İlyas Salman |
TÜRKSOLU’nda yazmaya başladığımdan bu yana iki yılı aşkın bir süre geçti. Ama bana ömür gibi geliyor. Gerçi şunu söylemek çok yanlış olmaz. Çocukluğumdan bu yana yaşadığım her şeyi yazıya dökmeye çalıştım. Ve her yazıya oturuşumda üç şeyi çok önemsedim. Bir, amacım ne? Neden yazıyorum? Kime ulaştırmak istiyorum? “Neden yazıyorum?” ve “Kime ulaştırmak istiyorum?” soruları benim için her zaman çok önemli olmuştur. Hangi sınıfa, hangi katman ve kategorilere yazıyla ulaşmak istiyorum. İki, konu ne olmalı? Öyle ya, ulaşmak istediğim insanlara hangi öyküyle ulaşacağım. Sınıfsal, sanatsal, kültürel konularda mı; ya da hayatın diğer alanlarında mı kalem oynatmalıyım? Üç, hangi metodla yazmalıyım? Kültürel birikintilerimi ulaştırmak istediğim kitleye hangi tarz bir yazıyla ulaştırabilirim? Örneğin dini konuda ise farklı bir üslup seçeceksin. Aşktan sözediyorsan (ben bu konuda çok cesaretli yazarım) tarzın aşki olmalı. Kendimi sevmenin ustası olarak görürüm. Eğer sınıfsal problemlerden bahsedersem daha dikkatli davranmak zorunda kalırım. Çünkü bu konuda bilmediğim o kadar çok şey var ki. Diyeceksiniz ki, “Sınıfsal konularda zorlanıyorsun da, aşktan dem vurmak neden kolay geliyor?” İnsan kimi kez el yordamıyla dahi aşık olabilir. Yani herkes aşık olabilir. Bunun için bilgi birikimine gerek yoktur. Ama herkes devrimci olamaz. Şimdi, “Be kardeşim, üç beş satır yazacaksın, bu kadar girizgaha ne hacet var? Bilmediğin bir konuda mı yazacaksın da bilmezliğine tahammül etmemiz için bizi hazırlıyorsun?” diyeceksiniz. Hayır öyle değil. Geçen haftanın yazısında konu gereği Osmanlı İmparatorluğu bir Türk imparatorluğu değildir demiştim. Sevgili Gökçe Fırat hemen yanıtladı: OSMANLI BAL GİBİ TÜRK İMPARATORLUĞUDUR. Ben bunu yazarken ne gibi bir bilgi kaynağına dayandığımı yazmadım. Bırakın Osmanlı bir Türk imparatorluğu değildir demeyi, Osmanlı bir imparatorluk bile değildir diyecektim. Ama karşıma çıkacak yüzlerce yazar, çizerden çekindim. Hepsine yanıt verecek güçte değilim. Diyebiliriz ki bir devlete imparatorluk diyebilmemiz için ulus olarak dini, dili, ve kültürüyle, sahip olduğu her yere hakim olmak zorunluluğu vardır. Osmanlı’dan bahsederken dil, din ve kültür sacayağında nisbi bir homojenlikten sözetmek olası mı? Diline bir bakalım. Arap, Fars, Acem ve Türk dilinin terkibinden doğma bir dil çorbasıyla karşılaşırız. Dini anlamda Arap hakimiyeti karşımıza çıkar. Peki kültür birliğinden söz açmak mümkün mü? Bu alanda Arap, Sünni egemenliği Osmanlı’nın son nefesine kadar sürmüştür. Osmanlı tarihini kaleme alanlara bir bakalım. Burada özellikle Naima tarihinden söz edeceğiz. Sonra Aşık Paşazade diyeceğiz. Vakanüvislerden alıntılar yapacağız. Sarayın resmi dili ne ise o dille yazılmış tarihten bahsederken Osmanlıcadan bağımsız, kendi geleneğini sürdüren, Anadolu Türklerinin ve diğer yarı bağımsız azınlık eyaletlerinin tarihinden de ayrıca sözetmek gerekecektir. Evet, çünkü Osmanlı tarihçileri tarafından Anadolu halklarının tarihi yok sayılmıştır. Hükmedicinin (padişahın) emriyle yazılan bir tarih vardır. Osmanlı tarihi bir saray tarihidir. Saray dışı tarih, özellikle Anadolu Türkleri tarihi maraba, köylü tarihidir ve yok sayılmıştır. Açıkçası dönem tarihini kaleme alan tarihçilerin çoğunluğu olaya kendi sınıfsal pencerelerinden baktı ve yapıları gereği erk sahibinin tarihini yazdı. Özellikle Naima Mustafa Efendi’nin Anadolu Türkleri için söylediği şeyler çok belirleyicidir: “Türk-i bed lika” (çirkin yüzlü Türk). Dobra dobra şunu söylemekte yarar var. Saraydaki ayna bolluğu bile Naima Efendi’yi kendi suratına bakıp, öyle yazma konusunda ikna edememiştir. Türklere “Etrak-ı Bi idrak” (Anlayışsız Türk) diyerek Anadolu Türklerinin zekasıyla açıktan açığa alay etmiştir. Çobanköpeği gibi “Türk-ü sütürk” (Hilekar Türk) diyecek kadar hakarette ileri gitmiştir. Bırakın Naima gibi sarayın tarihçilerini, cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı tarihini yazanlar bile Türk halkını küfür yağmuruna tutmuştur. Ahmet Rasim’e bakalım: “Ülkemizde hayırlı işler yapılamamıştır çünkü cahil Anadolu halkı buna izin vermemiştir.” diyor hazret. Onlara göre memleketimizde hayırlı işler yapılamamışsa birinci sebep cahil Anadolu halkıdır. Ahmet Rasim gibilere göre bu halk hem çalışmaz hem de hayırlı işlerden anlamaz. Türk halkı için bunu düşünen tarihçilerin Osmanlı tarihini nesnel bir bakışla yazabileceğine kani olabilir misiniz? Sadece Osmanlı tarihçileri değil, kuruluşu ve işleyişi açısından nisbeten Türk devleti diye nitelenen Selçuklular’da bile Türk halkına bakış Naima Efendi’nin bakışı gibidir. Örneğin, kuruluştan kısa bir süre sonra Selçuklu tarihçisi Aksaraylı Kerimeddin Mahmut şöyle diyor: “Zalim ve kaba Türkler kurt ve it gibidirler. Ellerinden gelirse her şeyi yağma ederler, ve bunu ganimet bilirler. Fakat düşman gelirse korkup kaçacak kadar yüreksizdirler.” Bu saydığımız şeyler bile Anadolu halklarının Büyük Selçuklu, Anadolu Selçukluları ve Osmanlı dönemi boyunca aşağılandığını göstermektedir. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçukluları konusunu kaleme alan Zeki Velidi Togan, iki devletin ordularının İranlı, Rus, Gürcü gibi uluslardan oluştuğunu ve Türk halkını başkentlerine sokmadığını yazar. Bu saray geleneği Osmanlı devrinde de sürmüştür. Yalnız bir şeyi dikkatle incelemekte yarar var. Selçuklu’da ve Osmanlı döneminde ikinci sınıf insanlar olarak görülen, çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu Anadolu halkı dil anlamında ve kültürel anlamında birlik olmuştur. Sarayın farklı dili ve tarihi olduğu gibi, halkın da kendine özgü dili ve tarihi olmuştur. Bir devletin yazılı tarih geleneği yoksa, halkların türkülerine de bakmak gerekir: Bıyığı kaytak Osmanlı
Yaşasın halkların kardeşliği.
|