29.06.2009/Sayı:242
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Dünya

Kaya Ataberk

İran olaylarında
antiemperyalist yaklaşım ve
faşist “sol”

Hürriyet olayları, İran halkının “Kahrolsun cüce, kahrolsun diktatör” diye bağırarak eylem yaptığını vurgulayarak verdi

Hürriyet olayları, İran halkının “Kahrolsun cüce, kahrolsun diktatör” diye bağırarak eylem yaptığını vurgulayarak verdi. Daha önceden de Kuzey Kore lideri Kim Yong İl için “bücür diktatör” ifadesini kullanan Hürriyet’in bu tavrını ırkçılığına mı verelim? Ama belki de Ertuğrul Özkök kısa boylu insanlardan bizim bilmediğimiz bir zarar görmüştür. Bu durum da sadece onun yaşadığı travmanın yansımalarından ileri geliyordur. Orasını Allah bilir...

Musavi melek, Ahmedinejad şeytan mı?

İran seçimlerinden Ahmedinejad galibiyetle çıktı çıkmasına ama İran’da sular bir türlü durulmuyor. Bir taraftan sonuçları kabul etmeyen Musavi taraftarları gösterilerini sürdürüyor, diğer taraftan da Ahmedinejad’a bağlı güçler gittikçe tavırlarını sertleştiriyor. Karşımızda nereye gittiği çok da belli olmayan bir İran tablosu var. Sonuçta Ahmedinejad duruma hakim olmayı başarsa bile İran’da artık hiçbir şeyin çok da eskisi gibi olamayacağı anlaşılıyor...

İran seçimlerinin ve ardından yaşanan olayların Türkiye’ye yansıması da her zamanki gibi Amerikan penceresinden oldu. İşbirlikçi basın olayları Batılı ajanslardan takip etti ve yine gazetelerin yorum sayfaları birbirini tekrar edip duran yazılarla doldu taştı. Bunlara kalırsa yaşanan çok basitti. Bir tarafta Şeriatçı şeytan Ahmedinejad varken bunun tam karşısında İran’da laik ve demokratik hareketin öncüsü melek Musavi vardı!

Basın Musavi’yi o kadar yüceltti ki, karşımızda çizilen portre radikal bir İslamcıdan ılımlı bir demokrata evrilen bir azizdi sanki...

Yasemin Çongar, Musavi’nin Fanon, Marks ve Sartre ile İslamcılığı sentezleyen Ali Şeriati’nin müridi olduğundan başlıyor, çok radikal günlerinden bugüne adamı neredeyse solcu ilan ediyordu. Şeriati’nin 1979 İslam devriminin fikir babası olması, Musavi’nin de Humeyni’nin yakın adamı olması, İran solunun o günden beri kökünün bu kesim tarafından kurutulmuş olması gibi kusurları vardı ama artık bunlar da görmezden gelinse de olurdu!

Gören de hasbelkader İran’da doğmamış olsa Musavi’nin iyi bir sosyalist ve demokrat olacağını düşünecek. Oysa adam İslam devriminin ardından yapılan solcu katliamları döneminin başbakanı yani en baş sorumlusu ama kime ne? Bizim Amerikancılar bir şeyi nasıl göstermek isterlerse öyle olur. Musavi gibi bir Şeriatçı da işte böyle ululanır, parlatılır...

Ahmedinejad mı? Bilindiği gibi o da Şeriatçıdır. Fakat onun bizim Amerikancılar açısından kusuru bu değil. Onun günahı Amerika’ya karşı olmasından ileri geliyor. O nedenle de her türlü hakarete maruz kalıyor.

Hürriyet olayları, İran halkının “Kahrolsun cüce, kahrolsun diktatör” diye bağırarak eylem yaptığını vurgulayarak verdi. Daha önceden de Kuzey Kore lideri Kim Jong İl için “bücür diktatör” ifadesini kullanan Hürriyet’in bu tavrını ırkçılığına mı verelim? Ama belki de Ertuğrul Özkök kısa boylu insanlardan bizim bilmediğimiz bir zarar görmüştür. Bu durum da sadece onun yaşadığı travmanın yansımalarından ileri geliyordur. Orasını Allah bilir...

Medyanın durumu işte bu kadar vahim...

Peki, İran’ı doğru değerlendirmek için neye ihtiyacımız var? Biraz yakından bakalım.

Nabi Yağcı

Kısacası Yağcı, bugün “TUDEH haklıydı” diyorsa bunu “Türkiye’de de solcular AKP Şeriatını desteklesinler” demek istediği için önümüze sunmaktadır. Bilindiği gibi TUDEH
(İran Komünist Partisi) nasıl olsa Şah da Humeyni de kapitalist bari Şah’ı yıkmak için Şeriatçılarla birleşelim derken bir gecede tüm merkez komitesini, bir sene içinde de bir milyona yakın üyesini molla rejimine öldürtmüştü. İşte Tarafçı faşist “solcu” bize bunu öneriyor.

Olayları sadece Şeriat-laiklik ekseninde değerlendirmek mümkün mü?

Ortada bir Şeriat-laiklik kavgası olduğu iddia ediliyor. Fakat durumu biraz daha açık görmeye çalışınca bu yaklaşımın çok da gerçekçi olmadığı anlaşılıyor. Ahmedinejad Şeriatçı bundan kimsenin şüphesi yok ama Musavi ne kadar laik?

Mesela Musavi iktidara gelseydi İran’da mollaların vesayet sistemini kaldıracak mıydı? Bunun olamayacağı ortada çünkü zaten onu bugünlere getiren de bu molla takımı. Ya da Musavi’den din polisini ilga etmesi, çarşaf zorunluluğunu kaldırması beklenebilir mi? Pek öyle görünmüyor. Musavi koyu bir Şii Şeriatçısı olarak kadının en yoz şekilde aşağılandığı mut’a nikahını kaldırabilir miydi? Bizim işbirlikçi basın bu konulara pek girmek istemedi. Çünkü bugünün İran’ının gerçekleri olan tüm bu uygulamaların mimarları arasında bulunan bir isimdir Musavi. Ama yine de bizimkilerin kahramanı olma şerefinden de bir şey kaybetmez...

Olayın özü dönüp dolaşıp Ahmedinejad’ın ABD karşısındaki tavrında düğümleniyor. İktidarının başından beri attığı her adımda ABD çıkarlarının karşısında konumlanan Ahmedinejad’ın bu kadar düşmanlıkla karşılanması gayet anlaşılır bir şey.

İran’da farklı bir kavga dönüyor. Bugün İran’da kim iktidara gelirse gelsin Şeriat devam edecek. Şeriatın ılımlısıyla serti arasında da ne kadar fark olduğu açıktır.

Fakat mesele bu zeminde sunularak işin özünde olanlar saptırılıyor. Şeriat rejimi bugün İran’ın kolay kolay kıramayacağı bir felakettir. Fakat bugün bizler açısından bunun tercihini yapmak gibi bir şans yok.

“Ne de olsa ikisi de Şeriatçı ne halleri varsa görsünler” demek de kolay olurdu fakat Ortadoğu’nun ve Türkiye’nin konumu, İran olaylarına daha gerçekçi yaklaşmamızı gerektiriyor.

İki imam farkı

Okuyucularımız iyi hatırlayacaktır. TÜRKSOLU’nun geçmiş kapaklarından birinde Tayyip ve Ahmedinejad’ı karşılaştırmıştık. Bir tarafta ABD, İsrail dostu, halkına düşman, PKK ile anlaşma heveslisi, lüks içinde yüzen Türkiye imamı varken onun karşısında emperyalizm ve Siyonizmle kavgalı, halkının arasında rahatça gezen, PKK ile tavizsiz mücadele eden, sade yaşantılı İran’ın imamı vardı. İşte “İki imam farkı” dediğimiz buydu.

Bugün Ahmedinejad’la Musavi arasında da benzer bir karşılaştırma yapmak açıklayıcı olur. Karşılaştırmayı aynı geçen sefer olduğu gibi iki “imam”, iki Şeriatçı arasında yaptığımızı unutmadan devam edelim.

Geçtiğimiz yıllar içinde dünya çapında ABD’ye kafa tutan en önemli liderlerden biri Ahmedinejad oldu. Özellikle nükleer enerji meselesinde ülkesine ABD tarafından yöneltilen tehditlere pabuç bırakmadı, geri adım atmadı. ABD ise defalarca geri adım atmak zorunda kaldı.

ABD’nin en çok nefret ettiği liderlerden Ulusal Solcu Hugo Chavez ile önemli bir dayanışmaya imza atan da yine Ahmedinejad’dı. Ahmedinejad’ın halkçı eğilimleri ve sade yaşamı da onun halkı tarafından sevilmesinin temel nedenleri arasındaydı. Bu saydığımız özelliklerin hiçbirinin Musavi’de olmadığını biliyoruz. Bunu bizim Batıcı medya da aynen onaylıyor. Musavi, Batıyla iyi ilişkiler kurmaya hevesli, elit bir lider izlenimi yarattığı gibi oy aldığı kesimler de buna göre şekilleniyor.

Ahmedinejad belki oy sandığında zayıflamadı ama görünen o ki, artık İran’da bir ABD saldırısı sırasında ayaklanacak bir Batıcı kesim de yaratılmış bulunuyor.

ABD müdahalesi gelirken yanında Kürtlerin ve Batıc› güçlerin ihanetini de getirecek. İran’ın en zayıf noktasını da bu oluşturuyor aslında. Ulusa dayanmak yerine dine daha doğrusu bir mezhebin Şeriatına dayanmak tercih edilince antiemperyalizm ve direniş olanakları da son derece zayıflıyor. İran’ın felaketine neden olacak şey gene Şeriatçılık olacak.

Biz Türkler açısındansa son derece önemli olan şey Ahmedinejad’ın PKK’ya karşı sert tavrı.

PKK, İran ve Türkiye’nin ulusal çıkarı

Şurasını açıkça görmenin ne kadar kritik olduğunu kabul edelim: Bir ülkenin rejimini ancak o ülkenin kendi halkı, o ulusun kendi mücadelesi belirler ve değiştirebilir. Bu nedenle İran konusunda tavır alırken ideolojik boyutla, güncel politik boyutu birbirine karıştırmamak biz Atatürkçüler açısından çok önemli.

Atatürkçü ve Ulusal Sol yaklaşımın İran açısından da tüm ezilen dünya ülkeleri açısından da ideolojik önerisi çok açık. Biz ezilen milletlerin ancak antiemperyalist, solcu ve özellikle de laik bir yoldan giderek kurtuluşa ulaşabileceğini savunuyoruz. Bunun tarihteki en önemli örneğini de Atatürk önderliğinde Türk milletinin gerçekleştirdiğini biliyoruz. Özellikle Şeriatçı tehlikenin ağırlığının çok hissedildiği İslam ülkelerinde laiklik daha da önemli ve vazgeçilmez...

Bu olayın ideolojik boyutu, fakat bir de politik tavrımızı netleştirelim...

İdeolojik tespit daha genel olmalı fakat politik öneri de en az onun kadar gerçekçi ve ihtiyaçlara karşılık verir duruma gelmeli.

Türkiye ve Türk milletinin çıkarları bizim politik duruşumuzun en temel mihenk taşı olmak zorunda. Türk ulusunun devrimcileri ve milliyetçileri olarak İran’da Ulusal Sol bir hareket örgütleme şansımız bugün yok. Ama İran hiçbir şekilde kayıtsız kalamayacağımız kadar Türkiye’nin sorunlarıyla iç içe bir ülke.

Bizim açımızdan Ahmedinejad yönetiminin ABD karşıtlığı son derece önemli bir kriter. Fakat bunun da ötesinde şunu görmeliyiz ki, ABD ile iyi geçinmeye niyetli Musavi gibilerin yöneteceği bir İran Türkiye açısından hiç de hayırlı olmayacak.

PKK ile Ahmedinejad’ın giriştiği tarzda bir kavgaya girişmeyecek. Her şeyi bir kenara bıraksak bile bu bile tek başına çok önemli bir nokta oluşturuyor.

Bu nedenle de hiç kimse Chavez’in “Seçim başarınız kibirli küresel güçlere karşı özgür halkların zaferidir.” açıklamasına şaşırmamalı. Chavez de aynı bizler gibi aradaki farkı ve ABD’nin planını doğru değerlendiriyor. Herhalde kimse çıkıp Chavez’in Şeriat rejimini desteklediğini de iddia edemez!

Bir de gelelim Türkiye’de türeyen faşist “sol”un ucube tavrına...

“TUDEH haklı çıkıyor”muş!

Ahmedinejad’ın Türkiye’deki en azılı düşmanları PKK yandaşı gazeteler oldu. Olayların başından beri en çok Musavi’yi destekleyenler de Taraf, Günlük gibi gazetelerdi. Taraf’ın İran’la ilgili en “ciddi” yazısını yazan da Nabi Yağcı oldu.

Nabi Yağcı; “TUDEH haklı çıkıyor” başlıklı yazısında “Bildiğiniz gibi AK Parti iktidarından beri çok sık duyduğumuz tekerleme ‘Türkiye İran olacak mı’ sorusuydu. AK Parti’nin sui generis bir parti olduğu yani kendine özgü farklı bir parti olduğu, tarihsel muhalefet odağı rolüne ilişkin yorumlarıma veya AK Parti’nin reformcu adımlarına ‘ama-fakat’ demeksizin destek verişime karşı ‘TUDEH yanlışı’ hatırlatmaları sıklıkla yapılıyordu” buyurmuş. Ardından da aslında TUDEH’in hatalı olmadığını savunmuş.

Nabi Yağcı eski dönemlerde daha çok Haydar Kutlu ismiyle tanınırdı. 80 öncesi TKP’nin genel sekreteri ve önde gelen ismiydi. 1980 sonrasında Sovyetçileri birleştirmek adına Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin kuruluşunda yeniden ortaya çıktı. Bir sonraki dönemde ise kendisini liberal solcu olarak tanımladı ve ABD-AB eksenli bir “solculuk”ta konumlandı. Bugünse Beyoğlu’nda işlettiği kafeden Taraf’a yazılar göndererek kalan zamanın› tamamlıyor.

Aynı Nabi Yağcı daha önce de AKP’yi ilerici hatta solcu ilan ederek gündeme gelmişti: “Sağ parti dediğimiz zaman düzen partisi anlamak lazım. Peki, AK Parti bugün düzeni mi koruyor, yoksa düzene mi karşı? Düne kadar düzeni savunanlar bugün AK Partiye karşıysa o zaman düzen partisi değil”.

İdris Küçükömer’in hilkat garibesi tezlerini yeniden ısıtıp AKP faşizminin solculuğunu yapan Tarafçıların akıl hocalarından biri olmuştu ama yine de Ahmet Altan’ın “namuslu pavyon kadını” iltifatlarına maruz kalmaktan kurtulamamıştı Nabi Yağcı...

Kısacası Yağcı, bugün “TUDEH haklıydı” diyorsa bunu “Türkiye’de de solcular AKP Şeriatını desteklesinler” demek istediği için önümüze sunmaktadır.

Bilindiği gibi TUDEH (İran Komünist Partisi) nasıl olsa Şah da Humeyni de kapitalist, bari Şah’ı yıkmak için Şeriatçılarla birleşelim derken bir gecede tüm merkez komitesini, bir sene içinde de bir milyona yakın üyesini molla rejimine öldürtmüştü. İşte Tarafçı faşist “solcu” bize bunu öneriyor.

Birgün ise “İran’da devlet insanları öldürebilir ama bu protestocular zaten kazanmaya başladılar. Kazanımları Musavi’nin ilerici kesimleri heyecanlandırmak için ortaya attığı vaatlerin çok daha ötesine geçebilir.” diyen yazılar yayınlıyor. 1979’da TUDEH de “kitleleri sokağa mollalar indirdi ama kitle hareketi sola evrilecek” diye bekliyordu. Şimdi Birgün çevresi de Musavi Amerikancılığının örgütlediği kitle hareketinden medet umuyor.

İran’da ya da Türkiye’de Şeriatçılara kızmanın çok bir anlamı yok. Ülkelerimizi Şeriatçılara teslim eden böyle solcularımız olduktan sonra...

Bizim açımızdansa tek mesele tam da Nabi Yağcı’nın o beğenmediği araçları kullanarak olaylara yaklaşmakta bitiyor: “antiemperyalizm ve antikapitalizm”.

Türkiye’de AKP’ci, İran’da Musavici olanlar

Solun kendisini tanımladığı nokta emperyalizmin ve kapitalizmin yıkılmasına çalışmaktan başka bir şey olamaz. Aksini iddia edenlerse sol olamazlar. Bunların Türkiye’de AKP’ci, İran’da Musavici olmaları da bir tesadüf değildir.

Bahsettiğimiz kesimin de içinde bulunduğu tüm işbirlikçi cephe bugün bu tavrı alıyor. İran’da çok “laik” kaygılarla Musavi’yi tutanlar, Türkiye’ye gelince burada Şeriatçı AKP’nin arkasında saf tutmaktan gocunmuyorlar. PKK’sından, Aydın Doğan medyasına, İkinci Cumhuriyetçi köşe yazarlarından, Tarafçı “sol” faşistlere kadar tüm cephe ne hikmetse hem Tayyipçi, hem Musavici...

Çünkü bunların tek bir kriterleri var.

Kim Amerikancıysa onu desteklemek, kim ABD ile kavgalıysa ona düşman olmak.

Bizim de en az onlar kadar net ve gerçekçi olmamız gerekli.

Antiemperyalizmin ve Türk milletinin çıkarı neyse ona göre tavır almalıyız...


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: