Ali Özsoy |
Mahir’e MİT’çi diyen SHP Başkanı
Ağzını bozma ağzını kırarız “Mahir Çayan MİT ajanıdır” diye buyurmuş. Konuşan Hüseyin Ergün isimli biri. SHP’nin yeni genel başkanıymış. Daha önce Rasim isimli biri Deniz Gezmiş’e Ergenekoncu suçlaması yapmıştı. Şimdi ise Hüseyin Ergün benzer hakaretlerde bulundu. Neşe Düzel “kırmızı koltuktan” soruyor, Hüseyin isimli şahıs geçmişte üç kuruşluk solculuk yapmış ya; tüm devrimci değerleri, devrimci mirası ve devrim şehitlerini “kırmızı koltukta” meze yapma hakkını kendinde bulmuş, konuşmuyor kusuyor: “Sol bütün bu provokasyonları bilinçli mi yaptı? Aşağıdakiler farkında değildi ama şefler bunun farkındaydı. Gençlerin şef pozisyonunda olanları da durumun farkındaydılar. Deniz Gezmiş’ler... Askeri yönetimi iktidara getirmek için eylem yaptıklarının farkındalar mıydı? Şöyle söyleyeyim. Bir tanıklığımı anlatayım. Yusuf Küpeli 1980 sonrasında cezaevinden çıktıktan sonra bana geldi. ‘Biz baştan sona kullanıldık’ dedi. Ben de ‘Nasıl farkında değildiniz? Asker adam geliyor, size silahı veriyor. Size, biraz ortalığı karıştırın, biz gereğini yapacağız diyor. Siz bütün bunlara rağmen farkında değil miydiniz.’ dedim. Bana cevabı şu oldu. ‘Ben bunu Mahir’le de (Mahir Çayan) konuşurdum. Ona, ‘MİT falan bizim bu kadar içimizde. Ne oluyoruz’ diye sordum. Mahir de bana, ‘Biz güçlü bir siyasi hareketiz. Elbette MİT de bizimle ilişki kuracak’ dedi.’ Gerçek şu ki Türkiye’de silahlı gençlik hareketini 1970 ve 1980 öncesinde askerler kullandılar. Askerler tarafından kullanıldıklarını gençlik hareketlerinde şef pozisyonunda olanlar kesinlikle biliyorlardı. Orduyla ittifakı, iktidara gelmenin bir yolu olarak görüyorlardı.” CIA ve MİT’in pavyonu: Taraf gazetesi İşin ilginci devrimcilere yönelik ajan suçlamasında bulunan gazetenin her gün manşetinde CIA, MİT veya Emniyet Teşkilatından servis edilen bir belge var. Paralarının nereden geldiği belli değil. ABD askeri uydusunun çektiği, Türk Ordusu’nun bile elinde olmayan fotoğraflar bunların elinde. Kocası CIA ajanı, ABD diplomatı kendi ne idiğü belirsiz tipler, eski MİT’çiler (MİT’çiliğin eskisi olmaz tabii ki) ve halen görevde olan Emniyetçiler, işleri ajanlık olan ABD vatandaşı komiserler alenen köşe yazarları. Ve utanmadan, MİT-MOSSAD-CIA’nın Kızıldere’de şehit ettiği Mahir Çayan’a küfür ediyorlar. Sizden ala ajan mı olur? Sizden ala provokatör mü olur? Evet, Taraf gazetesinden bahsediyoruz. Ajanlıkta, ihbarcılıkta, yalancılıkta, sahtecilikte ekol olmuş, Türkiye’nin son iki yılında her türlü provokasyonda adını geçirmekle bir rekor kırmış bir polis bülteninden bahsediyoruz. Ve bu gazetede şu veya bu şekilde ikide bir Deniz’lere ve Mahir’lere yönelik hep aynı hakaret yineleniyor. Sizin hakaretleriniz ve küfürleriniz Onların ne denli şerefli olduğunu gösterir ancak.
Soldaki yozlaşma Ancak Türkiye’de solda öyle bir yozlaşma var ki; birileri solculuk adına bu gazetede ortaya sürülen pespayelikleri savunabiliyor. Örneğin şu Hüseyin Ergün’ü ele alalım. Bu adam güya bir sol partinin lideri. Böyle bir adam ideolojisi, programı, ismi ne olursa olsun nasıl bir sol partinin genel başkanı olabilir. Geçmişi ortada… Solla tek alakası bir dönem FKF ve TİP üyesi olması. Kendisi de söylüyor Dev-Genç kurulmadan kopmuş. Deniz’ler ABD askerlerini denize dökerken, Mahir’ler Ankara sokaklarını ABD’lilere, faşistlere ve gericilere dar ederken, o ne yapıyormuş? Büyük(!) “eski solcu”, Deniz ve Mahir’i ajanlık suçlayan “eski devrimci” o dönem Deniz ve Mahir’in önderlik ettiği büyük eylemlerin kıyısında bile yok. Çünkü Mülkiye kantinini işletip, ilk kapitalist birikimini gerçekleştiriyormuş daha o yıllarda. Solda dönüp kapitalist olan çok oldu. Ama bu adam daha sene 1968 iken, arkadaşları sokaklarda, fabrikalarda, tarlalarda devrimcilik yapıp, hayatlarını ortaya koyarken köşeyi dönme derdine düşmüş. Sen kimsin? Ne solculuğun var, ne devrimciliğin? Hiçbir eylemde bulunmamışsın. Kantinci Hüseyin yıllar geçtikçe büyümüş. Büyüdükçe sermayesi de büyümüş. Soros’un Türkiye’deki bir numaralı adamlarından biri olmuş. TESEV ve Tarih Vakfı’nı kurmuş. Büyük sermayenin meşhur partisi Yeni Demokrasi Hareketi kapanmadan önce oraya genel başkan olmuş. Cem Boyner’in yakın arkadaşı. Sonra meşhur Alevi partisi Barış Partisi kapanmadan önce gitmiş bir de oraya genel başkan olmuş. Adamın ne olduğu belli… Vardır böyle tüccarlar. Kapanan dükkanı devralıp, makineleri, arsayı, binayı paraya çevirip, voliyi vururlar. Bu da buna benzer bir tip. Yine ömrünü tamamlamış başka bir parti SHP’ye geçtiğimiz haftalarda genel başkan oldu. Bu işte bir iş var. Kesin parasal bir durum. Bu siyaset tüccarı zübük kılıklının, Türkiye’nin tüm devrimci mirasına saldırırken tek dayanağı var. Yusuf Küpeli’nin güya kendisine söyledikleri. Yusuf Küpeli hemen bunu yalanladı. Kendi partisi bile ayağa kalktı. İstifaya davet edenler çıktı. Hüseyin de tepkilerden bunaldı ve “Ben yanlış anlaşıldım.” dedi. Nasıl yanlış anlaşılmaysa bu? Bu adamı elbette soldaki yozlaşmaya örnek olarak vermiyoruz. Çünkü solcu değil. Ancak soldaki yozlaşmanın göstergesi bu adamın sözde yeni bir sol harekete önderlik ediyor olması. Ufuk Uras ve ekibi geçtiğimiz hafta bu Hüseyin ile bir toplantı düzenledi. Toplantıda birlikte yeni bir sol parti kurmaya karar verildi. Bunun üzerine Ufuk Uras ÖDP’den ayrıldı. Gerisini Hüseyin Ergün’den dinleyelim: “Bize katılmak için sivil ve demokrat olmak yeterli. Yani Ergenekon karşıtı olacak. Ekonomik, siyasi ve sosyal anlamda devletçi olmayacak. Serbest piyasayı, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecini destekleyecek... Aslında Türkiye’de çağdaş solu oluşturacak bir temel var. 10 Aralık Hareketi var. ÖDP’den ayrılanlar var. Demokrat Kürtler var. Aleviler var. Kadın hareketi var. Biz bütün bu gruplarla temas halindeyiz. Bu hafta ortak bir platform oluşturmak, çağdaş solda bir parti oluşturmak için toplantılara başlayacağız. SHP çatısı altında birleşmek değil bu. Biz yeni bir parti kurar gibi bir araya geleceğiz, buluşacağız!” Haftalardır büyük medya bu hareketi duyuruyor. Tıpkı ÖDP’nin ilk kuruluş günlerindeki gibi... Üç beş tane Sorosçuyu Türkiye’de solun yeni ve tek umudu ilan ettiler. Ama adamların liderlerinden biri Ufuk Uras, öbürü YDH’li Hüseyin... Bu, sola hakaret değil de nedir? İşçi düşmanı “solcu” Deniz ve Mahir’e sözde solculuk adına hakaret eden bu adamın fikir olarak savunduklarına bakalım bir de: “Çünkü sol liberalliği, piyasa ekonomisini içerir. Çünkü sol demek, devletçi olmamak demektir. Sol demek, sivil olmak, darbelere karşı çıkmak, Ergenekon karşıtı olmak demektir. Sol demek, insanlığın bugüne kadar ki özgürlükçü, eşitlikçi, kaliteli yaşam mücadelesine bir katkıda bulunmak demektir. Biz, kesinlikle AB’ye üyeliği destekleyen bir politika izleyeceğiz. Süreci yavaşlatanı teşhir edeceğiz.” “Sol demek liberallik ve piyasa demek” diyen birine ya zır deli ya da kara cahil derler. Dünyada hiçbir akademi, hiçbir literatür, en reformistinden en devrimcisine hiçbir sol akım böyle bir saçmalık tanımaz. Piyasacılık ve liberalizmin adı tüm dünyada sağdır. Sağın tanımı budur. Sol ise tüm dünyada eşitlikçilik ve dozajı hangi düzeyde olursa olsun piyasa karşıtlığıdır. Bu cin yeni bir sol tanımı uydurmuş. Tabii tanım böyle olursa beyefendinin röportajda söylediği gibi Türkiye’de solcu kalmaz. Sol liberalizm ise o zaman sağ neymiş? Bunu da yine büyük “solcudan” öğrenelim. Türkiye sağa mı kayıyor sorusuna “solcumuzun” verdiği yanıta göre Türkiye aslında sola kayıyormuş çünkü Türkiye’yi AKP yönetiyormuş: “Son iki seçimi AKP aldı. Bu iki seçim sürecinde de Türkiye özgürleşme ve piyasa ekonomisi bakımından sağa kaymadı. Yani daha devletçi bir ekonomiye yönelmedi. Aksine ekonomide daha açılımcı oldu. Eğer AKP değil de CHP seçimleri kazanıp iktidar olsaydı, Türkiye’de piyasa ekonomisi, özgürleşme, küreselleşme daha kısıtlı olabilirdi. Bu da devletçiliği öne çıkarırdı, içe kapanırdı.” Evet, adama göre solun adı piyasacılık, sağın adı da devletçilik ve kamu mülkiyetini savunmak. İdris Küçükömer denen divaneden beri böyle bir saçmalık ilk kez görüyor Türkiye. Devam edelim. Bu adam AKP ve DTP’nin maskot solcusu Ufuk Uras ile bir araya gelecekmiş. Bir ortakları da “10 Aralık Hareketi…” Peki, “10 Aralık Hareketi” ne? Bir takım liberal “solcu” ve AB’ci akademisyenin bir araya gelerek kurduğu hiçbir kitle temeli olmayan bir oluşum. Ama 10 Aralık Hareketi’nin baş destekçisi DİSK. Türkiye işçi sınıfının tarihinde şanlı bir yeri olan DİSK’in bugün başında duranlar “işçi sınıfı” adına bu Hüseyin ile parti kuracaklar. Ama Hüseyin bakın işçiler için ne diyor: “İşçi sınıfı demokratiktir, çünkü her zaman bir takım haklar talep eder. Fakat işçi sınıfı ilerici değildir. Çünkü işçi sınıfı üretim güçlerini geliştirme peşinde koşmaz. Aksine bu bakımdan muhafazakârdır. Mesela hiçbir sendikanın üretim gereçlerini geliştirme diye bir talebi yoktur. Bilgisayarın üretim sürecine girmesini istemez. Bu direnç de ilericilik demek değildir tabii. Bu direnç, tutuculuktur. Ekonomide özgürlükçü olmayan bir sınıf, siyasette özgürlükçü nihai olarak olamıyor zaten. Ulusalcılığa ve milliyetçiliğe kaydıkları görülüyor. İşçi sınıfının siyasette özgürlükçü olamayacağı özellikle sosyalist ülkelerde ortaya çıktı. Zaten Sovyet sistemi milliyetçiliği, devletçiliği pompalayan bir sistemdi.” Peki işçilerden hiç hazzetmeyen ve işçi sınıfını gerici ilan eden bu şahıs nasıl oluyor da DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi’yle bu kadar iyi geçinebiliyor? Hatta birlikte parti kurmaktan bahsediyor. Bu nasıl oluyor orasını Soros’a sorun. Demek ki sermaye gerçekten de çok “ilerici”... Bakın kimleri yan yana koyuyor. “Emperyalizm ilerici” Bitiyor mu? Hayır. Hüseyin işçi sınıfını gerici ilan ettikten sonra dünyadaki en büyük ilerici güç olarak emperyalizmi ilan ediyor: “…Zaman zaman küreselleşme karşıtı akımlar kuvvetleniyor gibi gözükse de, küreselleşmeden kopmak mümkün değildir. Bugün solun hâlâ emperyalizmden söz ediyor olması… Bir kere Türkiye’de emperyalist bir güç yok. Yani Türkiye’yi sömüren yabancı bir güç yok. Küreselleşme karşıtları, aslında tamamen korkuyla bir analiz yapıyorlar. Memleketteki bütün sorunların sebebini emperyalizme ve Batı’ya bağlıyorlar. Kısacası, ileri ülkelerin geri kalmış ülkelere kötülük yaptığını düşünüyorlar. Mesela 1800’lerin sonlarında Fransızlar Kütahya’da krom çıkarmışlar. Muhtemelen bu kromu ucuza mal etmişler ama, bizde de ücretli işçi çalıştırmışlar, onlara bir meslek öğretmişler. Şöyle düşünelim... Eğer Fransızlar gelmeseydi, Kütahya’daki insanlar madencilik öğrenmeseydi, katırcılar o madenleri alıp İzmir limanına taşımasaydı, Türkiye daha mı zengin olurdu? Hayır olmazdı. Dolayısıyla dünyada emperyalizm tarafından sömürüldüğü için geri kalan hiçbir ülke yoktur. Ama sömürülemediği için geri kalan ülkeler vardır. Geçmişte emperyalistler tarafından sömürülmüş olan bazı ülkelerin bugün geri kalmış olmalarının nedeni emperyalizm değildir. Bunlar, sanayi teknolojisine ulaşamadıkları için geri kalmışlardır.” Adam patron. Tabii böyle düşünecek. Patronlar da fabrikaya bakar, gururlanır ve kendini tanrı yerine koyar. Patrona göre o olmazsa işçiler açlıktan kırılacaktır. Çünkü kendinden başka kimsenin aklına üretim yapmak, üretimi planlamak gelemez. Ama tabii buna solculuk değil, kapitalizm denir. Hatta en faşistinden. Çünkü zenginliğin tek kaynağı olarak sermayeyi gören bakış açısı klasik iktisat akımında bile yoktur. Kapitalizmin kurucuları bile emeği bir üretim faktörü olarak görür. Faşizm ise bunu kabullenmez çünkü faşist devlete göre emekçiler ve aşağı uluslar ancak zapturapt altına alınırsa yaşama hakkına sahiptir. Faşist Hüseyin işçiyi ve Üçüncü Dünya halklarını kıran, döken, teknoloji düşmanı gerici unsurlar olarak görüyor. Ama solculuk adına sallamaya devam edebiliyor. Çünkü ona “dur artık sus” diyen yok. TÜRKSOLU’yla uğraşanlar uyanın! Taraf gazetesinde yazan başka bir eski “solcu” ise güya Hüseyin’e yanıt verdi. Bu kişinin adı Selçuk Polat. 68 anılarını satarak parsa toplamaya çalışan biri. Ancak pek başarılı değil çünkü kimsenin tanımadığı sıradan biri. “THKP-C içinde baştan beri var olan birisi olarak” Hüseyin’in lafları ağrına gitmiş. Ama yanıt yazısında Hüseyin isimli faşiste tek bir söz söylemediği gibi sırf TÜRKSOLU’na saldırmış: “Hatta diyebilirim ki 68’den yararlanmak, bir ekol ve siyasi kazanç elde etmek için mutlaka ele alınan bir tarihsel materyal haline getirilmeye çalışılmaktadır. Tabii ki bu konuda birinciliği kimseye bırakmayanlar, milliyetçi temelde buluşan ve kendilerini Atatürkçü olarak tanımlayanlardır. Mahir ve Kaypakkaya’dan pek hoşlanmayan, bunları ön plana hemen hemen hiç çıkartmayan bu akım, Deniz Gezmiş üzerinden geniş bir yayılma ve etkinlik kurmuş bulunuyor. Konumuz bunları ele almak değil, fakat şu kadarını söyleyebilirim ki bu milliyetçileri en iyi yansıtan şu tanımları olsa gerek: ‘Atatürk’ün asil kanının evladı Deniz Gezmiş.’ Bu derece etkin ve bu konuyu başlı başına ele alan bir akım olmasalar da her türden liberallerin kendilerini haklı çıkarmak veya onlar üzerinden siyasi çıkarlar ummak, daha kötüsü uluslararası sermaye çevrelerine şirin gözükebilmek için sık sık başvurduğu temel argüman, aynı şekilde, 68 olmaktadır. Üzülerek belirtmeliyim ki; baylar bu kanıtlarınız sahte ve kullanılmaz değerdedir.” Selçuk Polat TÜRKSOLU’nu “etkin ve konuyu başlı başına ele alan” bir akım olarak gördüğünden olacak Hüseyin’e yanıt vermeyi, kendi “yoldaşlarını” savunmayı unutmuş. Adam Mahir’e “ajan” diyor, sen hâlâ TÜRKSOLU’yla uğraşıyorsun. Bir de utanmadan Deniz ile Mahir’i birbirinden ayırıp, aklı sıra Mahir’i çok haksız bir şekilde Kemalizmden soyutlayacak. Ancak bunu da beceremeyeceğini anlayınca bakın ne diyor: “68, iki aşamalı bir dönemdir. Birinci dönem 1970 Kasımına kadar olan dönemdir. Burada kitlesel, demokratik ve barışçıl olan bir çalışma hakimdir. Ama aynı zamanda Atatürkçü ve Marksizm taraftarıyız. Ne yaman çelişki değil mi? Fakat bilinmelidir ki hiçbir şey tamamlanmış olarak ortaya çıkmaz.” Evet, 68 liderleri gerçekten de Atatürkçülüğü savunuyordu. Ama gerisi için yalan atma. “Tamamlanmak” dediğin şeye döneklik denir ki; Deniz ve Mahir asla Kuvayı Milliye çizgisinden sizin gibi dönmediler. Mahir şehit olmadan saniyeler önce Mustafa Kemal Atatürk adına sloganlar atıyordu. Deniz de ne mahkemede ne de son anlarında Kemalist çizgiden kopmadı. Solun tarihine hakaret ediliyor. Sol MİT’çilik ile darbecilik ile suçlanıyor. Kelli felli adamlar da çıkıp ben Mahir’in arkadaşıydım diyor ama bu saldırılara yanıt veremiyor. Çünkü aslında onlar çoktan Hüseyin Ergünleşmişler. Kendi geçmişlerini reddetmişler. Küçük hesap peşindeler. Onlar da solu darbecilikle cuntacılıkla suçlama derdinde TÜRKSOLU’yla uğraşıyorlar. Adam “darbelerde solun rolü fecidir” diyor. Güya bütün darbeleri sol tezgâhlamış, desteklemiş. Yüzsüze bak. Solun tarihinde asla darbecilik olmadı. 12 Mart da, 12 Eylül de sola karşı yapıldı. Katledilenler, işkenceden geçirilenler hep solcu oldu. O dönem MİT ajanı olanlar çıkıp bugün solu MİT’çilikle suçlarsa bu bir tek kendilerini bağlar. Zaten bu gibiler her darbeden zararsız, yükselerek ve zenginleşerek çıktılar. Bugün solu darbecilik ve MİT’çilikle suçlayan, her dönem sermayenin, ABD’nin ve iktidarın uşağı oldular. Bugün de bir numaralı AKP’lilerdir. Ve inanın yarın öbür gün kazayla Türkiye’de darbe olsa en hızlı askerci bunlar olur. Deniz ve Mahir’e bu kadar çok saldırılmasının nedeni darbeci veya Ergenekoncu olmaları değil, Kemalist ve Kuvayı Milliyeci çizgide olmalarıdır. Ulusal Solcu olmalarıdır. 12 Mart cuntası işi gücü bırakmış, MİT’i yetmemiş, CIA ve MOSSAD’ı işe katmış, bu gençleri yok etmiş. Siz ne cuntacılığından ne Ergenekon’undan bahsediyorsunuz! MİT-CIA Deniz ve Mahir’in şahsında Ulusal Sol’u yok etmek istedi. Başaramadı. Şimdi de utanmadan katlettikleri devrimcilere ajan diyorlar. Bugün Hüseyin Ergün ve arkadaşı Ufuk Uras’a çok kızan ve Mahir konusunda alınmış gözüken ÖDP çevresi ve Birgün’e de soruyoruz. Mahir’e yapılan hakaret haricinde o adamın söylediği her düşünce neden birebir sizin dediklerinizle örtüşüyor. Bu adamlarla hep bir arada oldunuz. Birlikte dernekler, vakıflar, partiler kurdunuz. Hatta yıllarca kendinize genel başkan yaptınız. Fethullah’ın gazetesinde kendi partisindeki muhalif arkadaşlarını bile Ergenekoncu ilan etti. Yine sustunuz. Nasıl mideniz kaldırdı? Bugün yalandan da olsa Mahir’i savunuyor gözükmeniz kimi inandırır?
|