Mehmet Ali Aybar |
Mehmet Ali Aybar’ı ölümünün 14. yılında anıyoruz Cumhuriyet kurulalı 26 yıl oldu. Bundan 26 yıl önce Türk halkı saldırgan emperyalist ordularını eşine az rastlanan kahramanca savaşlar vererek yendiler. Kuvva-i Milliye ruhu muzaffer oldu. Ve tarihe karışan Osmanlı İmparatorluğu yerine, bağımsız yeni bir devlet kuruldu. 29 Ekim 1923’te kurulan bu yeni idarenin hususiyeti, ayırt edici vasfı ne idi acaba? Türkiye Cumhuriyeti emperyalizmle savaşarak doğmuş ve emperyalizme karşı koyarak kurulmuş ve gelişmiş olduğu için, hiç şüphe yok ki, yeni idarenin ayırt edici vasfı, hususiyeti de, emperyalizm düşmanı olmasında, emperyalizme karşı durmasında idi. Ama emperyalizm düşmanı olmak, emperyalizme karşı durmak, yurda düşman silahlı kuvvetler saldırdıkça onlarla savaşmaktan ibaret değildir. Bağımsız milletler, emperyalist silahlı kuvvetlerin saldırışına uğramadan yıllarca evvel, iktisaden boyunduruk altına alındığı için, korunma çarelerinin de buna göre olması gerekir. Bu gerçeği biz herkesten iyi biliriz. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü, bunun en canlı örneğidir. Emperyalist devletler Osmanlı Devleti’nin bağımsız hayatına son darbeyi indirmezden evvel, onu yüzyıllarca can damarlarından sömürdüler, mecalsiz düşürdüler. Kaldı ki, bugünkü şartlar emperyalizm ahtapotunun bağımsız bir devleti silahlı kuvvetlerini hiç harekete geçirmeden sömürgeleştirmesini mümkün kılıyor: İşte tekelci Amerikan emperyalizmi. İkinci Dünya Savaşı’nın doğurduğu şartlardan faydalanan Amerikalılar, bağımsız bir çok milleti, dostluk ve yardım bahanesi ile sömürgeleştirmek yolundadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü, kapitülasyonların; kapitülasyonlarla beraber memlekete giren yabancı malların ve yabancı sermayenin hazırladığını pek iyi bildiği içindir ki, kurtuluş savaşları biter bitmez, Atatürk hepimizi yeni bir savaşa çağırmıştı: İktisadi Kurtuluş Savaşı... Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığımız yabancı sermaye kalıntılarını, imtiyazlı şirketleri, Düyunu Umumiye İdaresi’ni aynı şevkle memleketten bir bir söküp atmış; Osmanlı Bankası’nı zararsız hale getirmiştik. Ve yerli üretimimizi gümrük duvarlarıyla korurken, bir yandan da hızlı sanayileşme yolunu tutmuştuk. Gerçekten bağımsız bir millet olabilmek için başka yol da yoktu zaten. Yabancı sermaye memleketi sömürmeye devam ettikçe emperyalizmin boyunduruğundan kurtulamazdık: Yabancı sermayeli şirketler satın alındıkça bayram ettiğimiz, yeni kurulan fabrikalarımızı iftiharla açtığımız günleri hep hatırlarız. Oysaki bugün muvafığı ve muhalifi ile nüfuz sahibi çevrelerimiz tam tersine bir yol tuttular; bütün yapılanları bozuyorlar. Yabancı sermayesini memlekete çekmek için yeni nizamlar konuldu. Devlet Bakanımız Barlas, gümrüklerin bile kaldırılacağını söylüyor. Devlet eliyle sanayileşme hareketi durduruldu. Amerikan dostlarımızın tavsiyesi üzerine kuvveti tarıma veriyoruz. Osmanlı İmparatorluğu’nun kara günlerini özlemiş gibi bir halleri var bu efendilerin. Ve halkın dikkatini başka tarafa çekmek, halkı oyalamak için de bir Demokrasi oyunu oynanıyor. Ama Hürriyet ve Demokrasi gibi büyük sözler, seçim emniyeti gibi parlak vaatler arkasında gizlenen gerçekler yine de sırıtıyor... Çünkü memleketin hali meydanda. Amerikan Donanması’nın limanlarımıza mütareke senelerinin havasını getiren ziyaretleri yeter. Her gün artan işsizlik ve geçim zorluğu meydanda: Bunun da bizden alındığından çok, Amerika’nın bize mal sürmesinden ileri geldiği aşikâr. Onun için politikacılar ne yaparlarsa yapsınlar, Türk halkı, Amerikan emperyalizminin pençesine düştüğümüzü de; her yönden irticanın hortladığını da; muvafığı ve muhalifi ile nüfuz sahibi çevrelerin Atatürk yolundan döndüğünü de; o şaşmaz sağduyusuyla kavrıyor. Ve tıpkı 26 yıl önce olduğu gibi kurtuluş yolunun inkılâpçı hedeflere yürüyerek emperyalizme karşı koymakta olduğunu duyuyor, biliyor... Mütareke yıllarını sanki yeniden yaşıyoruz “Ecnebi bir devlet himaye ve salahiyetini kabul etmek, insanlık esvafından mahrumiyeti, aciz ve meskeneti itiraftan başka bir şey değildir.” Atatürk 1950 yılının başında memleketin umumi görünüşü şudur. Halk yığınları perişan. İşsizlik bugüne kadar görülmedik bir afet halini almış. İş arayan kafileler şurada, burada konaklıyor. Her yanda açlık, sefalet, hastalık. Millet meclisinde: “Bizim bölgede halk ağaç kabuğu yiyor!” diyen bir milletvekiline, “Bizimkinde onu da bulamıyor!” cevabı veriliyor. Belli başlı sanayi kollarımız, küçük sanatlarımız ölüyor. Memleketin bütün maddi kaynakları kurumuş gibidir. Rakamlar iflas ettiğimizi gösteriyor: Bütçemiz açık, tediye muvazenemiz açık; altınımız, dövizimiz kalmamış; borcumuz milyarları aşmış. Memleketin kaderi avuçtan akan kum gibi elimizden çıkmış. Başkentimiz Ankara’da, iki Amerikan heyeti var. Biri memleket savunmasına bakıyor; başında Amerikalı general McBride, öteki bütçemizden yol işlerimize kadar her şeyimizi denetliyor; başında Amerikalı Mister Door. Politikamızın rotası Vaşington’dan çiziliyor ki, üç ayda bir başkan Truman, Amerika’nın herhangi bir sömürgesinden bahsedercesine laubali bir eda ile, bizim işlerimiz hakkında açıklamalar yapıyor. Halkla bağları koparan bir çok aydınlarımız, bütün sahte aydınlar gibi, bir fasit daire içindeler. Kendi dünyalarında manasız kavgaları ile meşguller. Politikacılarımız? Onlar da sahte aydınlarımızın bir kolu zaten. Memleketle, halkla tek ilgileri, halkın, memleketin lafını etmekten ibaret. Bütün ümitleri Amerika’da: İktidar partisi Amerikalılara dayanarak iktidarda kalacağına; muhalefet de Amerikalıları gücendirmezse iktidara gelebileceğine inanmış ve arada büyük laflar: Demokrasi, hürriyet, insan hakları falan filan. Fakat, halktan yana aydınları, halk çocukları “vatan haini” diye ezmekte, muvafığı muhalifi müttefik. Mütareke yıllarını sanki yeniden yaşıyoruz. Aynı bozguncu ruh, aynı teslimiyet. Aydınlar, politikacılar halka inanmıyorlar; bağımsız yaşayabileceğimize inanmıyorlar. Evet, otuz yıl önceki manzara karşısındayız tekrar bugün. Şu farkla ki; o zaman varlığımıza kastedenlerin düşmanımız olduğu aşikardı. Bugünküler ise dost maskesine bürünmüşler. Hatta şahıslar bile aynı. Mütareke yıllarının bozguncu Amerikan mandacıları işte tekrar sahnede: İşte Rauf Bey, işte doktor Adnan Bey, işte Ahmed Emin Yalman, işte Halide Edip Hanım. Yeni ortaklar bulmuşlar kendilerine. Ama bir yandan “Atatürk ideallerinin mirasçısıyız” diye haykırırken, bir yandan da bağımsızlığımızın Amerikan himaye ve hibeleriyle sigortalandığını söyleyen bu yeni mandacılar, eğer kendi avazelerinin aksi sedaından başka bir cevap alamadıklarına bakıp, halkı görmez ve duymaz sanıyorlarsa aldanıyorlar. Atatürk’ün Amerikan mandacılarına verdiği şu susturucu cevabı biz unutmadık onlar da hatırlarlar elbet. “Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun istiklalden mahrum bir millet, beşeriyeti mütemeddine muvacehessinde uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye kesbiliyakat edemez. Ecnebi bir devlet himaye ve salahiyetini kabul etmek, insanlık esvafından mahrumiyeti, aciz ve meskeneti itiraftan başka bir şey değildir. Filhakika bu dereceye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir ecnebi efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez. Nısfet ve merhamet niyaz etmekle memleket işleri, devlet işleri görüşülemez, millet ve devlet şeref ve istiklâli temin edilemez. Nısfet ve merhamet dilenmek gibi bir prensip yoktur. Türk milleti, Türkiye’nin müstakbel çocukları bunu, bir an hatırdan çıkarmamalıdır.”
|