22.06.2009/Sayı:241
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Dünya

Kaya Ataberk

Obama stratejisi:
ABD’nin Filistin’i tasfiye planı

Obama’nın Kahire konuşması ve Netanyahu

ABD emperyalizmi, Barack Obama’nın Başkanlık koltuğuna oturmasıyla beraber yeni bir maske ile karşımıza çıktı. İşin özünde emperyalist her zamanki emperyalistti ama başta Şeriatçılar olmak üzere bazı kesimler, Obama’dan bir melek yaratmak için çok heveslilerdi. Obama’nın kölelerin torunu olarak ezilenleri anlayacağından tutun da babasının Müslüman kökenli bir aileden gelmesine dayanarak kendisinden sürekli Hüseyin olarak bahsedilmesine kadar geniş tutulan bir çarpıtma-aklama kampanyası yaşanıyordu.

En başından beri bu imajı destekleyen ve her anlamda faydasını görmek için çırpınanlar da ABD’lilerden başkası değil. Bizim Şeriatçılarsa bu oltaya bilerek ve isteyerek gelen balıklar konumunda. Amerikancılıkları her türlü inançlarını ve bağlılıklarını bastırdığı için onlar Obama’dan bir ‘gizli Müslüman’ kahramanı yaratmaya çalışıyorlar.

Obama bilindiği gibi son gerçekleştirdiği Mısır gezisinde ‘esselamünaleyküm’lü bir konuşma yaptı. Bu konuşmayla da Arapları büyük oranda tavlamayı başardı. ABD’den başka kıblesi olmayan bizim Şeriatçılar ne kadar heveslilerse; Arap sağcıları da Obama’ya kul köle olmaya o kadar açık olduklarını kısa zamanda kanıtlamış oldular.

Kahire Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada Obama, Arap dünyasının en hassas olduğu konuya, Filistin’e de değinmeden geçmemişti. Obama, Filistin sorununun çözümünün iki devletli bir yaklaşımın kabul edilmesinden geçtiğini söylemişti. Bunu duyan tüm gerici Amerikancı cephe birden neşelendi. Obama sonunda İslam dünyasının bu en kritik meselesinde doğru tavır almıştı. Bunun propagandasını yaparak bayram ettiler. Artık Bush’un Haçlı Seferi bitmiş, ‘Hüseyin’in anlayışlı yaklaşımı gelmişti…

Obama’nın konuşmasının üzerinden iki hafta geçtikten sonra İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu yaptığı açıklamayla Ortadoğu ve dünya kamuoyunun gündemine oturdu. Netanyahu’nun konuşması ilk kez bir İsrail başbakanının ağzından ‘Filistin devleti’nin kabul edilebileceğinin açıklanması olarak görülüyordu. Netanyahu bir anlamda Obama’nın Kahire konuşmasına karşılık verir gibiydi. Fakat öyle bir ‘Filistin Devleti’ tanımlamıştı ki görmeye değer…

Herhalde Hitler bu açıklamayı duysaydı toplama kamplarının bir benzerinin nasıl ‘devlet’ olarak tanımladığına çok şaşırırdı!

Netahyahu, devlet değil toplama kampı öneriyor

Evet, Netanyahu bir ‘Filistin devleti’nden bahsetmişti ama bu tanımlamaya göre ortada ne Filistin kalıyordu ne de devlet…

Tanımlanan şey Filistin değildi çünkü. Kudüs tümüyle İsrail’in elinde kalacaktı ve 700 bin Yahudi’nin yaşadığı yerleşim bölgelerine dokunulmayacaktı. Ayrıca nüfus artışıyla bu yerleşim yerlerinin ‘doğal’ genişlemesi de sürecekti. Kısacası Filistin hem gerçek başkentine kavuşamayacaktı hem de elinde kalan topraklar adım adım ‘doğal’ genişlemeyle eritilecekti.

Diğer taraftan Netanyahu’nun tanımlamasında bir devlet de yoktu. Birincisi, kurulacak ‘Filistin’in herhangi bir ordusu olmayacağı gibi şu anda var olan silahlı örgütler de dağıtılacaktı. Filistin mücadelesini bugüne kadar var edenin silahlı mücadele dışında bir şey olmadığı göz önünde bulundurulduğunda Filistin halkının açık bir katliama mahkûm edildiği de görülüyordu. Ayrıca kurulacak ‘devlet’ hava sahasını kontrol edemeyecek, İsrail uçakları her canı çektiğinde Arap halkının tepesine bombalar yağdıracak, İsrail’in bir ‘Yahudi devleti’ olarak varlığını tanıyacak, İran’la ya da başka herhangi bir İsrail karşıtı ülkeyle ittifak yapamayacaktı!

Gerçekten de Filistin mücadelesi en başından beri emperyalist-Siyonist işgale karşı bir halk savaşı olarak gelişti ve yaşadı. Yani eğer Netanyahu’nun anlattıkları bugün gerçek olsa Filistin şu an içinde bulunduğu kötü durumdan daha da beteriyle karşı karşıya kalırdı. Bugün birbirlerine düşman da olsalar, kimisi Şeriatın kimisi pasifizmin batağına düşmüş de olsa Filistin halkı örgütlerin silahlı gücü sayesinde yaşayabiliyor.

Netanyahu’nun önerisi bu nedenle sadece İsrail’in Filistinlileri zevkle kapatacağı dev toplama kampları anlamına geliyor. Dışarıyla bağını tamamen yitirmiş, İsrail’in varlığını ve üstünlüğünü kabul etmiş ve savunmasız bir Filistin katliamdan başka ne anlama gelebilir ki?

Tabii ki Netanyahu da bu önerilerinin ne anlama geldiğini biliyor. Filistin müzakerecisi Saeb Erakat bu açıklamaların süreci ölümcül şekilde baltaladığını söylerken, İsrail basınında bile öneriler itibar görmedi. Erakat; ‘Zaten yavaş giden kaplumbağanın ters çevrildiğini’ açıklarken, Haaretz gibi İsrail gazeteleri açıklamaları inandırıcı ve uygulanır bulmadıklarını yazdılar.

Peki, Obama’nın ve ardından Netanyahu’nun açıklamaları gerçekte ne amaçla yapılmıştı?

Acaba, görünürdekinin dışında daha derin bir başka hesap mı vardı?

ABD-İsrail ortak planı: Filistin’i tasfiye

Aslında çok açık söylemek gerekir ki, ABD ve İsrail arasında geçen bu açıklamalar diplomasisi hesaplı bir danışıklı dövüş. Hatta bu danışıklı dövüşün içine Mısır’ı da katmak gerekli. Bilindiği gibi kış aylarında Obama’nın ABD başkanlığını devralmasının hemen öncesinde Mısır’ın ve Türkiye’de AKP iktidarının da bilgisi dahilinde İsrail Gazze’yi yerle yeksan etmişti… O dönemden beri Filistin kendine gelebilmiş değil…

Bugün Obama aracılığıyla emperyalizm, Filistin’in tasfiyesinde son darbesini silah kullanmadan vurmayı planlıyor. Oynanan oyunda Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, Obama’nın ev sahipliğini yaparak uğursuz misyonunu devam ettirdi. Bu siyah maskeli emperyaliste ‘iyi polis’ rolünü oynama imkanını verdi. Obama’nın Filistin’e sözde destek olan konuşmasını Netanyahu’nun ‘kötü polis’i oynadığı açıklamaları izledi. Böylece Araplar arasında ‘Obama ve ABD iyiliğimizi istiyor, İsrail karşısında var olabilmek için ABD ile anlaşmak zorundayız’ fikri yayılmış oldu.

Arap dünyasının da Filistinlilerin de şu anda genel anlayışı Obama’nın baskısı üzerine Netanyahu’nun Filistin devletinden bahsetmek zorunda kaldığı üzerinden şekilleniyor. ‘Keşke Obama biraz daha bastırsaydı da İsrail bizim haklarımızı tanısaydı’ anlayışı körükleniyor.

Son olarak eski ABD başkanlarından Jimmy Carter, Gazze’ye gidip Hamas lideri İsmail Haniye ile görüştü. Bu görüşmenin ardından Haniye İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi yönünde açıklamada bulundu ama ne fayda… Artık Hamas da ABD’li ‘demokrat Obama ekibi’nin etki alanına kendini kaptırmış bulunuyor.

Filistin mi? Filistin ise iyiden iyiye pasifize edilip ABD’nin ve Obama’nın insafına terk ediliyor. Filistin halkının varlığı emperyalizmin acımasına ve inisiyatifine endeksleniyor. Filistin artık tamamen kayıp bir dava… Ama İsrail’in kazandığı değil, Filistinli liderlerin bizzat kendi elleriyle teslim olarak kaybettikleri bir dava!

Şeriat-pasifizm ikileminde gelen teslimiyet

Filistin davasının ana eksenini yıllarca Arafat’ın ve bir ölçüde de Habaş’ın başını çektiği solcu, ulusal kurtuluşçu çizgi oluşturmuştu. Arafat’ın yönetimindeki El Fetih grubu duruma hakimdi ve Arafat’ın siyasi liderliğinin ve askeri komutanlığının tüm direniş örgütleri üzerinde sarsılmaz bir otoritesi vardı. Laiklik, milliyetçilik ve sosyalizm Filistin davasının temellerini oluşturuyordu. Bu çerçevede ilerleyen mücadele de zaman içinde İsrail’in karşısında birçok mevzinin kazanılmasını sağlamıştı.

Özellikle ‘intifada’ dönemi gerçek bir atılım yaratmıştı. Fakat bu noktadan sonra işin rengi ciddi anlamda değişecekti. Arafat, bağımsızlık ve devrim mücadelesini sonuna kadar götürecekti fakat bir taraftan da Filistin halkına bir devlet borcu olduğunu düşünüyordu.

Bu nedenle İsrail’le görüşmeler başlatıldı. Artık diplomasi, biraz savaşın önüne geçmişti. Fakat Arafat ana eksenin emperyalizme karşı savaş ekseni olduğu gerçeğini hiçbir zaman kenara atmadı.

Arafat’ın ölümü Filistin için tam bir yıkım oldu. Solcu, milliyetçi güçlerin, direnişin askeri önderliğini Hamas ve İslami Cihad gibi Şeriatçı gruplara terk etmiş olması zaten ciddi bir dezavantajdı. Arafat’tan sonra gelenler vatan ve iktidar arasında bir tercih yapmak durumunda kalacaklardı. Fakat Mahmud Abbas çoktan tercihini uzlaşmak ve kendi iktidarını korumaktan yana koymuştu.

Hamas ise Şeriatçı ideolojisiyle vatan savunması arasında Şeriatı seçerek Gazze’yi ele geçirmeyi ve Filistin’i ikiye bölmeyi tercih etmişti. Hamas, Arafat’a zaten açıktan karşıydı ve ilk işi onun resimlerini yerlerde çiğnemek oldu. Abbas çizgisi ise bunu açıktan yapmadı ama onun Filistin idealini ayaklar altına alarak aynı ihanetin diğer parçası, madalyonun öbür yüzü oldu…

Şeriatın ve pasifizmin yarattığı ikilem Filistin halkının sahipsizliğinin tek nedenidir desek çok da abartmış olmayız sanırım. Hamas’ın elindeki Gazze’nin ve El Fetih’in elindeki Batı Şeria’nın Netanyahu’nun planındakinden aslında çok da farkı olmadığı açıktır. Emperyalizmin ve Siyonizmin atacağı sadece birkaç adım kaldı. Bunun için de Obama stratejisi hazır bekliyor.

Obama stratejisi, ezilenler ve emperyalizme karşı savaş

Dünyamızın esas insan kalabalığını ezilen uluslar oluşturuyor. Ezilen ulusların çok önemli bir kısmını da Müslüman halklar... Amerikan emperyalizminin bizlerle kavgası çok eskilere dayansa da özellikle 11 Eylül saldırısından beri şiddetinden bir şey kaybetmeden sürüyor. George W. Bush dönemi bu kavganın kendisini Afganistan ve Irak işgalleri olarak gösterdiği, Filistin’de İsrail’in yaptığı katliamlarla hafızamıza kazıdığı bir dönem oldu.

Obama iktidarı ise emperyalizmin farklı bir stratejisini uyguluyor. Birileri açısından Obama ABD’nin gülen yüzü. Bush’un saldırarak zayıflattığı zeminde savaşarak yapılabileceklerin yapıldığı, askeri yolların bir anlamda tıkandığı bir dönemde Obama’nın sırıtkan emperyalizminin karşımıza çıkartılması bir tesadüf değil...

Karşımızda Afrikalı bir yüz ve ezilen Müslüman halklara yakın gelen bir isim var. Ama bu görüntünün altından emperyalizmin pis pis sırıtan o aynı yüzünü görüyoruz. Bu kez strateji saldırmak üzerine değil ezilen halkları pasifize etmek, istediklerini politik yollardan dayatarak almak üzerine kurulu.

Bugün Filistin, Obama’dan medet uman bir zavallılığa itiliyor. İsrail saldırdıkça ‘barış meleği’ Obama’dan insanlık bekleniyor. Bağımsız ve özgür Filistin, artık Obama’nın çizdiği çerçeve içine hapsediliyor. Filistin’in kimliğinde tüm ezilen uluslar mücadeleden, savaşmaktan ve zaferden uzaklaştırılıyor.

Oysa bugüne kadar emperyalistler hiçbir ezilen ulusa isteyerek tek bir hak vermediler. Atatürk, Türk bağımsızlığını nasıl savaşarak kazandıysa; tüm ezilen ulusların kurtuluş savaşçıları da onun izinde savaştılar ve emperyalizmi yendiler.

Hem biz Türkler hem de Filistinliler ortak kavgamızın emperyalizmle olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.

Unutmayalım; Zafere kadar savaşmak boynumuzun borcu olduğu gibi Atatürk’e ve Arafat’a karşı da borcumuz.


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: