15.06.2009/Sayı:240
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Prof. Dr. Şener ÜşümezsoyOsmanlı İmparatorluğu
Türk mü Rum mu? (2)

Rum Selçukluları, ırki değil coğrafi bir kavramdır

Batı bölgelerinde ise Türkmenler Roma’yı fethederek Rum Selçukluları ismini almaktadır. Buradaki kavram Selçukluların Rumluğu değil, coğrafi olarak Rum ülkesi Türk devletini ifade etmektedir. Karamanoğlu Beyliği de saf Türkmen kimliğiyle Rum Selçukluları bölgesinin Selçuklu sonrası egemen iktidarıdır ve İlhanlarla en yakın müttefik oluşturmaktadır.

İlhanlılar sonrası Anadolu, daha yoğun bir Türkleşmeye, büyük bir Türk akınına sahne olmuş, Osmanlı kuruluş döneminde İlhanlılarla Anadolu’ya gelen Türkmenler ve Tatar kabileleri İlhanlı iktidarıyla birlikte davranmıştır. Yani İlhanlılar Anadolu Türklüğünü yok etmemiştir. Burada Tatar ve Türklük kavramı birbiriyle iç içe geçmiştir. Tatarlık kavramını Moğolluk olarak alan ve Türklerle Moğolları birbirinden ayıran tarih anlayışı Afganistan’dan, Hindistan’dan başlayıp, İran, Anadolu ve Balkanlara kadar uzanan bir Türk oluşum sürecini gözardı etme amacını taşımaktadır. Yani Türkmenlerin Anadolu’ya gelişi sonrası buraya Tatarlar gelerek Anadolu’da Türk egemenliğini bitirmişlerdir gibi gerçekle ilgisi olmayan bir tez oluşturmuşlardır.

Doğu Roma döneminde Roma ordusunda yer alan Kıpçaklar, Ak Tatarlar, doğudan gelen Türklerle birleşerek Roma’nın yenilmesini hazırladığı gibi Timur ile Yıldırım’ın Ankara’da savaştığı dönemde Yıldırım’ın ordusunda sayıları 200.000’i bulan Nogay ordusunun devamı olarak yer almışlardır. Ankara meydan savaşında bu grup Timur’un ordusuna yani Kara Tatarlara karışmışlardır. Ak ve kara renk anlamında değil Batı Tatarları ve Doğu Tatarları olarak yön anlamında kullanılmıştır. Timur’un ordusu Analodu’yu, İran’ı ve Afganistan ile Hindistan’ı fethederek Türk etnojenezinin yenilenmesini sağlamıştır. Osmanlı devletinin batı fetihleri, yani Trakya’dan Balkanlara doğru giden fetihleri, Avrupa Türkiyesi’ndeki hızlı fetih ve Türkleşme bu bölgenin Hunlar, Peçenekler, Kuman-Kıpçaklar zamanında Türkleşmesiyle açıklanmaktadır. Keza yörük olarak Anadolu Türkmenleri Trakya’da ve Avrupa Türkiyesi’nde geniş bir yayılım göstermişlerdir. Bunu Braudel’in “Akdeniz” isimli kitabının ikinci cildindeki haritada açıklıkla görebiliriz.

Doğu Roma fethedilince Türk dünya ekonomik sistemi dediğimiz İstanbul ve Bursa merkezli bir dünya sistemi ortaya çıkmıştır.

Doğu Roma fethedilince Türk dünya ekonomik sistemi dediğimiz İstanbul ve Bursa merkezli bir dünya sistemi ortaya çıkmıştır.

Osmanlı toprak düzeni

Osmanlı devletinin Batı Anadolu’daki bütünlüğü sağlaması, göçer Türkmenlerle Osmanlı devlet otoritesi arasında tarihsel bir çelişki zuhur etmiştir. Bu çelişki göçer ile yerleşik imparatorluk arasındaki çelişkidir. Osmanlı, Roma’daki toprak ve sınıf ilişkilerini çözerek, Ömer Lütfi Barkan’da ve Halil İnalcık’ta anlatıldığı şekilde köylüye bir çift öküz ve yeterli ölçekte toprak vermekte ve bu komünal toprağa yerleştirme süreci Hikmet Kıvılcımlı tarafından ilkel komünün toprak düzenine yansıyışı ve Osmanlı toprak düzeni olarak verilmektedir. Bunun adı dirlik düzenidir. Buna uymayan Türkmenler, ağır bir koyun vergisiyle yani her sürüdeki iki koyundan bir akçe alarak ve bu sürülerdeki kuzuları da koyun olarak sayarak ağır bir vergilendirmeye gitmiştir. Burada vergilenme oranı bir koyunun 6 akçe olduğu yerde, 12 akçeden 1 akçe vergi alınmaktadır. Buradaki amaç bu göçerlerin toprağa yerleşmesini sağlamak olmaktadır. Bu olgu da Türk etnojenesi açısından hayırlı bir olguya temel oluşturmuştur. Gerek Karaman’dan gerek Batı Anadolu’daki Aydın Beyliği’nden, Germiyan Beyliği’nden saf Türkmen grupları Osmanlı tarafından Avrupa Türkiyesi’ne göçertilmiştir. Avrupa Türkiyesi’ndeki Türk sayılmayan yalnızca Müslüman sayılan halklar, gerçekte Türklük formunu etnik olarak en yoğun koruyan Karamanoğlu ve Germiyanoğlu Beyliği gibi beyliklerdeki Türkmenlerdir. Karamanoğlu Beyliği’nin dergahta ve devlette Türkçe konuşulması buyruğunu hatırlamamız ilginç olacaktır.

Hal böyle iken Avrupa Türkiyesi’ndeki Türklüğü dışlamak ve Türk saymamak gerçekten cehaletten değilse, politik yönlendirmeden kaynaklanmaktadır.

Doğu Roma’nın fethi ve Türk dünya sistemi

Fatih’in İstanbul’u fethetmesinin Kıvılcımlı tarafından fetih ve medeniyet isimli bir broşürle tarihi materyalist bir analizi yapılmıştır. Afaki fetih kavramları yerine tarihsel devrimi ve toprak devrimini yapan Osmanlı dirlik düzeni yeni bir hedef olarak Roma’nın fethedilmesini önüne koymuştur. Ve Doğu Roma fethedilerek Türk dünya ekonomik sistemi dediğimiz İstanbul ve Bursa merkezli bir dünya sistemi ortaya çıkmıştır. Hindistan’da Timurilerin devleti olan Mugal imparatorluğu, Türk dünya sisteminin Hint Okyanusu’ndaki alanını oluşturmaktadır. Bu iki bölge arasında ise Safevi İran Türk devleti yer almaktadır. Bu boyutuyla Fatih’in İstanbul’u fethetmesi sonrası gelişen dünya sistemini Türk dünya sistemi olarak isimlendirebiliriz.

Braudel’in ekonomik tarih yorumlarında bu dönemi Akdeniz İtalyan Venedik ve Ceneviz merkezli bir dünya sistemi olarak görme çabaları gerçeği yansıtmamaktadır. Fatih’i takip eden dönemde Yavuz’un Doğu Anadolu bölgesini ve Güneydoğu Anadolu bölgesini, giderek Memlük Sultanlığı’nı fethetmesiyle, Hint Okyanusu’ndan başlayan, Kızıldeniz’den Akdeniz’e, Akdeniz’den Marmara’ya, Marmara’dan Karadeniz’e ve Karadeniz’den Polonya’ya kadar uzanan dünya ekonomik küresel sisteminde Türk imparatorluğu merkezi bir konum kazanmıştır.

Bu olguyu örtmek için getirilen tarihsel yorumlarda, Fatih’in Roma İmparatoru olarak takdis edildiği, Hıristiyanlaştığı gibi iddialar ileri sürülmüştür. Bunlar da politik tarihi kavramlar olarak kullanılmaktadır. Buradaki amaç zaten “etnik olanak Türk olmayan” Osmanlı kurucularını İstanbul’u fethederek tekrar Hıristiyanlığa geçmiştirler diye yorumlar yapılmaktadır. Ve bu yorumlarda Fatih’in Roma İmparatoru olarak Roma’nın takipçisi olduğu tezi ileri sürülmektedir. Ve Türkleşme olgusu etnik olarak dışlanmaktadır. Oysa bu dönemde Halil İnalcık’ın belirttiği gibi Anadolu’daki demografik sayımlarda yerleşik nüfusun % 90’a yakınının Türklerden oluşmaktadır.

Fatih’in Çandarlı ve Mustafa Paşa gibi Türk komutanları azletmesi aslında yerleşik iktidarın kurulmasıyla göçerlerin ve kabile güçlerinin tasfiyesini temsil etmektedir. Yoksa Hıristiyanlaşmayı temsil etmemektedir. Fatih’in Roma İmparatoru olarak Rumlaştığını ve Müslüman bir Rum İmparatorluğunun devamı şeklinde yorumlanması aslında Roma’nın devamı olarak alınmakta ve Türkleşme ve Türk etnosu yok sayılmaktadır. Örneğin Türk tarihçisi olarak bilinen Gumilev hiçbir veriye dayanmaksızın, Osmanlı’nın Türk olmadığı, Rum, Slav, Fars ve Arap gibi etnilerden toparlanmış bir imparatorluk olduğu tezini vurgulamaktadır. Görüleceği gibi bu Türklüğe karşı söylemler değişik versiyonlarla sürekli tekrarlanagelmektedirler. Yüz defa öne sürülen Osmanlı’nın Türk olmadığını kanıtlayan teoriler gerçeği örtemediği için yüzbirinci defa kanıtlama çabalarının günümüzde tekrar gündeme getirilmiş olduğu görülecektir.

Rum etnosunu Yunan etnosu olarak karşımıza çıkarma çabası

Burada bir adım daha ileri giderek 19. yüzyıl Roma tarihi yazıtları artık Rumluk kavramını dışlayarak, tarihte hiçbir dönemde hiçbir kayıtta Roma imparatorluğu kaydında olmayan Bizans imparatorluğu kavramını ortaya çıkarmaktadırlar. Bizanstu, küçük bir yerleşim merkezi olarak Roma öncesi antik dönemde var olan ama Roma döneminde kaybolmuş bir yerleşim yeridir. Roma kavramını reddederek Doğu Roma ve Bizans kavramı ile tarihi suni bir şekilde bölmenin arkasındaki politik olgu nedir sorusu kendini günümüzde daha belirgin hissettirmektedir.

Avrupa Birliği’ndeki “yakın dostlarımız” bize Bizans çocuklarıyız diyerek hitap etmektedir. Keza Gumilev Bizansı Roma’nın anti tezi olarak ileri sürmektedir. Ama bu tezi ileri sürerken hiçbir tarihsel olguya dayanmamaktadır. Dayandığı politik olgu ise Bizans’ın eski Yunan’ın dirilmiş şekli olarak ileri sürülmesidir. Yani Bizans, Rum imparatorluğu değildir Yunan imparatorluğudur. Ve buradan hareketle Yunanistan merkezli yani Mora merkezli bir Yunan devleti projesini dayandırmak için tarihin çarpıtıldığı bir senaryodur. Burada Braudel’in uygarlıkların sürekliliği teziyle Yunan uygarlığını diriltme çabasıdır. Ve diğer bir olgu ise nasıl antik etnoslar ve uygarlıklar Romalılaşmış ve Rumlaşmış ise aynı şekilde bu Rum etnosları da günümüzde Türkleşmiştir. İşte bu tarihsel diyalektik etnojenetik süreçleri yok sayarak dogmatik bir şekilde Roma’da yaşayan Rum etnosunu Yunan etnosu olarak karşımıza çıkarma çabasıdır. Engels de bunu açıklıkla çürütmektedir. Yunan ulusu etnosu hiçbir şekilde 19. yüzyılda yoktur. Burada Helenleşmiş Slav kimliğinden bahsedebiliriz diyerekten Mora yarımadasındaki Slavlardan bir Yunan devleti oluşturma çabasının tarihsel gerçeğini ortaya koymuştur.

Bizans kavramı ile Rumluğu Yunanlaştırdığınızda ve Türklüğü de Rumlaştırdığınızda günümüzde Türkiye Cumhuriyetini kuran halk esas olarak türk olmamaktadır. Osmanlı Türk değildir müslümandır. Bunlar da Müslüman olmuş Hıristiyanlardır. Rumlar Yunanlı olduğuna göre bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halk da Yunanlıdır söylemine indirgenecek bir Aristo mantığı işlemektedir.

Bütün tarihsel süreçleri inkar eden bu Aristo mantıklı işleyiş maalesef politikacılarımızda da yansımasını bulmaktadır. Azınlıkların faşizan baskıyla ülkemizden çıkarılması olgusu nedeniyle Türkiye etnik kimliğini oluşturan ana öğesinden mahrum kalmıştır noktasına gelinmektedir. Politik tarih ilginç bir olgudur.

Osmanlı Rum’dur tezi Fener Rum Patriği’nin de tezidir

Özetle vurgularsak, hatırlatmakta yarar var, Gibbon ve Wittek’in Osmanlı’nın kurucularının Müslüman olmuş Rumlar olduğunu bize kabul ettirmesi, Müslümanlık ve gaza savaşı hayallerindeki İslamcılar için kabul edilir bir hikaye olmuştur. Bu yutulduğu zaman arkasından Fatih’in Rum imparatoru olarak Hıristiyanlaştığı ileri sürülerek Osmanlı’yı kuran bu Müslümanlaşmış Rumlar, tekrar dinlerine dönerek Osmanlı Rum imparatorluğu olarak süregelmiştir. Bu tezi temel olarak ileri süren Fener Rum Patriği’dir. Fener Rum Patriği, bu temadan hareketle Roma Patriğidir ve Roma bu beş yüz yıllık işgalin Osmanlı’nın yıkılışıyla ortadan kalkacağı hayallerini 19. yüzyılda dahi sürdürmektedir.

Arnold Toynbee’nin belirttiğine göre de Roma patriği, yani Fener Patriği, Yunan ulusal hareketine ve Bulgar ulusal hareketlerine karşı çıkarak “Roma’yı bölmeyiniz” diyen bir söylemle Yunan ve Bulgar ulusçuluklarına karşı çıkmaktadır. Bu karşı çıkışta Osmanlı Rum imparatorluğudur, geçmişte Hıristiyan olan bu Rum imparatorluğu, Osmanlı döneminde 500 yıllık bir süre Müslüman olmuştur ama tekrar Rum imparatorluğu olarak Hıristiyan olarak devam edecektir projesi 19. yüzyılın projesidir.

Rusların projesi olan bu olgu, İngilizlerin Ruslara karşı Yunan, Bulgar gibi ulusal devletleri oluşturarak Osmanlı’yı parça parça yutma teorisi geliştirmektedir. Bu anlamda İngiliz gazetelerinde yazan Marks ve Engels de Afrika Türkiyesi’nin (Mısır’ın) pratik olarak İngiliz imparatorluğunun olduğu, Balkanlarda da ulusal devletler oluşturarak kendilerine tabi alan yaratmaktadır. Rusya ise teolojik bir yaklaşımla, söz gelimi bütün Roma’yı ve Ortodoks dünyasını kendine eklemleyerek Anadolu’yu ve Balkanları Rus imparatorluğuna bağlayıp Akdeniz’e ulaşacak ve dünya ticaret sistemini İngilizler karşısında kontrol altına alacaktır.

Anadolu’dan göç ettirilenler kimlerdir?

Bu denklemi Boris Kagarlitski “Çevrenin İmparatorluğu Rusya ve Dünya Sistemi” isimli kitabında farkına varmadan tanımlamıştır. Bu seneryoları çöpe atan gerçekten Kurtuluş Savaşı olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nı Yunan’a karşı yapılmış yerel bir savaş gibi gösterme çabaları, aslında Kurtuluş Savaşının antiemperyalist bir savaş olduğunu görmek istemezler. Kurtuluş Savaşı sonrası Türkiye’den Rumların göçettirilmesini, Yunanlıların anavatanlarından kovulması diye batı empoze etmektedir. Oysa Halil İnalcık daha 16. yüzyılda Batı Anadolu’nun hane hane etnik yapısını analiz etmiş ve bu bölgenin Türkleştiğini ortaya koymuştur.

Burada Kurtuluş Savaşı sonrası Ege’den göç eden Rumlar kimdir sorusu karşımıza çıkmaktadır. Antik tarih hayranları bunlar İyonların torunlarıdır demektedirler. Oysa 18. yüzyılda Batı Anadolu’nun emperyalist sisteme entegresiyle, Ege bölgesi, Gediz, Menderes ve Bergama ile Bakırçay verimli ovaları dünya kapitalizminin tarımsal alanları olarak Levanten burjuvaziye teslim edilmiştir. Levanten burjuvazi burada tarım yapmak için Türkmenleri değil Mora’dan getirdiği Helenleşmiş Slavları seçmiştir. Ve Ege’deki kurtuluş savaşı öncesi Rum halkı bu halktır. Ve Kurtuluş Savaşı sonrası Yunanistan’a göçen bu halk, Yunan kimliğini benimseyememiş ve Türkopollar olarak kalmışlardır. Aynı şekilde İstanbul Rumlarının Mora’ya göçmesi sonrası bu bölgede Osmanlı’nın çoban alanı olan Slavların yaşadığı Mora’da kültür şoku yaşamışlardır. İleri Türk imparatorluğu başkentindeki konumları, bu bölgede kırsal alandaki köylük toplumsal formasyon ile uyuşmamıştır.

Yani Antik Yunan’ın parlak uygarlığı dediğimiz şeyin çobanlar ve keçi peynirleriyle 19. yüzyılda sınırlı olduğu görülecektir.

O halde günümüzde birçok kavram çarpıtılarak, içi boşaltılarak, tarihsel bir seneryo yazılmakta ve bu senaryoda en önemli çarpıtma da Osmanlının Müslüman bir kimliği temsil ettiği tezidir. Batılıların Türk devleti dediğininin aslında Müslüman demek olduğu söylemi Yunanlıların Batı Trakya Türklüğüne Türklük adını yakıştırmadan siz Yunan Müslümanlarısınız tezinin Amerika’daki bir profesör tarafından tekrar edilmesinden başka bir şey değildir. Türk halkı da bu olguyu açıklıkla görecektir.

Bu tezler en çok Kürtlere yarar

Esasen günümüzde Türklükten arındırılmış bir Osmanlıcılık artık Türklük açısından kaybedilmiş bir Avrupa Türkiyesi için bir politika değil bizzat Türkiye’nin günümüzde karşı karşıya kaldığı kürt ayrılıkçılığının tarihsel temellerini oluşturmak için Türkiye Cumhuriyeti Türklük kimliğini terk ederse sözde Türk olmayan Osmanlı gibi bir politika izlerse o zaman Türkiye bütünselliği İslami temelde koruyabilir. Kürtler bu Osmanlı modelini benimseyebilir gibi kargaları bile güldüren bir söyleme temel oluşturmaktadır. Bu olguyu yani Türkiye’deki Kürt ayrılıkçılığının temelini çözümleyebilmek için olayın tarihsel süreçte analizi gerekir. Bu sürecin bir parçasında Kürt Teali Cemiyeti’nin politikalarını, güncel olarak da PKK ve Barzanici Talabanici hareketlerin analizini yapmamız gerekebilir. Bu analiz de Türk-Kürt kardeşliği, İslam birlikteliği gibi kavramlarla üstü örtülerek değil ayrılıkçı grupların politik hareketlerinin stratejik taktik analizleri ve bu süreç içinde bu analizlerin değişimiyle ele almamız gerekmektedir.

Son bir cümle söyleyerek önümüzdeki yazının ufkunu belirlerken, politikanın en yoğun biçimi silahlı mücadele olduğunu söyleyelim. Silahlı mücadele kırsal alanlarda veya partizan mücadelesi olarak şehirsel alanlarda sürdürülebilir. Ama buradaki amaç bir politik hedefin gerçekleştirilmesi için her yolun silahlı mücadelede mübah olmasıdır. Silahlı mücadeleye başlayan politik gruplar, stratejik olarak hedeflerine iki şekilde ulaşamazlar: Ya silahlı mücadeleyi kaybederek stratejilerinin yanlış olduğunu görürler ama dogmatik gruplar silahlı mücadeleye verdikleri yıllardan sonra stratejilerinin yanlış olduğunu hiçbir zaman kabul etmezler. Ya da silahlı mücadele veren guruplar silahlı mücadele politikasının yoğunlaşmış biçimi olarak politikalarında gereken taktik hedefleri aşmış olurlar, bundan sonra silahsız olarak da ana stratejilerine doğru yeni taktiklerle ilerlerler. Bu anlamda dağdan inmek, şehirde silahlı mücadele etmemek değildir. Şehirde silahlı mücadeleyi sonlandırmak siyasi hedeflerinden vazgeçmek değildir. Siyasi hedeflerini gerçekleştirmek için politik mücadeleye devamdır. O halde bugün silahı bırakması istenen PKK’nın hangi koşullarda silahı bırakacağı bu iki soruyla cevaplanmalıdır. Eğer silahlı mücadeleyi silahlı olarak sönümlendiremezseniz silahlı mücadele ana bir hedef olmadığı için silahlı mücadele hedefine ulaşmıştır. Bundan sonraki hedefi ise siyasi mücadeleye başladıkları dönemdeki siyasi hedeflerine politik mücadeleyle ulaşma noktasındadır. Bu ikilemi doğru ortaya koymadan silah bıraktı, barış oldu söylemi ayakları üstünde duramayacaktır. Dağdaki silahlı mücadele yenilmedikçe stratejik hedef doğrultusunda siyasi mücadele devam edecektir. Dağa çıkarken silahlı bir suç işlemediği halde siyasi hedefi için dağa çıkan kişileri sizi affettik, suçlarınız affedildi diyerekten silahsızlandırmazsınız. Silahsızlandırdığınız zaman da siyasi hedeflerinden vazgeçiremezsiniz. Türkiye’deki Kürt ayrılıkçılığı siyasetini ve silahlı mücadele kavramını bu perspektifle ele almadığınızda gerçekleri göremezsiniz.

Osmanlı Türk kimliğini öne çıkarmadığı için etnik problemler yaratmıyordu. Çünkü İslami bir şemsiye altında bütünlüğü savunuyordu tezi ise bütünüyle çürümektedir. Çünkü karşımızda emperyalist sistemin geçmişte Ermeniler için günümüzde ise Kürtler için geliştirdiği bir strateji söz konusudur. 19. yüzyılda ise Yunan, Bulgar ve Yugoslav hareketleri için de emperyalist sistem günümüzdeki benzer parçalanma ve ayrılma stratejileri geliştirmiştir.


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: