06.07.2009/Sayı:243
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Yunus Yılmaz

Atatürkçülük Sosyalizmin kendisidir!

Gökçe Fırat - Atatürkçülük ve Sosyalizm

Bugün sosyalist bir ülke devletçi olmak zorundadır. Devrimci, halkçı olmak zorundadır. Gerçek demokrasi ve cumhuriyet ile yönetilmelidir. Bugün sosyalist bir ülke laik olmalıdır, bilimden ve bilimsel gerçeklikten yana olmalıdır. Sosyalist bir ülkenin tam bağımsız olması için milliyetçilik temelinde ulusal kurtuluş mücadelelerini benimsemesi gerekmektedir. Tüm bunların hepsi Atatürkçülükte mevcuttur. O zaman Atatürkçülük aranan sosyalizmin ta kendisidir, yoksa Batının sosyalizmi değil. O nedenle Türk Solu Batı sosyalizmine karşı olmalıdır.

Batı bugünlere nasıl geldi?

Sosyalizm ve kapitalizm, Batıda doğmuş kavramlardır. Anavatanları aynı olmasına karşın bu iki kavram birbirinin karşıtıdır. Oysa, tarihi iyi incelediğimizde bu kavramların yer yer karşıtı değil birbirinin destekçisi olduğunu da görmekteyiz. Tabii bu tespit daha ziyade Batı için geçerlidir, aynı şeyi Doğu için söyleyemeyiz.

Sözde modern olarak nitelediğimiz bugünkü Batı toplumlarının bugünlere gelmesi kolay olmamıştır. Bugün özgürlüğün, demokrasinin vatanı olarak sunulan Batıda halk, geçmişte kral ve kilisenin otoritesi ve baskısı altında yaşamını devam ettiriyordu. Kralın da altında ve bazen de kraldan bağımsız baron, dük ve şövalye adı verilen toprak ağaları da halkı ve köylüyü sömürmekteydi. Ortaçağ Avrupasında feodal yapı hakimdi. Özetle Ortaçağ Avrupasında şehirde kent soylu yani burjuva, köyde ise köylü; kral, toprak ağaları ve kilise tarafından sömürülmekteydi.

Burjuva ve köylü özgür olmak istiyordu. Bunun yolu da paradan, yani zengin olmaktan geçiyordu. Bunu bilen kentsoylu, yani burjuva coğrafi keşifler yoluyla kralların, baron ve düklerin hatta kilisenin tahakkümü altında olmayan ülkelerin yolunu tuttu. Hiçbir Avrupalının ayak basmadığı ülkeleri keşfetti. Tabii bu ülkeler kral adına sömürülüyordu ama burjuva bu diyarlarda kralının ve kilisenin otoritesinden uzak yaşıyordu. Adeta o ülkenin kralı, toprak ağası, hatta tanrısı oluyordu. Böylece burjuva, toprak zenginliğinden daha üstün olan para, değerli taş ve madenlerin zenginliğini keşfetti.

Önceleri değerli taş, maden ve diğer hammaddelerin ticaretini, yani tüccarlığını yaparak zenginleşen burjuva, coğrafi keşiflerle sömürgelerden elde edilen hammaddeleri Batıya aktarmış, sonrasında ise bu hammaddeler işlenerek kullanışlı, satılabilir hale getirilmesi içinde fabrikaların yani sanayinin doğmasına neden olmuştur. İşte bu fabrikaların sahibi de tüccarlıkla zenginleşen burjuva olmuştur. Şehirde burjuvanın boşalttığı boşluğu doldurmaya çalışan köylü ise bu fabrikalarda işçi olarak, bugün sosyalist literatürde “proletarya” adı verilen sınıfın doğmasına neden olmuştur. Fabrikalarda işçi olan köylünün efendisi bu sefer kral ve toprak ağası değil, burjuva oluyordu.

Batıda işçi sınıfı emperyalizmin yanındadır

Yani kısacası Avrupa’da üretim tarzı değişiyordu. Feodal yapı yerini kapitalist üretim tarzına bırakıyordu. Tabii bu geçiş kolay olmadı, yer yer sancılı ve kanlı oldu. Burjuva ve işçi sınıfı işbirliği yaparak kilise, kral ve diğer toprak ağalarına başkaldırdı. Burjuva önderliğinde gerçekleşen devrimlerle kralın ve kilisenin tahakkümü kırıldı!

Kral ve kilisenin otoritesinin kırılması kolay olmadı. Otoritenin kırılması için de halkın harekete geçirilmesi gerekiyordu. Bunun için de belirli kavramlar üretildi. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik, laiklik, milliyetçilik, liberalizm gibi kavramlar bu dönemin üretilmiş kavramlarıdır. Özellikle başında kralın bulunduğu kutsal imparatorluklara karşı milliyetçilik ve laiklik ile karşı çıkıldı. Doğuştan gelen soyluluğa ise eşitlik, özgürlük, kardeşlik ile karşı çıkıldı.

Halkın taleplerinin karşılanması için halkın önderliğini yapan burjuva, kendi yaratmış olduğu eşitsizliğe ve özgürsüzlüğe karşı ayaklananlar karşısında, kral ve prenslerle anlaşma yoluna gitmekten hiç kaçınmadı. Böylece bir şekilde halkı kandırarak, uyutarak hatta zor kullanarak, halkı kandırarak sömürmüştür. Kimi zaman da, burjuva, Batı işçi sınıfını, sömürdüğü ülkelerdeki işçi sınıfından daha fazla maaş ile işçi ücretlerini artırarak ve bazı haklar vererek adeta uyuşturmuştur. Devrimci bilincin çıkışını engellemiştir. Bu nedenle Batı işçi sınıfı zenginleşip Aristokratlaştıkça devrimci bilinçten de uzaklaşmıştır. Hatta kendi burjuvasını yani efendisini destekler olmuştur. Bu nedenle Batıda doğan sosyalizm aslında daha doğmadan emperyalizme yenilmiştir. Batıda emperyalizme karşı esaslı bir sosyalizmin ortaya çıkmamasında yatan nedende budur.

Burjuvanın, krala karşı geliştirmiş olduğu milliyetçilik kavramı daha sonraları sömürgelerin sömürülmesi ve böylece emperyalizmin temelinin oluşturulmasında kullanılmıştır. Emperyalist milliyetçilik anlayışı ile Doğu halklarını sömüren burjuvanın en büyük destekçileri ise komünist partilerden ayrılıp sosyal demokrat partiyi kuran ve sözde işçi sınıfını savunan dönek Marksistler olmuştur.

Böylece Avrupa’da kapitalizmin yani emperyalizmin sahibi ve kurucusu olan burjuvayı destekleyen sosyalizm ortaya çıkmıştır. Daha açıkçası kapitalistleşen sosyalizm ortaya çıkmıştır. Bugün Batıda ismi işçi veyahut sosyalist olan partilerin kendi ülkelerinin emperyalist emellerine destek çıkması da bu nedenledir.

Sosyalizm bağımsızlıkçılıktır, ezilen ulus milliyetçiliğidir

Oysa, sosyalizm, kendi devletinin, burjuvanın emperyalist emellerini savunarak ezen, sömüren bir milliyetçilik anlayışını benimsemek değildir. Aksine ezilen, sömürülen mazlum milletlerin milliyetçiliğini savunmaktır. Sosyalizm bir bağımsızlık sorunudur, bağımsızlıkçılık demektir.

Bağımsızlığı savunmak demek ise, Üçüncü Dünya halklarının ulusal kurtuluş mücadelelerine destek vermek demektir, yoksa Üçüncü Dünya ülkelerini işgal edenlere destek vermek değildir. Kendi ulusunun özgürlüğü için krala karşı mücadele verenler, özgür ve bağımsız olmayı Doğu halklarına çok görmüştür. Bu nedenle sömürgelerine karşı sözde özgürlükçü, demokrat takılan Batı, sömürgelerinin tam bağımsızlığına her zaman karşı olmuştur.

Oysa en büyük özgürlük bağımsız olmak demektir. Özgürlük ile bağımsızlık aynı şeyler değildir. Hele hele sosyalizm özgürlükçülük demek hiç değildir. Örneğin özünde bir İngiliz sömürgesi olan Avustralya’da yerli halk olan Aborjinler en az Avustralya vatandaşının sahip olduğu kadar özgürlüğe sahiptir, ama kendi topraklarında içişlerine karışılmadan kendi devletini kurma özgürlüğüne yani bağımsızlığına sahip değildir.

Bir ülkenin tam bağımsızlığa kavuşması için de ezilen ulusların milliyetçiliği temelinde bağımsızlık savaşının verilmesi gerekmektedir. Tarih yüzyıllarca bunu bize ispatlamıştır; gerek Latin Amerika’da, gerek Afrika’da, gerek uzak Doğuda. Bu gerçeği bilen sözde özgürlükçü emperyalist ülkelerin hiçbiri, kendi sömürgesinin tam bağımsız olması için çabalamamıştır.

O nedenle sosyaliste düşen, kapitalistin sözde olmamıza zorladığı özgürlükçü olmak değil, olmamamızı istediği bağımsızlıkçı olmak olmalıdır. Bağımsızlıkçı olmak içinde başta Atatürk tarafından verilen Ulusal Kurtuluş mücadelesi ve diğer Üçüncü Dünya ülkesi kurtuluş mücadelelerinin bir bağımsızlık mücadelesi olduğunu, bu bağımsızlık mücadelesinin de özünde sosyalist bir mücadele olduğunu görmesi gerekmektedir. Dikkat edilirse dünyadaki birçok sosyalist devletin kurulması öncesinde Ulusal Kurtuluş mücadelelerinin verildiğini görmekteyiz. Bu da Ulusal Kurtuluş mücadelelerinin özünde sosyalist bir mücadele olduğunun en büyük kanıtıdır.

Sözde milliyetçi olan Batılılar, ezilen bir ulusun milliyetçiliği ile kendi ülkesinin bağımsızlığını savunan Atatürk’e karşı Padişahı desteklemiştir. Oysa milliyetçilik temelinde bağımsızlık mücadelesi veren Atatürk, hem Padişaha hem de emperyalist devletlere karşı bu mücadelesini vermiştir. O nedenle bağımsızlığı hedef edinmiş milliyetçilik ilericilik iken, Batının sömürmeyi ve ezmeyi ilke edinen milliyetçiliği ise gericidir. İşte bu gerici milliyetçilik anlayışı kendi ülkesinde krala karşı olurken kendi sömürgesindeki krala destek vermeyi uygun görmektedir.

Sosyalizm laikliği savunur

Sosyalizm laikliği savunmaktır, oysa Batı liberalleri ve sosyalistler sömürgelerindeki halkı sömürmek için dini kullanmıştır.

Batı, mazlum milletlere karşı inandığının tam tersini yapmıştır. Hatta Türk milliyetçilerin karşısına Şeriatçı oluşumları çıkartarak Anadolu İhtilali’ni engellemeye çalışmıştır. Oysa o Batı değil miydi imparatorluk halindeki kutsal din devletlerine savaş açan?

İşte o Batı, İslam dünyasındaki mazlum milletlerin milliyetçilik temelindeki uyanışını, kıyamını engellemek için Şeriatçıları desteklemiştir vakti zamanında. Yeri geldiğinde de örneğin çok geri kalmış Afrika ülkelerini sömürürken de misyonerlik faaliyetlerini desteklemiştir.

Batının kapitalisti şekilden şekile giriyor. Yeri geldiğinde Şeriatçı, yine yeri geldiğinde misyoner oluyor! Oysa laik Batılının, daha doğrusu kapitalistinin ve sosyalistinin dinci oluşumlara karşı mesafeli durması gerekmez miydi? Batı din ile devlet işlerini ayırmıştı, bize öğretilen bu değil miydi? İşte en büyük yanılgı da burada kaynaklanıyor. Batının laik olduğu konusunda! İlk zamanlar Batılı liberallerin, kiliseye karşı ateist fikirlerin desteklendiğini biliyoruz. Fakat Batıda laiklik öğretisi bir burjuva öğretisi olarak çıkmıştır ki, bunun da özünde Anglo-Sakson laikliğinin Protestan mezhebi inancının laik öğretileriyle birebir uyuşması olmuştur! Bu da Batıda birçok liberalin, kapitalistin din ile iç içe olmasına olanak tanıdığı gibi laiklik öğretisini benimsemesine de neden olmuştur. Kaldı ki, ilk liberal fikirleri benimseyenlerin birçoğu da din sınıfından gelmektedir.

Görüldüğü gibi Anglo-Saksonların Protestan laikliği, din ile ayrışmamış tam aksine iç içe girmiştir. Yine aynı şekilde Fransız Katolik laikliğine baktığımızda da buradaki ayrışmanın din ile devlet ayrışması değil, iki tüzel kurum olan kilise ile devletin ayrışması olduğu görülecektir. Daha açıkçası kilisenin devlet işlerini de sahiplenerek (evlilik, boşanma, nüfus kaydı, eğitim, sağlık, yargılama, tabu işleri, hatta üniversite işi gibi) devlet gibi bir kurum olarak davranmasına karşı çıkış vardır, yoksa dine değil. Yani Batılı din ile devlet işini değil, devlet kurumu ile kilise kurumunu ayırmıştır. Karıştırılan ve yanlış bilinen de budur. Hıristiyan laik Batı, din ile arasına hiçbir zaman mesafe koymamıştır! Önce bu gerçeği görmemiz gerekiyor.

O nedenle Batının kapitalisti yeri geldiğinde misyonerlik faaliyetlerini; yine yeri geldiğinde ne kadar laik olsa da özünde Hıristiyan olduğunun farkında olarak, sırf mazlum milletlerin milliyetçi mücadelesini kırmak için Şeriatçı akımları desteklemiştir. Laik Batı, İslamiyet’in yaygın olduğu mazlum Doğu halkının Şeriatçı iktidarlarla yönetilmesine hiçbir zaman karşı olmamış bilakis desteklemiştir ve halen de desteklemektedir. Çünkü Doğu, koyu Şeriatçı iktidarla yönetildikçe geri kalmakta ve geri kaldıkça da sömürülmeye daha müsait uygun bir ortam ortaya çıkmaktadır. Aynı şekilde Şeriatçılık milli refleksleri gevşettiği için bağımsızlıkçı, ulusal kurtuluşçu hareketlerin ortaya çıkmasını engellediği için de Batı burjuvası her zaman Şeriatçıların yanında olmuştur.

Batı burjuvasının sömürme konusundaki emellerini gerçekleştirmesi için de kendi burjuvasına en büyük desteği de Batı sosyalistlerinin verdiği de bir gerçektir. Özünde Batının sosyalisti ve kapitalisti ne bizim bildiğimiz gibi laiktir ne de bizim bildiğimiz gibi demokrat ve ilericidir.

Türk Solu önce bu gerçeği görmeli ki asıl düşmanın Batı olduğunu ve Batıcılık yaparak da kapitalizme karşı mücadele verilemeyeceğini bilmeli.

Türk Solu serbest piyasayı değil devletçiliği savunmalıdır

Ülkemizde kendini solcu veya sosyalist olarak niteleyenlerin aslında bir burjuva hayatı yaşadığı ve devletçi ekonomi modeli yerine serbest piyasa düzenini benimsediği gerçeği ile karşı karşıyayız.

Aslında buna şaşılmamalıdır. Çünkü Batıyı taklit eden veya Batıdan çıkan sosyalist birikimleri kendi kültürüyle yoğuramayan bir solun, Batılı sol ve sosyalistleri taklit etmesi kadar normal bir şey yoktur aslında.

İfade ettiğimiz gibi kendi işçisini, köylüsünü, solcusunun devrimci bilincini ortadan kaldıran burjuva aslında kendi sömürgesindeki mazlum milletlerin solcuların da devrimci bilinçten yoksun olmasını istemektedir.

Devletçiliğin gözden kaçırılan en önemli özelliği ise; sosyalizm anlayışı ile kapitalist ekonomi modelinin değirmenine su taşımayarak kapitalizme cephe alındığı gibi; bağımsız olmanın olmazsa olmaz şartı da yerine getirilmektedir aslında. Yani bugün bir ulus devletin sömürülmeden ayakta durması liberal ekonomi modeliyle mümkün değildir. Bağımsız bir ulus devletten söz edebilmemiz için ekonomi modeli olarak devletçi olması gerekmektedir.

Özetle ekonomik bağımsızlık olmadan milli bağımsızlık söz konusu değildir. Devletçi olmadan milliyetçi olamazsınız.

Kendi milletini emperyalistlere sömürterek daha fakir yaşamasına olanak sağlayan bir sistemi benimseyen kişi nasıl milliyetçi olabilir ki? Milliyetçilik bir yerde milletini sevmektir. Kendi milletinin daha refah içinde ve mutlu yaşamasını istemektir. Yoksa liberal ekonomi modeli ile daha fakir yaşamasını istemek milliyetçilik olmasa gerek.

Atatürkçülük ve Sosyalizm

O nedenle en büyük milliyetçi olan Atatürk’ün devletçilik anlayışını benimsemesinin nedeni de budur. Aslında Atatürk’ün ortaya koymuş olduğu ilkeler iç içe geçmiş kavramlardır. Bunları birbirinden çok net ayırmazsınız. Devletçi olmak milliyetçiliğin bir şartı olduğu gibi laiklik ilkesi olmadan da gerçek anlamda milliyetçi olamazsınız.

Aynı şekilde milliyetçi aslında dinci olmayandır, laik olandır. Laik olan da bilimden, devrimden, materyalizmden, bilimsel gerçeklikten yana olan demektir. Bilimsel olan da milletin, halkın var oldu gerçeğidir ve asıl mücadelenin halk için verilmesi gerçeğidir.

Halkçı olduğunuzda zaten devletçi, demokrat, cumhuriyetçi ve milliyetçi olmuş oluyorsunuz.

Kendisini böylesine tamamlayan bir ideoloji varken gerçek sosyalizmi ve mutluluğu dışarıda aramak niye? Hele ki Marksist ve Leninist birçok devletler bugün ayakta duramayıp yıkılıp giderken, gerçekliğini bugün hâlâ ayakta durarak gösteren Atatürkçü bir sistem varken ideoloji ithalatı yapmak niye?

Bu aslında kendisini, kendi halkını, kendi liderini ve onun öğretisini tam olarak anlayamamaktan kaynaklanmaktadır. Kendi sosyalist bilincini şablonlara feda etmekten kaynaklanmaktadır.

Oysa tarih Marks’ı değil, Atatürk’ü doğruladı. Millet gerçeğine ulaşamayan bir anlayış yok olmaya doğru giderken millet gerçeğini esas alan bir anlayış halen yaşamaktadır. İnsan yeryüzünde var olduğundan beri toplum halinde yaşamaktadır. Bu ister klan, ister kavmiyet, isterse ulus şeklinde olsun insanlık tarihinde her zaman milliyet gerçeği vardır. Siz, bunun yerine yeryüzünde hiç var olmayan enternasyonalizmi çıkarırsanız, böyle bir sosyalist anlayışı daha doğmadan öldürmüş olursunuz.

O nedenle milliyetçiliği esas almayan bir sosyalizmin ayakta durmasına imkan yoktur! Atatürkçülük milliyetçi olmak demektir.

Milliyetçi olmak olan Atatürkçülük ile sosyalizmi ayıran anlayış kıt bir anlayıştır, bilimsel olmayan bir anlayıştır.

Türkiye’de solun ve sosyalizmin kendi gerçekliğinden koparan da bu anlayıştır işte.

Bugün sosyalist bir ülke devletçi olmak zorundadır.

Devrimci, halkçı olmak zorundadır.

Gerçek demokrasi ve cumhuriyet ile yönetilmelidir.

Bugün sosyalist bir ülke laik olmalıdır, bilimden ve bilimsel gerçeklikten yana olmalıdır.

Sosyalist bir ülkenin tam bağımsız olması için milliyetçilik temelinde ulusal kurtuluş mücadelelerini benimsemesi gerekmektedir.

Tüm bunların hepsi Atatürkçülükte mevcuttur.

O zaman Atatürkçülük aranan sosyalizmin ta kendisidir, yoksa Batının sosyalizmi değil. O nedenle Türk Solu Batı sosyalizmine karşı olmalıdır.


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: