22.06.2009/Sayı:241
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Başyazı

Gökçe Fırat

Aleviler Sosyalist Olamaz mı?
Hızır Paşa’dan Marx’a

Oğuz Han

Oğuz Han’ın en büyük oğlu Gün Han’dır. Gün Han’ın en büyük oğlu ise Kayı’dır. Hanın oğlu han değil bey olabilir o nedenle Kayı Bey olarak bilinir. Kayı Bey’in ardılları Kayı Boyunu oluşturmuştur. Oğuz Han’ın Kayı Bey gibi toplam 24 torunu vardır ve bu 24 torun da 24 boy oluşturmuştur. Bu 24 boy da Orta Asya’dan Anadolu’ya akınlar halinde gelmiştir. Bunlardan biri de Oğuz Han’ın altıncı oğlu Deniz Han’ın oğlu Kınık Bey’in boyudur. Kınık Boyu Selçuklu İmparotarluğu’nu, Kayı Boyu ise Osmanlı İmparatorluğ’nu kurmuştur. Yani bu iki imparatorluk da, kökleri Oğuz Han’a dayanan, soylu ve saf Türk devletleridir.

Tarihsel materyalizmi tartışmak

Sevgili İlyas Salman geçtiğimiz haftaki yazısında benim “Aleviler İlerici Sünniler Gerici mi” yazımı okuyunca “kirpiye döndüğünü” yazmış.

Geçtiğimiz hafta ikimiz de ara vermiştik, bu hafta tartışmaya devam edeceğiz. Çünkü İlyas Ağabey de gayet iyi bilir ki, önemli olan kirpiye dönmek değildir, asıl kaçınmamız gereken devekuşuna dönmektir.

Bu arada tamamen habersiz bir şekilde sevgili hocam Şener Üşümezsoy da tartışmaya dahil olmuş oldu. Geçtiğimiz sayılarda çıkan iki yazısı da konunun stratejik ve ideolojik içeriğini dört dörtlük açıklıyor.

Devrimciler arasında ideolojik, kültürel, stratejik meseleler üzerine tartışma her zaman için kaçınılmazdır ve son derece de doğaldır. Çünkü ideolojinin kendisi ancak karşılıklı tartışma içerisinde gelişebilir. Senteze ulaşmak için her tez kendi anti-teziyle yüzleşmek zorundadır. Bu da sosyalist felsefenin, diyalektik düşüncenin olmazsa olmazıdır.

Ama tartıştığımız meselenin çok derin tarihi kökleri zaten var. Mesele Marksizmin en temel kavramı üzerinde düğümleniyor; tarihsel materyalizm doğru mu değil mi?

Tarihsel materyalizm, Marks’ın bulduğu bir kavram. Bu kavrama göre tarihsel olarak tüm toplumları sınıflandırabileceğimiz bir şablon mevcuttur. Bu şablon içinde ilkel komünal toplumdan sosyalizme giden toplam beş aşama vardır. Bu beş aşama da tarihsel zorunluluklardır, yani tüm toplumlar bu beş aşamadan geçmek zorundadır. Beş aşamanın sonunda sosyalizme ulaşılacaktır, sosyalizm bu nedenle insanlığın kaçınılmaz geleceğidir.

Marks’ın bu teorisi hep çok tartışıldı. Tartışılmasının nedeni ise çok pratikti; İngiltere gibi ileri kapitalist ülkeler, Almanya gibi geri kapitalist ülkeler, Rusya gibi feodal-kapitalist arası ülkeler, Hindistan ve Çin gibi feodal ülkeler aynı anda tarih sahnesindeydi.

Peki o zaman tüm bu ülkelerin sosyalistleri ne yapacaktı?

Mesela İngiltere’deki işçi için görev kapitalistleri iktidardan devirip proletarya diktatörlüğünü kurmaktı.

Ama ya Rusya ve Çin’deki devrimciler ne yapacaklardı?

Tarihsel materyalizme göre birinci aşama ilkel komünal toplumdu, ikinci aşama köleci toplum, üçüncü aşama feodal toplum, dördüncü aşama kapitalist toplum, beşinci aşama ise sosyalist toplum.

O halde Çin’deki sosyalistin görevi neydi?

Feodalizmi yıkıp kapitalizmi kurmak mı?

Öyle ya Marksist bilime göre önce kapitalizme geçmek gerekmekteydi.

Peki kapitalizmi savunan birisi, hele hele kapitalizmi iktidar haline getirmek için çalışan biri hâlâ sosyalist olabilir miydi?

Dünyanın her yerinde sosyalistler yaklaşık yüz elli yıldır bu soruyu tartıştılar ve hâlâ da tartışmaya devam ediyorlar. Aslında Osmanlı’nın Türklüğü meselesi tam da bu tartışmanın içinden çıkan bir tartışma.

Türk tarihine bakış

Marks Doğulu toplumları genel olarak barbar olarak tanımlamıştır. Bu toplumlar aynı zamanda despotik toplumlardır. Bir anlamda da tarihsiz toplumlardır.

Fakat bizler Türk tarihi üzerine tartıştığımızda, hiç de Marks’ın beş aşaması içinde bir Türk tarihi göremeyiz.

Türk toplumları Orta Asya’dan Batıya doğru akınlar halinde ilerlemiştir. Bu ilerlemenin tarihi konusunda önemli farklılıklar bulunmaktadır. Kimi tarihçilere göre bu akınlar belki de 15 bin yıl kadar geriye götürülebilir. Kimilerine göre ise en az beş bin yıllıktır.

Bu tartışma bizim temel tezimizi çok etkilemediği için üzerinden atlayabiliriz. Ama tarihin net olarak saptanan ilk büyük Türk akını Hunlara dayandırılabilir.

Hunlar Orta Asya’dan İtalya’ya kadar akınlar halinde gelmişlerdir. Bu, bir kaç on yıllık değil bir kaç yüz yıllık bir sürede tamamlanmıştır. Ve Orta Asya’dan İtalya’ya kadar Türk göçü o bölgelerde Türkleşme dalgası yaratmıştır. Tarih olarak 400’le 600 yılları arasına denk gelir. Bu dalganın öncüsü Attila’dır.

İkinci büyük dalga 1100’lü yıllara denk gelir. Cengiz Han ve oğulları yaklaşık iki yüzyıl içinde Çin’e, Hindistan’a, Anadolu’ya, Arabistan’a doğru dalga dalga gelmiş ve tüm bu bölgelerde bir Türkleşme dalgası yaratmışlardır.

Bir üçüncü büyük dalga 1400’lü yıllara rastlar ve bu defa Timur’un ismi öne çıkar. Timur’un akınları da Hindistan’dan Arabistan’a, Rusya’dan Anadolu’ya yayılır. En azından bir yüzyıl güçlü bir Türkleşme yaratır.

Oğuzlar ve torunları

Bu üç büyük göç ya da üç büyük akın arasında kalan bir bölümde yani 600 ile 1100 tarihleri arasında tarih durmamıştır. İşte tam o dönemde Oğuzlar tarih sahnesine çıkmıştır.

Oğuz Han’ın adıyla efsaneleşen bu dönemde Oğuzlar Anadolu’ya doğru akınlar halinde gelmiştir. Oğuz Han’ın oğulları ve torunlarının seceresi net bir şekilde takip edilebilmektedir.

Oğuz Han’ın en büyük oğlu Gün Han’dır. Gün Han’ın en büyük oğlu ise Kayı’dır. Hanın oğlu han değil bey olabilir o nedenle Kayı Bey olarak bilinir. Kayı Bey’in ardılları Kayı Boyunu oluşturmuştur.

Oğuz Han’ın Kayı Bey gibi toplam 24 torunu vardır ve bu 24 torun da 24 boy oluşturmuştur. Bu 24 boy da Orta Asya’dan Anadolu’ya akınlar halinde gelmiştir.

Bunlardan biri de Oğuz Han’ın altıncı oğlu Deniz Han’ın oğlu Kınık Bey’in boyudur. Kınık Boyu Selçuklu İmparotarluğu’nu, Kayı Boyu ise Osmanlı İmparatorluğ’nu kurmuştur. Yani bu iki imparatorluk da, kökleri Oğuz Han’a dayanan, soylu ve saf Türk devletleridir.

Kısacası Selçuk Bey’in de Osman Bey’in de seceresi ortadadır.

Onlardan neredeyse 1000 yıl sonra yaşayan bizler acaba onları Türk görmeme hakkını nereden buluyoruz?

Hangimizim seceresi onlar kadar açık ve temiz?

Hangimiz soyunu Oğuz Han’a dayandırabilir ki?

Secere ya da soy bağı bir devletin, bir imparatorluğun, bir kabilenin, bir boyun adeta DNA’sıdır. Eğer DNA?testine tabi tutulacak olursak, Osmanlı’yı ve Selçuklu’yu Türk görmeyenler ne soyundan çıkar bilemeyiz ama Osman Bey’in de Selçuk Bey’in de Türk çıkacağı kesin.

Attila
Attila

Cengiz Han
Cengiz Han

Timur
Timur

Dil ve alfabe

Peki o dönem için hangi devlet Türk hangisi değil derken soy bağı dışında neye dayanabiliriz?

Elbette kültür bir devletin esas kimliğini veren şeydir. Dolayısıyla Türk kültürünü yaşatan devletler Türk devletidir.

Peki ama Türk kültüründen kastımız ne olmalıdır?

En çok ortaya atılan dil meselesidir. Türkçe konuşulan devlet Türk devletidir, konuşulmayan devletse Türk devleti değildir.

Eğer bu açıdan bakacak olursak, Selçuklu da, Osmanlı da Türk devletidir. Çünkü her iki devlette de halk ve devlet erkanı Türkçe konuşuyordu. Yazılı kültür de Türkçeydi.

Fakat günümüzde dil ile alfabe karıştırılmaktadır.

Mesela bugün biz Türkler Türkçeyi Latin Alfabesi ile yazarız. Ama Azerbaycan’da aynı Türkçe Kiril Alfabesi ile yazılır. İkisinde de dil Türkçedir sadece alfabeler değişiktir. Aynı şekilde Arap alfabesi ile yazarsanız bugün Irak Türkmenlerinde olduğu gibi yine Türkçedir.

Bizim aydınımız ise alfabe ile dili karıştırmaktadır. Osmanlılar Türkçe yazar ve Türkçe konuşurdu. Ama bu Türkçeyi yazarken Arap alfabesini kullanırlardı.

Bugün konuştuğumuz dil Türkçe mi Latince mi?

Kimse bugün Türklerin Latin dili kullandığını iddia etmiyor. Ama nedense aynı birileri Osmanlı’nın Arapça kullandığını iddia ediyor!

O halde Osmanlı’ya Türkçeci değil diyenlere öncelikle bir Türkçe dersi vermek lazım.

Bir diğer mesele ise dilde kullanılan kelimelerin kökeni. Yani Türkçe kökenli kelimelerle mi anlaşıyorsunuz yoksa başka dil mi?

Bu açıdan bakıldığında Osmanlı Türkçesi bugünkünden çok daha fazla öz Türkçedir. Çünkü bugün kullandığımız Türkçede, çok daha fazla Arapça, Farsça, Latince, Yunanca, İngilizce vb. kelimeler bulunmaktadır.

Kaldı ki birbiriyle komşu olan, bir arada yaşayan halkların birbirlerinin dillerinden kelimeler almaları kadar insani ne olabilir ki?

Bu, o halkların ırkçı olmadığının, hoşgörülü olduğunun kanıtıdır sadece.

Ama iş eğer başka bir dili kullanmaya gelecekse yani çocuklarımız Türkçe değil İngilizce, Yunanca, Arapça ya da Çince konuşmak zorunda bırakılırlarsa, burada farklı bir durum bulunmaktadır.

Kültürün bir diğer öğesi olan yaşam tarzı ve adetler konusunda da aynı şey geçerlidir. Binlerce yıl bir arada yaşayan komşu halkların birbirlerinin dillerinden kelimeler alması gibi adetlerini almaları da son derece doğaldır.

Bunda gocunacak bir şey yoktur. Önemli olan bir ulusun kendi kültürünü koruması, başka kültürlerin egemenliği altına girmemesidir. Ama bunu yaparken kendini tüm insanlık değerlerine kapatmayı, kendini soyutlamayı bir sosyalist nasıl düşünebilir ki?

Türk tarihinin ekonomi politiği

Burada çok daha önemli meseleler de önümüze çıkmaktadır. Türk tarihini değerlendirirken nasıl davranacağız, yani dil ve kültür gibi meselelere mi yoğunlaşacağız yoksa ekonomik ilişkilere yani altyapıya mı bakacağız?

Marks beş aşamayı oluştururken toplumların ekonomik tarihlerini incelemişti. O halde biz de biraz bu yönden ele alalım meseleyi.

Türk toplumunun geleneksel ekonomik sistemi göçebelikle belirlenir. Göçebe kavimlerde ekonomik sistemin esası tarıma değil hayvancılığa dayanır.

Hayvancılık demekse toprağın tarla olarak değil otlak olarak kullanılması demektir. Türkler hayvanlarını otlatacak otlakları bulur ve orada yerleşirler, mevsim döndüğünde ise oradan göçer ve yeni otlaklara doğru yola koyulurlar.

Böylesi bir göçerlikte ortaya çıkan şey talan ekonomisi değildir. Marks, bu tür toplumları barbar, talancı toplumlar olarak görür. Oysa Türkler için bu bir eşitlikçilik, düzleyiciliktir.

Mesela Cengiz Han’ın ya da Timur’un dünyayı talan ettiği, yakıp yıktığı söylenilir. Oysa bu göçebe akınlarında, kaleler yıkılır, topraklar düzlenir ve otlak haline getirilir.

Bu, tamamen farklı bir güdüyle yapılan bir akındır. Otlağın sahibi yoktur, halkındır. Otlağın olduğu yerde mülkiylet yoktur.

Eğer otlak tarlaya dönüşmüşse, tapu kaydına girer, parsellenir ve bireysel mülk haline gelir. Oysa art arda gelen tüm Türk akınları ısrarla bu tür bir mülkiyet rejimini yıkıp yerle bir ediyordu.

Kaldı ki burada çok önemli bir anlayış da vardır. Türkler için, doğa yani toprak kutsaldır. İnsan, yani atlı göçebe doğaya müdahale etme hakkını kendinde bulmaz, çünkü doğa kendi başına vardır ve insan ona sahip olamaz.

Bu tür bir inanış, yani göçer ideolojisi mutlak eşitlikçidir, mülkiyet tanımaz ve dahası mülkiyetle savaşır. Mülkiyeti gördüğü yerde yok eder.

Cengiz Han’ın ya da Timur’un barbarlığına ait hikayelerin esasını da, her iki hükümdarın bireysel mülkiyete açılmış tarlaları yeni baştan otlağa dönüştürmesinde aramak gerekir.

Selçuk Bey
Selçuk Bey

Osman Bey
Osman Bey

Osmanlılar

Oğuzlar’ın tarihi bu göçerlikte ikiye bölünmeyi ve bir çatışmayı ortaya çıkarmıştır. Oğuzlar Batıya doğru göç ederken aynı zamanda geldikleri yörelerde yerleşmeye başladılar. Yerleşmek demekse göçerlikten kopmak demekti.

Selçuklular Oğuzlar’ın yarı göçer yarı yerleşik bir devletiydi. Ama Oğuzlar’ın bu akınları boyunca, yani 600 ila 1100 yılları arasında tam 500 yıl boyunca Kafkaslar, Doğu Anadolu, Azerbaycan ve İran bölgeleri Türkleşti.

1071’de Anadolu’ya girildikten sonra ise iki yüzyıl boyunca 24 Oğuz kolu Anadolu’nun dört bucağına yerleşti ve oraları Türkleştirdi.

1299 yılına gelindiğinde, yani Osmanlı Devleti kurulunca Osman Bey Anadolu’ya yeni gelmiş bir fetihçi değildi. Osman Bey, babası Ertuğrul Bey ve dedeleri tam 200 yıldır, bugünkü Bursa, Bilecik, Eskişehir üçgeninde yaşıyorlardı.

Osmanoğulları elbette göçer bir aşiretti ilk başta. Ama bu 200 yıl içinde ve sonrasında önemli ölçüde yerleşik yaşama geçtiler, hayvancılıkla birlikte tarıma da aynı önemi verdiler, yazları otlaklarda obalar kurdular ama aynı anda şehirler ve kaleler inşa ettiler, şehirlerle birlikte sanata yöneldiler ve sanayiye yani zanaatçiliğe başladılar.

Bu Marksist anlamda bir ilerlemeydi. Bizim gibi Marksizmi eleştirenler açısından tarihin mutlak doğru akışı olarak görülemez elbette ama ben Marksistim diyenler açısından Osman Bey ve oğulları desteklenmelidir.

Osmanlılar güçlendikçe ve yerleşik yaşama geçtikçe, yani devletleştikçe aynı devlet içinde ikili bir ekonomik yapıyı elbette kabul etmediler. Göçerlere ağır vergilerle onları yerleşik yaşama geçirmeye zorladılar.

Bu zorlama kesinlikle ekonomik bir zorlamaydı yoksa kılıç zoruyla yapılan bir zorlama yoktu.

Ama bu ekonomik zorlamaya bazı göçer aşiretler isyanla karşılık verdiler. Bu isyanda yanlarına bir de Alevi ideolojisini aldılar. Alevi meselesi de o zaman ortaya çıkmış oldu.

Aleviler sosyalist olamaz mı?

Olayın dinsel ve insani boyutunu bir yana bırakalım bir an için ve tarihsel materyalistlere ve elbette İlyas Ağabey’e de sorular soralım.

İlyas Ağabey geçen haftaki yazısında şu tespitte bulunuyor:

“Marks ve Engels kapitalizmin inşası ve işçi sınıfının örgütlenmesinin sosyalizme ulaşma doğrultusunda ön koşul olduğunu söylemişlerdir. Hatta onlar o günkü koşullarda emekçi devriminin önce Almanya ve İngiltere’de olacağını yazmışlardı.

Bugün de falcılık yapmaya gerek yok. Öyle görünüyor ki, anamalcılığın tümüyle tesis edilemediği köylü kırması toplumlarda sosyalist bir inşa imkansızdır. Toplumsal alanda değişim ve dönüşümlerden söz ederken yıllar yerine yüzyıllar boyu mücadelenin göze alınmasını gerektiğini belirtmekte yarar var.”

Bu tespitlerden yola çıkacak olursak şu akıl yürütmeyi yapmamız gerekir.

1- Sosyalizm ancak kapitalizmin kurulduğu hatta geliştiği ülkelerde uygulanabilir.

2- Kapitalizm için de köylü toplumunu yani feodaliteyi yıkmak gerekir

3- Köylüler sosyalizmi kuramazlar.

Eğer Marks’ın bu beş aşamasını savunuyorsa, İlyas Ağabey’i biraz daha kirpiye döndüreceğiz demektir.

Bir defa köylü kırması denilen toplumlarla tanımlanan aslında tam da göçer ile yerleşik arası aşiret toplumudur. Bu toplum eğer Osmanlı’ya gidecek olursak tam da Türkmen Alevi aşiretlerinin durumunu tanımlar.

Benim karıncayı bile incitmekten çekinecek kadar sevgi dolu İlyas Ağabeyim, neden köylülere ya da köylü kırması dediği insanlara, onların ekonomik ve toplumsal tercihlerine böyle küçümseyerek bakıyor?

Kaldı ki eğer böyle bakacaksa Alevi Türkmenleri değil Sünni Osmanlı Türklerini tutması gerekir. Çünkü Osmanlı Türkleri yerleşik yaşamı, üretici toplumu yaratmak için göçerleri kıyıyordu.

Bu anlamda köylü kırmalarını doğrayan Hızır Paşa acaba sosyalizmin ön koşullarını mı yaratıyordu?

Yoksa İlyas Ağabeyim Pir Sultan’ı gerici Hızır Paşa’yı ilerici mi görecek beş şablona koyunca?

Hızır Paşa, Osmanlı’nın yeni ekonomik sistemini kurarken önüne çıkan göçerleri katletti. Ama bu katliam bir dinsel katliam değildi tümüyle ekonomik gerekçeleri olan bir “iktisadi uygulama”ydı.

Hızır Paşa, böyle yaparak tam da Marks’ın şablonuna uyuyordu habersiz bir şekilde. Daha ileri gördüğü yerleşik toplum için göçerleri yok ediyor böylelikle geleceğin işçi sınıfı ve köylülerini yaratıyordu. Bu yaratım içinde aynı zamanda bir tür derebeylik oluşturuluyordu.

Ama Aleviler bu sisteme direndiler, onlar göçerlikte ısrar ettiler.

O halde bir soru daha İlyas Ağabey’e, acaba göçerler ve köylü kırmaları sosyalist olamazsa, Aleviler de mi sosyalist olamaz?

Edebali
Edebali

Baba İlyas
Baba İlyas

Yesevi
Yesevi

Sosyalist Hızır Paşalar

Hızır Paşa’nın yaptığını kim devam ettirdi peki?

Osmanlı mı Bolşevikler mi?

Rusya’da 1917 İhtilâli olduğunda tüm Türkistan İngilizlere karşı at bindi kılıç kuşandı ve savaşa tutuştu. Galiyev dahil Türk Sosyalistleri Kızıl Ordu’yu kurdular ve İngiliz birliklerini ülkeden attılar.

Attılar da ne oldu peki?

Daha sonra Sosyalizm geldi Orta Asya’ya, hem de beş aşamalı şablonuyla.

Bu Türklerin attan inmeleri, otlaktan vazgeçmeleri, çadırları toplamaları, köyden şehre gelmeleri, köylü değil işçi olmaları gerekliydi.

Evet bu işlem yaklaşık 50 yıl sürdü ve bu elli yılda kaç milyon Türk katledildi?

Hızır Paşa’ya laf söylemek kolay ama ya sosyalist Hızır Paşa’lara?

Benim hakkaniyet ölçütüm şu, eğer çok Türkçüyseniz, Osmanlı’yı yeterince Türk görmüyorsanız, o halde buyrun aynı Türkçülüğü Orta Asya’ya da uygulayın.

Orta Asya’da Sosyalizm adına katledilen milyonlarca Türk’ün, Türkmen’in, Tatar’ın, Kırgız’ın hakkını savunun....

Yani Gorbaçov’u eleştirmek kolaydır ama hadi buyrun Marks’ı, Lenin’i, Stalin’i eleştirin.

Hızır Paşa’ları hep Anadolu’da değil biraz da başka yerlerde arayın.

Günümüzün Pir Sultan’ları

Tarihe ve ekonomiye beş aşamadan Marksizmin penceresinden değil kendi penceremizden bakalım. Hızır Paşa’ları nerede olursa olsun karşımıza almaktan çektinmeyecek Pir Sultan’lar yaratalım isterim...

Osmanlı’nın katlettiği Alevi Türkmenlerin hesabını soracak babayiğitlerin, aynı katliamları Sünni Türkmenlere uygulayan Alevi Şah İsmail ve torunlarına da uygulamasını isterim...

Osmanlı Alevileri katletti diyecek insanların hâlâ Anadolu’da bu kadar çok Alevi’nin nasıl yaşadığını bir sorgulamalarını, gözlerini İran’a, Azerbaycan’a çevirmelerini ve oralarda neden hiç Sünni kalmadığını bir düşünmelerini isterim...

Çok enternasyonalist geçinen insanların, halkların kardeşliği türküsünü söyleyenlerin, Sünnileri de kardeşim diye kucaklamalarını isterim...

Osmanlı Türk değildi diye suçlayanların, ırkçılığa düşmemelerini, etnikçilik yapmamalarını en azından Osmanlı kadar hoşgörülü ve enternasyonalist olmalarını isterim...

Laik geçinenlerin hele hele ateist geçinenlerin Sünniliğe küfrederken Aleviliği savunmalarının nasıl bir çelişki olduğunu kendilerine sormalarını isterim...

Sünni tarikatlarına karşı çıkanların, 21. yüzyılda babadan oğula geçen bir dinsel tarikat sistemini kabullenmemelerini isterim...

Ben demokratım diyenlerden demokrasinin ön koşulu olarak her tür aşiret, tarikat, ağalık, şeyhlik ve dedelik kurumuna karşı çıkmalarını isterim...

Her tür etnik bölücülüğe Anadolu halkı diye kucak açan hümanizmin aynı zamanda Arapları da kucaklamasını beklerim...

Arabın Sünnisi kötü Alevisi iyi diyenlerin denklemlerini değiştirmelerini Arabın Amerika’ya karşı çıkanı iyi Amerika’yla anlaşanı kötü demelerini isterim...

Anadolu’nun Sünni bölgelerinde adı Ali olan çocuklar nasıl doğuyorsa, Alevi bölgelerinde doğan çocukların adlarının da Ömer, Osman olmasını isterim...

Hocası Ahmed Yesevi ve öğrencisi Şeyh Edebali olan Baba İlyas’ın adından gelenlerin aynı babalığı yapmalarını isterim...


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: