buradayım. Hem dostlara, hem Hâtice’ye. Ancak kendimi bağışlayabilir miyim, bilmiyorum. Hele bir de O’nlar bağışlarsalar, kendimi iyice bağışlayamam hiç. Karşılarına çıktığım zaman, dua ediyorum ki, beni bağışlamasınlar. Bağışlamasınlar ki, kendimi az da olsa bağışlayabileyim. Yoksa, bilmiyorum kendime ne yaparım? Bazı bazı sesler duyuyorum. Bütün işkenceden geçen dostların seslerini. Ancak, bizimkilerin seslerini daha duymadım hiç. Bu, iyi mi, kötü mü bilmiyorum. Bizimkiler, ah bizimkiler! Sâlim, Can, Oğuz, Haydar... Ve Ben... Ne güzel çocuklardık, Sağdıç Bey! Dönemimizin bütün çocukları gibi. Çağımızın hiçbir büyüğü bizi sevmemişti. Biz de devrimi sevmiştik. Ç’yi sevmiştik. Lumumba’yı sevmiştik. Ho Şi Minh’i sevmiştik. Ve üzresine basa basa diyorum: Kemâl’i ve vatanı sevmiştik. En çok sevmiştik hem de. Sevilmek için sevmemek gibi sevmiştik hem de. Konuşmanın en başında dediğim gibi, bir kıza tutulsaydık da, aynı şehvetle sever miydik yine bunları?.. Bilmiyorum. Ancak severdik herhâl. Çünkü ciğerli çocuklardık. İmkânsız ve karşılıksız seviyorduk her şeyleri. Hattâ Sâlim birgün: “İmkânsız âşk yoktur; âşk, zaten imkânsızdır!” demişti. Ah, be Sâlim! Ne çocuktu... Benim Hâtice’yi sevdiğim gibi, O’nun da sevdikleri vardı. Ancak, bu, devrime ihânet olacak diye kendisinden bile saklardı sevdalarını. Mâhir’in Silvi Vartan sevgisiyle dalga geçmesi bile bundandı. Özünde, kendisine kızmalardı bunlar. Ayrıca, Silvi Vartan’ı, O da seviyordu. Hattâ, Elvis çakması Coni Halidey’le evlendiği gün, odasından çıkmamıştı bile. Bize: “Bir yakınım öldü.” demişti; cidden de bir yakını ölmüştü O’nun için. Ağlamıştı. O gün, Hâtice için, bir kez bile ağlamadığıma utanmıştım. Ancak, 72 yılından itibaren her günler ağladım. Andım olsun, ağladım. Ağlarken, kendime ân olsun, acımadım hiç. Beter olaydım. Hâtice’yi o yağmurlu günde, telefon kulubesinde, öylece, yırtık bir afiş gibi bırakmak cehennemlikti tam. Ne ben, ne de başkası bağışlasın beni.

Herkeslerin, cebinde sakladığı bir Silvi Vartan’ı vardı. O devrimci kuşak, âşkı tam anlamıyle yaşayamadığından, ya gömlek ceplerinde, ya da ceket içrelerinde bir resimle kalakalmıştır hep. Bu, ya Sofya Loren’dir, ya Türkân Şoray, ya Birijit Bardo’dur, ya Semra Sar, ya Kılodya Kardinale’dir, ya da Sema Özcan. Kimseler gerçek âşklarını taşıyamamışlardır ceplerinde. Okuldan sevdiği kıza en çok kim (hangi ünlü, hangi dünya yıldızı) benziyorsa, ya da mahalleden, O’nu koymuştur cebine. Bir tür içresindeki âşkı doyurma durumu. Kendi kâlbine bir af borcu devrimcinin. Oysa, bir bilseydik ki: Âşk, devrime engel değil; neler yapmazdık! Şangur şungur bağırırdık okuldaki kıza sevdamızı. Sâlim’i kaç kez görmüşümdür masasının altında, yalnız bir ışık büzmesiyle yetinerek, sarmaş dolaş: “Ah Silvi, ah Selma!” diye için için tükendiğini. Selma’nın yanına, Silvi’yi eklemeden, koca bir “Selmaaaa!” diyemiyordu Sâlim. Sırf devrime ayıp olur, âşka ayrılacak zaman yok diye. Oysa, âşka ayıp oluyordu, ayırdında değildiler, Sağdıç Bey.

“Peki, sizin cebinizde kim vardı?”

“Yanıtlamak çok güç bunu ve acı... Ben, hiçbir ünlüyü, âşkımı meşru kılmak için cebimde taşımadım. Bunu bile bir ihânet olarak görüyordum Hâtice için. Ancak malum nedenlerden ötürü, Hâtice’yi de cebimde taşıyamıyordum. Bir tek, Cezayirliler gibi, sol ceket cebimde, kalpaklı bir Kemâl resmi vardı; o kadar. Ne farkeder: O da, benim bir âşkımdı. Ancak, demin de dediğim gibi, cebimde ne Kılodya, ne de Türkân... Cebimde olanın, kâlbimde olanla aynı kişi olmasını istedim. Ancak yapamadım. Edemedim.”

“Peki, Istanbul’da taşıyamadınız... Ya Londra’da?”

Istanbul’da, Hâtice’yi sevdiğim memlekette, Hâtice’yi taşıyamamışım sol cebimde, Londra’da taşısam artık, ne farkeder? Taşımadım. Taşıyamadım. İçrem el vermedi. Kendimden utandım. Kâlbimden utandım. İşte bundandır ki, ben, kendi kendimi bağışlayamadığım için, Hâtice’yi cebimde taşımadım hiç. Londra’da bile. Çünkü Hâtice’yi haketmiyordum. Ben, kendimi de haketmiyordum. Devrimi de haketmiyordum, sırf bu yüzden. Hâtice’ye bir “Seni seviyorum” diyememek, devrime “Seni seviyorum” diyememekle denk idi. Gözlerimle gördüm: Kaç kişiler bir “Seni seviyorum” diyemeden gittiler bu acundan. En azından, O’nlar, onurlarıyla şehit oldular. Ben ise, kendimle kala kaldım. Bir de bu utançla. Yazık!..

“Siz bir soru sormuştunuz geçen konuşmamızda...”

“Evet, ‘Yurttaşlıktan atılmış olmanıza karşın, şimdi nasıl geldiniz?’ diye sormuştum ancak, sonra düşününce, İngiliz vatandaşı kimliğinizle gelebileceğiniz ayrıntısını unuttuğumu gördüm.”

“Bu da, ağır bir soru oldu ve yanıtı çok yarık.”

“Neden?”

“Sorunuzda geçen birkaç sözcükten dolayı...”

“Anlamadım, nelerdir bu sözcükler?”

“Bu sorunuzu yanıtlayacak gücü şu ân kendimde görmüyorum, Sağdıç Bey. Başka bir şeylerden konuşsak.”

“Ne gibi?”

“Bilmiyorum.”

“Siz getirdiniz ancak sözü buraya.”

“Biliyorum.”

“Eeeeee?”

“Aklıma geldi, bir de ne vardı biliyor musunuz?”

“Ne vardı?”

“Hiç merak etmediniz mi?”

“Neyi?”

“Biz kendimizi ‘resimlerle’ kandırır ve avuturken, devrimci kızlar ne yapardılar?”

“Doğru özünde... Ne yapardılar?”

Benim de, Londra ömrüm bunu düşünerek geçti: “Biz kıvranırken, kızlar nasıl avutuyordular kendilerini?”... Çünkü ceplerinde hiçbir resimler yoktu. Ne Alen Dölon, ne de bir Cüneyt Arkın... Buna, hayran olmamak elde değildi. Hepsinde bir Şerife Bacı ruhu vardı. Şerife Bacı’nın gerçek biri olduğu, o günkü kızlarımız kanıtlıyordular. Aynı ruh ve soydan geliyordular çünkü. Amaç için, kendilerini bütün benlikleriyle vermek. Nasıl Şerife Bacı şarapneller için Elif’iyle donmuş idiyse, bizim kızlarımız da devrim için âşklarını dondurmuştular. Kendilerini unutmuştular. Türk kadınına, hergünler bir daha âşık oluyordum. Türk kadınlarının içresinde de, Hâtice’yi seçmiştim işte. Hâtice’yi seçerek de, Hâtice’ye en büyük kötülüğü yapmıştım kendimce, Sağdıç Bey. Benim tarafımdan sevilmek, birisine yapılacak en büyük kötülüktü. Çünkü âşkın değerini bilmiyordum ve bildirmiyordum kimselere. Benim birine âşık olmam, o kişinin lanetlenmesi demekti. Bunu, şimdi daha iyi anlıyorum... Neyse, bu da ayrı konu.

“Bu konuda başka?”

“Anlayamadım?”

“Yâni, ‘Kızların resim taşımaması’...”

Daha ne diyebilirim ki, Sağdıç Bey? Taşımıyordular işte. Belkiyse, taşısalar, biz de daha rahat edecektik. O’nların bu dirâyetleri, bu davaya adanmışlıkları, bizim elimizi kolumuzu bağlıyordu. Açılamıyorduk bile O’nlara. Daha ne diyebilirim ki? Reddedilmekten öte, şiddetli ve görkemli bir teslenmeden çekiniyorduk. “Davaya ihânet!” suçlamasıyla karşı karşıya kalmaktan korkuyorduk. “Biz âşkı aşmışken, siz nelerle uğraşıyorsunuz!”, “Devrimi sizinle mi yapacağız?” söz ve sorularının gelme olasılığyla kabuğumuza çekiliyorduk. Oysa, ne denli yanlıştı bu! En büyük devrimdi âşk... “Âşkı aşmak” ne demekti? Ne büyük bir hezeyandı bu! Âşk, aşılabilir miydi hiç? Belkiyse, âşkın en büyük râkibi dostluk olabilirdi; ancak, o da bir biçim âşk idi. “Âşkı aşma”ya çalışırken, devrimi de gerçekleştiremedik. Devrimin püf noktasıydı çünkü âşk. Kemâl’imiz âşık olmasaydı, ya da O’na âşık olmasalardı, devrimi yapabilir miydi? Yapamazdı. Bunu hep unutuyoruz. Devrimdeki Fikriye payı hiçbir zaman yadsınmamalı. Tıpkı, ben kendimde, Hâtice’yi nasıl yadsımıyorsam. Gerçi ben ne yaptım yaşamda, o da ayrı konu.

Başka bir şey de yok sanırım bu konuda, Sağdıç Bey. Velhâsıl, kızlar bizden daha sert ve merttiler ancak daha güçlü değildiler. En azından biz âşkı bir resimle doyuruyorduk. Bu, âşklarını doyuramamak, O’nları zayıf kılıyordu. Sonraları epey gördüm ki: Çoğu, “Devrim başarısızlığından” daha bir boşluğa düştüler. Kimi târikatta gericiliğe, kimi barikatta bölücülüğe düştü. Daha kolay düştüler bizden en azından. Çoğu kendilerine yediremediklerinden âşık olamadılar hiç. Kimi “Özgür” takılarak onunla bununla yattı. Kimi “Erkek egemenliğine” karşı çıkarak evlenmedi. Sonuçta, devrimin gerçekleşememesi, kızlar bakımından, daha yıkıcı oldu. Dağıttılar. Dağıldılar. Bir hınç hâsıl oldu içrelerinde. Bunu, bizden çıkarmaya kalkıştılar. Bizden çıkaramayınca da, “Erkek” devletten çıkarmaya çalıştılar. Bazıları devletin ve vatanın aleyhine döndü. Dediğim gibi, bölücü, ya da gerici oldular. Bir kadına yakışmayacak 3 şey varsa, bunların 2si: Gericilik ve bölücülüktür.

“Diğeri ne peki?”

“Sevilmemek”

“....”

Bu sessizliğinizi anlıyorum, Sağdıç Bey. Ne diyordum: Gericilik ve bölücülük. Çok kez izledim o kız dostlarımın televizyonlarda nasıl dağıttıklarını ve vatana salladıklarını. Sıkmabaşlar, ya da peşmergeler içresinde. Kimi Patrikçi bile oldular. Güyâ, “Lâik” geçinen kişilerdiler. Neyse, daha fazla konuşarak, O’nların, o eski devrimci anılarına da zarar vermek istemiyorum. İnsan da, acun gibi, döndükçe değişiyor. Ne yaparsınız, Sağdıç Bey?

“Neyse, şimdilik bu kadar diyelim. Sohbeti balla keselim.”

“Olur. Sakıncası yok. Sağdıç Bey?”

“Tamam.”

O zaman, sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim, Sağdıç. Kolay ve rastgele. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: