06.07.2009/Sayı:243
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya AtaövABD’nde oy avcılığı-20
Ford, Carter ve Reagan

Nixon’un görevden atılacağı korkusuyla istifa etmesi nedeniyle Beyaz Saray’daki koltuğa oturabilen yardımcısı Gerald Ford’u Amerikan halkı “Hava Kuvvetleri Bir” adını taşıyan başkanlık özel uçağının merdivenlerinden inerken paldır kültür aşağı yuvarlanmasıyla daha iyi anımsayabilir. Kısa görev süresinde olumlu hiçbir şey yapmamıştır. Amerikan parasının değeriyle alım gücü balıklama düşmüş, işsizler çoğalmış ve Vietnam Savaşının sona ermesiyle ABD yurttaşları bu uzak topraklardan kaçar gibi uzaklaşmışlardı. Nixon ile Ford bu yenilgi döneminin gözleri yere çakılmış başkanlarıydılar.

Çok geçmeden seçim yılı gelip çattı. Üstelik, “1996” bağımsız devletin iki yüzüncü yıldönümüydü. Ford Cumhuriyetçiler’in ilk elemelerinde Kaliforniya Valisi Ronald Reagan’ı ufacık bir farkla geride bırakarak partisinin Başkan adayı olmuştu. Yardımcısı olarak da, Kansas Senatörü Robert J. Dole’u seçti. Yardımcısı İkinci Dünya Savaşında ciddî olarak yaralanmıştı ve inmeliydi. Sağ kolunu hiç kullanamıyordu. “Ermeni sorunu”nu ona ilk bakan Ermeni kökenli Amerikalı bir doktordan işitmiş, 1996’da Senato’dan ayrılıp kendi başkanlık yarışına giriştiğinde bu olayı birkaç kez anlatarak Türklere karşı bir “soykırım” kararını Kongre’den geçirme sözü vermişti. Dole’un adaylığı sırasında yumurtladığı bu düşünce biçimi başka ülkelerin tarihlerinin Amerika’da ne denli öznel “yazılmak” istendiğine bir örnek oluşturuyor.

Jimmy Carter
Jimmy Carter

Ronald Reagan
Ronald Reagan

Demokrat Partinin adayı ise, Güney’in birlikteş devletlerinden Georgia’nın eski valisi James Earl Carter oldu. Yalnız bir dönem valilik yapmıştı ve gerçekte daha çok fındık satıcısı olarak biliniyordu. Uzun adı yerine, sanki halk adamıymış gibi, yalnız “Jimmy” diye anılmayı yeğliyordu. Güneyliydi ve oralardan gelen birçok kişi gibi o da kendini “yeniden doğmuş” (born again), yani Hıristiyan inancını tazelemiş, kısaca Tanrı yoluna doğru dürüst girmiş biri sayıyordu. Öte yandan, her türlü konuşması can sıkıcıydı. Senatörlerden Eugene McCarthy onun için “dinleyeni kalpten öbür dünyaya yollar” benzeri bir değerlendirme yapmıştı.

Ne var ki, seçim yönteminde bir değişiklik, daha doğrusu, adaylara belirli koşullara bağlı olarak devletten parasal destek, ona da yardımcı oldu. Yeni bir yasayla kişilerin adaylara yapabilecekleri para yardımı önemli ölçüde kısıtlandı. Federal devlet on beş birlikteş devlette 100.000 dolar toplayabilen herhangi bir adaya bir o kadar para desteği verecekti. Adaylar oy toplayabilmek için diledikleri ölçüde para harcayabilirlerdi, ama böyle bir durumda, bir de devlet kesesinden yararlanmaları olanaksızdı. ABD Yüce Mahkemesinin kararına göre, bir kişinin kendini seçtirmek için oy verenlere para dökmesi “ifade özgürlüğü”nün bir parçasıydı ve bu yoldan Anayasanın Birinci Değiştirgesi kapsamına giriyordu. Ne var ki, bir aday özel yollardan yaptığı yüksek harcamalar oranında bir de devletten destek göremeyecekti. Adaya başka kişilerden tek tek akacak paranın ise bir üst sınırı konmuştu. Parası yetersiz olan aday bu yeni koşullarda devletten de yardım bekleyebilirdi.

Bu yenilik çok geniş olanakları olmayan adaylardan yanaydı. İlk elemeler de artık uzadıkça uzuyordu. Ayrıca, birinci sırada kazanan kişi seçicilerin tüm oylarına sahip çıkmıyor, ardından gelenler de birkaç delege oyunu simgeliyorlardı. “Fıstıkçı” Carter bütün bunlardan yararlandı. Bir destekçisi de her şeyden önce Denmokrat Parti adına hareket eden, özel kaleminin başındaki Hamilton Jordan adlı becerikli kamu ilişkileri uzmanıydı. Carter bir tür “adam yokluğunda” birden parlamış ve ilk elemelerde başı çekince basında gerçekte hak etmediği bir ilgiyle karşılanmıştı. Iowa yerel parti kurulu toplantısında ilk sıraya oturunca, günlükler ondan “Demokratlar’ın birinci adamı” diye söz etmeğe başladılar. O da başkan yardımcısı adayı olarak Minnesota Senatörü Walter F. Mondale’i seçti. Bu kişi meslekten hukukçuydu. Daha sonra, 1984’te, partisinin Reagan’a karşı başkan adayı olacak, seçilmeyip avukatlığa dönecekti.

Ancak, Carter adaylık yarışında bir güçlükle de karşılaştı. Çıplak kadın resimleriyle ün yapmış olan (ama ara sıra ilgi çekici ciddî yazılar yayımlamaktan da geri kalmayan) Playboy dergisinde onunla bir konuşma yayımlanmıştı. Aday Carter şöyle demişti: “Birçok kadına şehvetle baktım; kalbimde kaç kez zina yaptım.” Dudaklarından birkaç yıl önce dökülmüş olan bu sözcükler “yeniden doğma” bir adaya yakışmıyordu. Üstelik, kendi partisinden eski Başkan Johnson için “yalan söylemede, dalaverede ve gerçeği kıvırtmada” Nixon ölçüsünde suçlu olduğunu da ileri sürmekten kaçınmamıştı.

Ne var ki, Carter’ın karşısında Ford gibi silik bir zavallı vardı. Ona karşı kim olsa kazanırdı da denebilir. Artık gelenekleşen bir uygulamaya ister istemez uyarak, birlikte televizyona çıkıp sözde tartıştılar da. Bu tartışmalarda Carter’dan da bilgisiz olan Ford’un Doğu Avrupa’da o yıllarda sözde Sovyet kümesinde yer almış olan komünist devletlerin bulunduğunu bile bilmediği ortaya çıktı. Bu kişi Amerika’yı ve o yoldan dünyayı yönetmeğe istekli görünüyordu ve partisi de onu seçip siyaset sahnesine salıvermişti.

Daha fazla çam devirmeden, kendinden bir milim daha bilgili Carter seçildi. Yüzde (yalnız) “2” oy farkıyla. Ama Demokrat Parti öylece Beyaz Saray’a girmiş oluyordu. Ayrıca, Kongre’nin her iki alt-kurulları olan Meclis ve Senato’ya da. 20 Ocak 1977’de başkanlık yemini etme töreninde, Carter (alışılmışlığın dışına çıkarak) siyah başkanlık arabasına binmeyerek yürümeyi yeğledi. Nedenini sorduklarında “kemerleri sıkmalıyız” yanıtını vermişti. O kısa yolda harcanacak yakıtla Amerika’nın günümüz savaş harcamalarını karşılaştırmakta yarar var. Carter’ınki gönül alıcı bir çift sözdü, ama seçmen ve yurttaş bundan çok daha fazlasını bekliyordu. Bugün de bekliyor. Siyasetçilerin yaptıklarına bakarak herhalde şöyle söylenebilir: “Bekleyedursunlar!”

Amerikan halkı Carter yıllarında başkanın kendi resmî dinlenme konutunda küreklere asılıp balık tutarken, “enflâsyon” sözcüğüyle bilinen, yani para değerinde yan yana iki sayılı şişkinlik yaşadı. Herkes için daha önemlisi, İran’da Şah devrildi, Humeynî ve çevresinin İslâmcı anlayışı iktidara taşındı, Tahran’da öğrenciler ABD Büyükelçiliğini basıp içindekileri tutsak ettiler ve Carter yönetimi hiç bir şey yapamadı. Sovyetler’in Afganistan’a girmesinde Carter’ın dış ilişkiler baş danışmanı Zbigniew Brzezinski Ruslara bir gizdüzen (komplo) kurmuş ve (aralarında Osama bin Lâdin’in de bulunduğu) İslâmcıları örgütleyip ellerine gelişmiş silâhlar tutuşturmada büyük rolü olmuştu, ama Afgan savaşı bu yüzden alevlenmiş ve Carter bu ağırlıkların altında ezilmişti. Üstelik, Panama ile de oradaki kanalla ilgili olarak kimi Amerikan yetkililerinin hiç de hoşuna gitmeyen yeni bir antlaşma yapmıştı.

Ülke yeni seçimlere doğru yol alırken, 1980 yılında karşısına ikinci sınıf bir Hollywood oyuncusu ve varlıklı Kaliforniya’nın eski valisi Ronald Reagan çıktı. Bu bağlamda şunu anımsamamak elde değil. Eski başkan adaylarından Adlai Stevenson seçim yarışının bir tür “tiyatora”ya dönüşmüş olmasına bakarak, “bu türlü çekişmelere yakında meslekten oyuncuların katılacağını söyleyebilirim!” demişti, Dediği çıktı ve sürekli gülümseyen, halkın birtakım filmlerden tanıdığı ve ayrıca Amerikan düzeninde Tanrısal yönler görüp dinleyene güven veren Reagan ortaya atılıverdi. Daha sona CIA başkanlığına getirilecek olan William Casey seçim çalışmalarından sorumluydu ve CIA eski başkanı George H. W. Bush da yardımcısı olarak adaydı.

Beyaz Saray’da oturmakta olan Carter’ın başarı gündeminde sözünü etmeğe değer bir olay yoktu. Siyonizmin eski terörist önderlerinden (o zamanki İsrail Başbakanı) Menachem Begin (1913-92) ile Mısır Cumhurbaşkanı Enver el-Sedat’ı (1918-81) 1978’de başkanlık yazlığı olan Camp David’te buluşturup Filistin haklarını hep birlikte çiğnemesi Amerika adına belki bir “başarı” sayılabilirdi, ama bunun ne olduğunu oy verenlerin pek anladığı yoktu. Onların Camp David adı geçince anımsayacakları, aynı başkanın beden eğitimi türünden (ve ekranlara da yansıyan) bir koşu sırasında yalpalayıp neredeyse yere serilmesi ve korumasının kucağında sanki can verecekmiş gibi solumasıydı. Kısaca, Carter işe yaramayan ve artık taşınmaz duruma gelmiş olan bir yük gibiydi.

Reagan ise seçmene şunu soruyordu: “Bugün dört yıl öncesinden daha iyi durumda mısınız?” Yanıt ancak “hayır!” olabilirdi. Sıradan yurttaş bir değişiklik istiyordu-sanki her hangi bir değişiklik onu güzel günlere götürecekmiş gibi! Üstelik, Amerika’nın dışarıdaki saygınlığı da en alt düzeydeydi. Bir avuç İranlı öğrencinin 4 Kasım 1979’da 53 Amerikalıyı tutsak ettiği sırada Washington yönetimi güçsüzlük ve yeteneksizlik sergiliyordu. Onları bir baskınla kurtarma tasarısı da kazalar ve Amerikan uçaklarının yanması gibi bir dizi beceriksizliklerle Beyaz Saray’ın yüzüne, gözüne bulaşmıştı. Carter’ın saygınlığı Nixon’un son günlerindeki düşük güven oranını anımsatıyordu. “Harris Poll” adlı bir kuruluşun ölçümüne göre, yüzde 22’ye inmişti. Üstelik, Illinois Milletvekili John Anderson Ulusal Birlik Partisi diye yeni bir yapılanmayla seçmenin ilgisini hem Carter’dan, hem Reagan’dan yer yer daha fazla çeker duruma gelmişti. Cumhuriyetçi Parti içinde Hıristiyan köktendinciler daha da güçlenmeğe başlamış ve “yeniden doğmuş” olduğunu söyleyip duran Carter’ın dinciliğini de ciddiye almıyorlardı.

Carter’la Reagan da 28 Ekim 1979’da televizyonlarda karşı karşıya geldiler. Ancak, Cumhuriyetçiler’in bir casusu Carter’ın gizli nitelikteki tartışma not defterini iki aday karşı karşıya gelmeden önce çaldı ve Reagan’a götürüp verdi. Bu kişi kimdi? Carter, 2005’de yaptığı bir radyo konuşmasında, tutucu yazarlardan George Will’den kuşkulandığını söyledi. Reagan da bu çalma olayının doğru olmadığını hiçbir zaman ağzına almadı. Sonuçta, televizyon alıcılarının karşısına dersini çalışmış olarak gelen Reagan konuşmalarda ağır bastı. Carter’ın tek kazanma umudu seçimlerden önce İran’daki Amerikalıları özgürlüklerine kavuşturmak olabilirdi. Ne var ki, neyi denediyse, bomba gibi elinde patladı. Üstelik, İranlılar ABD Büyükelçiliğinde makinelerde doğranmış eski gizli belgeleri de ele geçirip birbirine yapıştırarak ciltlerce kitap yayınladılar ve yabancı bir temsilciliğin ülkeyi ne denli ele geçirmiş ve ne türlü haber alma işlemlerine batmış durumda olduklarını kanıtladılar.

Cumhuriyetçi Reagan beşi dışında tüm birlikteş devletlerin tümünde kazandı. Böylece, Carter ilk dönemde iktidarda olup da konumunu ikincisinde korumayan (Cleveland’dan sonraki) ikinci başkan oluyordu. Oysa, Cleveland bile bir sonraki denemesinde başarılı olmuştu. İran’daki tutsaklara gelince: Onlar Reagan kırkıncı başkan olarak yeminini ettikten birkaç dakika sonra salıverildiler.

Bu noktada bilinmesi gereken önemli bir ayrıntı daha var. Carter’in Ulusal Güvenlik Kurulundaki eski görevlisi Gary Sick “Ekim Sürprizi: İran’da Amerikan Tutsakları ve Ronald Reagan’ın Seçilmesi” başlıklı kitabında Reagan’ın seçim yönetmeni ve sonra CIA başkanı olacak olan kişinin Carter’ın seçilmesini önlemek için Amerikalıların özgürlüklerine kavuşmalarına ne denli oyunlarla engel olduğunu anlatmaktadır. Demek ki, sapına dek Amerikancı gibi bir simge yaratmağa çalışan Reagan bu konuda yurttaşlarını değil, kendini düşünmüştür. O sırada, Cumhuriyetçiler İranlıların Carter yönetiminin çevrede oluşturduğu ekonomik baskıyı azaltmak için görüşme yanlısı olduklarını anlamışlar ve bundan yararlanmışlardı. CIA’nın ilerideki başkanı Casey ile eski başkanı Bush’un “arka kapı” oyunlarını deneyerek İran’lı Mehdi Karroubî ile Madrit’de gizlice buluşma yoluyla bu ülkeye askerî yardım sözü vermişlerdi. Irak’ın herhalde 1980 başında kendine saldıracağından korkan İran Reagan takımının isteği üzerine tutsakları koyvermeyip (ve bunun için Ayetullah Humeynî’nin onayını da alarak) tam 20 Ocak 1981 günü, yani Reagan’ın yemin töreninden hemen sonra, özgürlüklerine kavuşturdular. Böylece, Carter’ın bu olaydan hiçbir kazancı olmadı. Casey’nin yakını olan emekli birtakım haber alma subayları da ABD hava kuvvetleri üslerini sürekli olarak ve yasa-dışı yöntemlerle dinleyerek Carter’in İran’da herhangi bir başka siyasal çevreyle anlaşma yapıp yapmadığını araştırıp durdular ve topladıkları bilgileri aktardılar.

Bu ayrıntının önemli bir gerçeği de şu ki, o Amerikalı 53 kişi 20 Ocak sabahı uçağın içine konduktan sonra bile Tahran hava alanında bekletilmiş ve ancak Reagan’ın yemin etmekte olduğu haberi İran’a ulaşınca, uçak havalanmış ve yolcularını Almanya’da Wiesbaden’e götürüp bırakmıştı. Amerikan yurttaşı bu olayla Carter ile Reagan arasında ve seçim çerçevesinde hiçbir bağlantı kurmadı. Ama birkaç gün sonra, Amerikan uçakları İran’a Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’a karşı kullanılmak üzere silâh taşımağa başlamışlardı bile.

Bir yıl sonra Reagan’a bu türlü gizli işlerden haberli olup olmadığı sorulunca, konunun olumlu görünen yanını vurgulayarak “o tutsakları kurtarmak için birtakım şeyler yaptım” demekle yetinmiş ve “bu yanıtınız İran yönetimiyle temas ettiğiniz anlamına gelir mi?” sorusuna da şunu söylemişti: “Hayır, ben temas etmedim. Hayır. Ama ayrıntıya giremem. Bununla ilgili birtakım bilgiler bugün de gizlidir.”

Amerikan başkanları ve başkan adayları, genelde oy kaygılarını öne alarak, yurttaş ve seçmen üstünde sağlam, hattâ örnek bir aile kanısı uyandırmağa çalışırlar. Bu nedenle, o sıralarda eşlerinden boşanmayı düşünüyor olsalar bile, böylesine tasarılarını rafa kaldırırlar. Bu yüzden, önceleri boşanmış olmak bile bir engeldir. Ancak, Reagan’ın sonraki eşi (Nancy) bir önceki (Jane Wyman) gibi sahne ve perde oyuncusuydu. Reagan önceden boşanmış olmasına karşın, seçilen ilk başkandı. Son zamanlara gelinceye değin, Beyaz Saray’ın “Birinci Hanımları” eşlerinin yanında sürekli gülümseyen bir süs gibi dururlar, siyasete pek karışmaz kanısını uyandırmağa dikkat ederlerdi. 1980’de Nancy Reagan bu geleneği bozdu ve Carter’ın bir eleştirisine hırlayarak şöyle tepki gösterdi: “Carter eşimi bir savaş yanlısı ve yaşlıları sokağa fırlatıp onların sosyal güvenlik haklarını ortadan kaldıracak biri gibi tanıtıyor. Bunları böylesine korkutmak halka ve kocama karşı acımasız bir tavırdır. Eş, ana ve kadın olarak, derinden kızgınım...” Önceki eşi Wyman da seçimden sonra demişti ki: “Ronald aptalın biridir.”

Carter’ın eleştirisi, en azından bir ölçüde, doğru çıktı. İşsizlerin sayısı biraz azaldı, ama bütçe açığı gökdelenlerin doruğunu aştı; vergiler adamakıllı düştü, ama bundan yalnız çok varlıklı olanlar kazançlı çıktılar; Reagan yönetimi sıkça aktöre sözünü ediyordu, ama bunun nedeni Hıristiyan köktendincilerinin Cumhuriyetçi Partiyi ve o yoldan ülkeyi ele geçirmekte oluşlarıydı. Öyle ki, daha sonra aşırı dincilerin sözcülerinden Jerry Falwell adlı biri Reagan ile Bush’u “Amerika’yı yeni baştan kurmada Tanrı’nın elçileri” tanımını yapmıştı.

1984 seçimlerine sıra geldiğinde, Cumhuriyetçiler’in çarpıcı sözleri şuydu: “Biliyorsunuz ki, oturduğunuz evin yakınlarında genç bir çift yeni konutlarına taşındılar. Gene yakınlarınızda bir yerde eskiden durmuş olan bir yapımevi gene tıkır tıkır çalışmağa başladı...Yaşam bugün daha iyi. Amerika kendine geldi ve bize geri döndü.”

Yukarıda sözü edilen “Tanrı’nın iki elçisi”nin karşısına Jimmy Carter’ın Başkan Yardımcısı Walter Mondale ile ilk kadın aday olan New York’dan Kongre üyesi Geraldine Ferraro çıktılar. Ancak, seçim yarışı tatsız ve can sıkıcıydı. Mondale’in kendi bile yaşamlarını kuzey kutbunun soğukluğuna benzetiyordu. 1981’de bir öldürme girişiminden kurtulmuş olan Reagan, oyunculuğundan da yararlanarak, kendini sevdirmişti, ama daha sonra hızla ciddileşecek olan hastalığı ilk belirtilerini veriyordu. Örneğin, daha 1981’de Beyaz Saray’da yer alan bir belediye başkanları toplantısında kendi kabinesinde Konut ve Şehircilik Bakanı olan Samuel Pierce’e “Sayın Belediye Başkanı” diye seslenmiş, ulusal güvenlik başdanışmanı Bud McFarlane’in adını olduğu gibi unutmuş ve şu biçimde anlamsız tümceler sıralar duruma gelmişti: “İşsizliğin artması için elimizden geleni yapıyoruz; başaracağız da!”

Ne var ki, Mondale’de Reagan’ın Amerikan halkını peşinden sürükleyecek çekicilik yoktu. Kimsenin düş gücünü tetikleyemeyecek derecede “donuk nevâle” denen biriydi. Reagan dar sayılı seçmenler kurulunda 13’e karşı 525 oyla kazandı. 1936’da F.D. Roosevelt’in Alf Landon’u ezip geçmesi gibi, Reagan da Mondale’in doğduğu yer olan Minnesota dışında her yerde öne geçti.

İkinci dönem ekonomiyi Reagan damgasıyla daha da özelleştirince, ülke tam sekiz yıl “Reaganomics” diye bilinecek olan uzun bir “zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan” dönem yaşadı. Britanya’da ilk kadın Başbakan (sonra Barones) Margaret Thatcher’in açtığı devletin elindeki endüstri kuruluşlarını özelleştirme, işçi sendikalarına karşı savaş sağlıkla eğitimi resmî denetimden çıkarma fırtınasını hemen ardından Amerika’ya uyguladı. Devlet gelirini askere yatırarak Sovyetler’i iflâsa yöneltmiş ve Soğuk Savaşı Amerika yararına sona erdirmişti, ama bütçe ve ticaret açıkları görülmemiş ölçüde uzaya tırmanmış ve Amerikan sokaklarını evsizler doldurmuştu. Ronald Reagan’ın kendi de hızla artan hastalığı nedeniyle basın toplantılarında bile dinleyenlerin yarısının gördüğü Hollywood filmlerinin konusunu başından geçen olaylar gibi anlatmağa başlamıştı. Görevi bittiği sıralarda, eşini bile tanımıyordu. Ama başkanlığı bu durumda sürdürmesine izin verilmiş, açıklamalar yapmış ve yasalar imzalamıştı.

Bir sonraki seçimler gelip çattığında, böylesine bir Amerika bırakmış oluyordu. Biraz da bu nedenle, 1988 seçimleri ülke tarihinin en kirli oy verme örneklerinin kapısını ardına dek açtı.


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: