Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Cumhuriyetçi Partiden General Eisenhower 1961’de dörder yıllık iki dönemi sona erip başkanlığı bıraktığında yetmişinde olduğundan, Amerikan tarihinde bu görevi yapmış en yaşlı kişiydi. Yerini gene o ülke tarihinin en gencine bıraktı. Beyaz Saray’a ondan sonra giren John F. Kennedy kırk üçündeydi. Üstelik, o dönemin belli başlı ülkelerinde hiçbir devlet başkanı ondan daha genç değildi. Canlı tavırları, ülkücü görünümü, hanımları büyüleyen mavi gözleriyle Hollywood oyuncularıyla aşık atacak yakışıklılığı, çok kişiye çekici gelen eşi Jackie’yle ve halk önünde zaman zaman iyi konuşmasıyla birçok yurttaşını duygusal yönden kendine bağlamıştı. Örneğin, öldürüldüğü gün Ankara’da Kızılay’da (şimdi GAMA İş Merkezinin olduğu yerdeki) Amerikan Haberler Bürosunun o yıllarda korumalara gerek duyulmayan, açık kapısından içeri girip ne olduğunu sormak istediğimde, bir sürü mutsuz yüzün yanı başında hıçkırarak ağlayan hanım sekreterler görmüştüm. Ancak, Kennedy’nin üç yıl süren başkanlık dönemi mafya ilişkileri, cinsel skandallar ve Küba’da Domuzlar Körfezi çıkarması gibi başarısızlıklarla doluydu. Öte yandan, çok ünlü, varlıklı ve siyasette tutkulu (muhteris) bir aileden geliyordu. Baba Joseph P. Kennedy İrlanda kökenli bir Katolikti. Protestan Amerikan toplumunda Papa’nın buyruğu altında oldukları varsayılan Katoliklere ve bu yoldan İrlandalılara karşı önyargılar vardı. Ailesi İtalyan kökenli ama kendi New York doğumlu, renkli kişilikli, tok sözlü ve becerikli siyaset adamı Fiorello H. La Guardia (1882-1947), New York Belediye Başkanlığı (1933-45) gibi bir konuma seçilmeyi başaran ilk Katolikti. Ön yargılarla boğuşup 25’inde banka genel yöneticisi ve 30’unda milyoner olarak kendini kabul ettiren Baba Kennedy çocuklarını iyi okullara yollamış, onlara tüm güçlüklere karşın başarılı olma dersleri vermiş ve (aynı tutkuları paylaşan eşi Rose ile birlikte) oğullarının sırayla Beyaz Saray’a girmeleri düşlerini görmüştü. Öte yandan, Amerikan toplumunun başkan olma düşlerini görmüş olan son Katolik Al Smith’i bir çarmıha germediği kalmıştı. Kendinin en büyük resmî görevi Amerika’nın Londra’daki büyükelçiliğiydi ki (1937-40), oradan bakanlığına yolladığı mektuplarda (bir ölçüde İrlanda kökenliliği ve dolayısıyla İngiliz düşmanlığından olacak) ABD’nin Hitler Almanyasına yakınlaşması önerisinde ayak diretiyordu.
Büyük oğul İkinci Dünya Savaşında şehit oldu, ikinci oğul John (Jack) bir Pasifik karayıkımında soğukkanlılığını yitirmeyişinden ötürü madalya almıştı. John Kennedy de, babası gibi, büyük iş adamlarının çocuklarını okuttukları Harvard’ı bitirdi; hem de parlak bir dereceyle. Ailesinin desteğiyle doğduğu Boston çevresinden, önce Massachusetts Birlikteş Devleti’nin milletvekili (1947-53), ardından senatörü (1953-60) seçildi. O yıllarda, kişi hakları konusunda öne çıkmayı ve 1956’da başkan yardımcısı adayı olmayı denediyse de, başarılı olamadı. Ardında yalnız on dört yıllık siyaset adamı deneyimi vardı. Ancak, 1960’da Demokrat Partinin başkan adayı oldu. Cumhuriyetçilerin adayı Richard Nixon’a karşı kazandı ve Beyaz Saray’a seçilen ilk Katolik başkan konumuna oturdu. Genç seçmenlerin ona yöneldiği anlaşılıyordu. Katolik azınlığın simgesi durumuna gelirken ırksal ve dinsel tutuculuğu da kınadığından, öteki azınlıkların sevgisini de kazanmıştı. Bu arada, etkili çoğunluğun kimi hoşgörülü önde gelenlerinin de desteğinden yararlandı. Ne var ki, Amerika’daki iki dereceli başkanlık seçimini halkoyuna yansıttığımızda toplam oyun ancak yüzde birinin onda-ikisinden biraz azını alarak, yani ufak bir farkla, Beyaz Saray’a girdi. Ona başkanlığı getiren bu farkı da, önemli ölçüde, Şikago mafyasıyla yaptığı bir anlaşmaya borçludur. Gerçekte, İrlanda mafyasıyla da bir bağlantısı vardı, ama daha belirgini Şikago yeraltı dünyasının azılı yöneticisi Sam Giancana ve onun Kaliforniya’daki sağ kolu John Roselli ile Florida’daki kanlı işler pazarlayıcısı Santo Trafficante kazanmasında başlıca etken olmuşlardı. Arada çekici yapılı, kuzgunî saçlı ve mavi gözlü bir oyuncu özentisi hanımla İtalyan kökenli ve adı ağızlardan düşmeyen ünlü bir şarkıcı da vardı. Hollywood’da başarılı olamamış Judith Campbell (Exner) üst düzey içkili partilerin 26 yaşında ve boşanmış gediklisiydi. Geçmişte Frank Sinatra ile içiçeliği olmuş, ama bu ünlü şarkıcı eliyle Kennedy’ye aktarılmıştı. Sinatra’nın otel odalarında başlayan bu birliktelik, seçim çalışmaları sırasında New York, Washington, Los Angeles, Şikago ve Las Vegas gibi kentlerin otel, motel, giderek (eşi Jackie Florida’ya tatile gittiğinde) Jack ailesinin kendi konutlarında da sürmüş, daha çok “Exner” diye çağrılan bu hatuna, başka şeylerin yanı başında, pırlantalı ve yakutlu bir gerdanlık ile âlâsından siyah bir kürk de kazandırmıştı. Exner bu ilişkilerini (kimi zaman çelişkili biçimde de olsa) “Benim Hikâyem” başlıklı anı kitabında (1977) ve “People” dergisi yazarı Kitty Kelly’ye (1988) anlattıklarında açıklamıştı. Ünlü sahne ve film yöneticisi (İzmir doğumlu) Elia Kazan’ın “Bir Yaşam” adlı özyaşamına varıncaya değin, birçok başka yayında da bu konuya ilişkin (en azından) kıyıdan, köşeden bilgiler bulunabilir. Konumuz yönünden önemli olan Exner’in (Kennedy’ye desteğin zayıf olduğu) Şikago’da tuttuğunu koparan mafya babalarıyla yakın ilişkileri ve Kennedy’nin bundan seçilme amaçlı olarak yararlanmasıydı. Exner hem Giancana, hem Roselli’ye birkaç kez “görevli” gitmiş, kapalı zarflar götürmüş ve Kennedy ile bu kişilerin tek-tek konuşmalarını da sağlamıştı. En az bir keresinde, Exner de bu birliktelikte yerini almıştı. Bu işbirliği Kennedy’nin Illinois, Teksas ve Batı Virginia’da kazanmasını sağladı. Kimi yayınlardan yeraltı dünyasının, bu hizmete karşılık, Kennedy’den başkan seçildikten sonra birtakım isteklerinin olacağının da gündeme geldiği anlaşılıyor. Bir önemli nokta daha şu ki, bu mafya babalarıyla söz konusu tanışıklık, daha sonra, Castro’yu öldürme tasarılarında da işe yaramış, Kennedy ayrıca benzer türden Meyer Lansky ve Joe Fischetti ile de “iş görüşmeleri” yapmaktan çekinmemiştir. Kennedy’nin başkan yardımcısı Senato’da çoğunluk partisi önderi olan Lyndon B. Johnson’du. Bu ikisi birbirinden nefret ediyorlardı, ama kendi Kuzey’den olan Kennedy’nin seçimi dengeleyecek, yani Güney’den birine gereksinimi vardı. Johnson adaylığı kabul ederken bir Demokrat yandaşına şöyle demişti: “Dört Amerikan başkanından biri görevdeyken öldü. Ben siyasette kumar oynayan biriyim; şansımı denemek istiyorum. Başka yoldan başkan olmam da zaten olası değil.” Cumhuriyetçi Parti’nin adayı Richard M. Nixon’a gelince: Siyaset merdivenlerini o da genç yaşında tırmanmış, kabinesinde sekiz milyoner olan Eisenhower’in sekiz yıl yardımcılığını yapmıştı. Bu konumda hiçbir başarısı olmadı. Eisenhower’e yardımcısı Nixon’un herhangi bir önemli kararın alınmasında bir katkısı olup olmadığı sorulduğunda, başkan şöyle bir yanıt vermiş: “Bir hafta düşüneyim; söyleyecek bir şey belki bulabilirim.” Zaten, Eisenhower döneminde Sovyetler küre yörüngesine “Sputnik”i yerleştirmeyi başarmış ve Amerika’yı uzay yarışında geride bırakmışlardı. Eisenhower’in Arkansas Birlikteş Devleti’ne bağlı Little Rock kentinde siyahların da beyaz okullarına gidebilmeleri için federal güvenlik güçlerini oraya yollamasının da sözünü etmek gerekir. Gene o yıllarda, ABD Vietnam’a çok sayıda danışman ve uzman yollamasıyla savaşın içine daha çok çekiliyordu. Bu olayların ortasında Nixon’un önemli bir varlığı olmadı. Yalnız 1959’da Moskova’daki ticaret fuarında Sovyet Parti Genel Sekreteri ve Başbakanı olan Nikita S. Hruşçov ile herkesin ve televizyon kameralarının önünde (“halkımızı hangimiz daha iyi doyuruyor?” gibilerinden) bir “mutfak tartışması” vardır. Bu tartışma Nixon’un adını Amerikan seçmeni gözünde biraz öne çıkarmışsa da, seçimi kazanmasını sağlayamadı. 1960 seçim yarışı hızlı ve olaylı geçti. Adaylar, eskiden farklı olarak, treni değil uçağı kullandılar ve televizyondan yararlanmayı denediler. Eski Demokrat Başkan Truman “Nixon’a oy veren cehennemde yaşamayı kabullenmiş demektir” diye bir değerlendirme yaptı. Özellikle Amerikan tarım bölgesinde yaşayanlar da Kennedy’nin “zengin çocuğu” görüntüsünü onaylamıyorlardı. Onlarla Güney Dakota devlet fuarında konuşan Kennedy kimseyi kendi yanına çekemediğini görünce sözünü şöyle bir gafla bitirmişti: “Diyeceklerim bu kadar. Çiftçiler s...tir olup istedikleri yere gidebilirler.” Ancak, üstündeki Katolik damgasını silebilmek için Teksas’ın Houston kentinde Protestan din adamlarıyla özel bir toplantı yapmaktan geri kalmadı. Ayrıca, Nixon rakibiyle dört kez televizyon tartışmasına çıkma yanlış kararını verdi. Güler yüzlü ve kendine güveni olan Kennedy’nin yanında ekrana uygun düşmeyen yüz boyaması Nixon’u yorgun ve umutsuz biri olarak göstermeğe yetti. Geri kalan üç tartışmayı bir yana koyan seçmen daha birincisinde oyunu Demokrat adaya vermişti bile. Kennedy’nin baştan sona gülümsemesine şöyle bir yorum da getirenler oldu: İlk tartışma başlamadan bir-buçuk saat önce, Kennedy kendini bekleyen bir genç kızın bulunduğu bir odaya giriyor ve oradan sırıtarak doğruca kameraların karşısına çıkıyor. Seçmenin yüzde 60’ından biraz fazlası ikinci aşamadaki gerçek seçiciler için oy kullandı. Bu sayı en yüksek katılımlardan biridir. Sonuçta Kennedy 219’a karşılık 303 oy almıştı. Bu durum gerideki yurttaş kitlesine uyarlanınca, Demokrat aday 116, 450 oyla öne geçmiş sayıldı. Söz konusu oylar, aradaki farka karşın, birbirine çok yakın sayılır. Böylesine bir yakınlık 1888’de Harrison-Cleveland yarışında da yaşanmıştı. Çok daha sonra, 2000 seçimlerinde Demokrat Al Gore Cumhuriyetçi George W. Bush toplam oylarını yarım milyon kadar aşmış, ancak ikinci derecedeki oylamada geri kalmış görünmüştü. 1960 seçimlerinde oy verenlerin aldatıldıkları da öne sürüldü. “New York Herald Tribune” gazetesinden Earl Mazo bir dizi yazısında Johnson’un doğduğu yer olan Teksas ile Demokrat Belediye Başkanı Richard Daley’nin görev yaptığı Şikago’da usulsüzlükler sergiledi. Örneğin, Teksas’ta oy kâğıtları çalınmış, ölmüş kişiler adına oy kullanılmış ve yasaları çiğneyen seçim dizelgeleri düzenlenmişti. Kimi oy sandıklarında o çevrede yaşayanlardan daha fazla sayıda oy kullanılmıştı. Şikago’daki belediye başkanı seçim sonuçlarını açıklamayı bilerek geciktirmiş, önce Kennedy’nin kazanmak için kaç oya gereksinimi olduğunu belirlemek istemişti. Oysa, Nixon o kentte 102 seçim bölgesinden 93’ünde kazanmış, ama, nasıl oluyorsa, seçmeni çok olan ve Daley’nin sıkı denetimi altındaki Cook bölgesinde Kennedy birden 450,000 oy kazanmış görünüyordu. Böylece, Nixon oradaki 4.5 milyon toplam oydan yalnız yaklaşık 8.000’ini alamayarak tüm birlikteş devletin 27 oyunu birden elden kaçırıyordu. Zaten, Dailey daha kesin sonuç belli olmadan Kennedy’ye telefon edip, “Sayın Başkan, biraz şans ve biraz da yakın dostlarımız sayesinde, Illinois sizin olacak” demişti. Orada da ölüler oy vermiş, kimileri çift oy kullanmış ve oyları sayan kimi makineler Demokratlar için atılan her oyu “üç” olarak belirlemişti. Bu hesaplara göre, Teksas ile Illinois’da Nixon kazansaydı, elli bir oy eklemesiyle başkan o olacaktı. Kennedy’nin dış siyasetteki ilk girişimi, yabancı ülkelerdeki (Amerikan işbirlikçisi rolünü kabullenmeyen) iktidarları demokratik olmayan yollardan düşürmekte uzmanlık kazanmak isteyen CIA’nın yardımıyla, Küba’ya müdahalesiydi. CIA Başkanı Allen Dulles yeni seçilen başkan görevi daha devralmadan, 29 Kasım 1960’da, ona Küba’ya silâhlı bir müdahale tasarısı sundu. Kennedy dikkatle dinleyip, ama girişimin sonuçlarını kestirmeğe daha olanak bulamadan, “işe devam!” buyruğunu verdi. Kennedy Genel Kurmayı simgeleyen General Lyman M. Lemnitzer ve Amiral Arleigh Burke’un yazılı ve en ilgili bakanlarından Dean Rusk ve Robert McNamara’nın da sözlü onaylarını almıştı. CIA yönetimindeki girişim tasarısı daha Eisenhower zamanında kotarılmış, iş geri dönülmez bir noktaya zaten varmıştı. Başkanlık görevine başladığı andan henüz yaklaşık üç ay geçmişti ki, kendilerine “Batistianos” diye ad takan (ve Amerikalıların “Komünizm-karşıtı değiller mi; yeter!” dedikleri) Kübalı göçmenlerden silâh, eğitim, para ve danışmanlık katkısıyla kurdukları derme çatma küçük bir ordunun Domuzlar Körfezi çıkarması ABD, Kennedy ve CIA için tam bir fiyasko oldu. Batista’nın kuyruğu olmakla övünen yaklaşık 1400 göçmen “Zapata bataklıkları” adıyla da anılan yerde üç gün içinde ezildiler. Amerika’nın sözde erişilmez gücü uzaktan bakakaldı. Bu olay, “yenilgi kabul etmem” diye direten babanın oğlu Kennedy’nin en büyük yenilgisiydi. Oysa, başkanlığı kabul konuşmasında, yurttaşlarına “‘ülkem bana ne yardımda bulunur’” deme; ‘ben ülkem için ne yapabilirim?’ de” diye öğütler vermişti. Kendinin ilk yaptığı iş ise, herkes için zararlı olmuştu. Yitirdiği bu saygınlığı Batı Berlin’in Sovyet desteğindeki Doğu Almanya’nın kuşatmasında sert durmakla yeniden kazanmayı umdu. İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanya’nın tümü gibi bölünmüş olan eski başkent Berlin’in batısı Demokratik Alman Cumhuriyeti denen devletin sınırları içinde kalmış ve dış dünyayla ilişkisi bir ölçüde kesilmişti. Amerikan uçakları bu kent halkını havadan attıkları yiyecek ve giyeceklerle korudular. Bu çerçevede Batı Berlin’e giden Kennedy’nin orada halka hitaben yaptığı konuşmada “ben de bir Berlinliyim” anlamına “Ich bin ein Berliner” demesi belgesellerde bugün bile gösterilir. Ancak, Sovyetler Birliği bir süredir Küba’daki ormanların bir noktasına nükleer harp başlığı da taşıyabilecek füzelerini yerleştirmeğe başlamıştı. Çok yakın bir geçmişte böylesine bir saldırıya hedef olmuş olan Küba’nın da kendi güvenliğini düşünerek gereken onayı verdiği anlaşılıyor. Ne var ki, çok yüksekten uçup çektikleri fotoğrafları büyüterek inceleyen Amerikalılar bu füzeleri saptadılar ve onların kaldırılmalarını istemeleriyle, Türkiye’deki kimi Amerikan füzelerinin de kaldırılmaları gündeme geldi. Bu bunalımda dünya, Küba ve Türkiye birkaç hafta büyük güçler arasında patlayacak savaş korkulu bir karabasan yaşadı. Eisenhower’den farklı olarak, kabinesine gençleri aldı. Bunlardan biri de adalet işlerini yürütecek olan kendi kardeşi Robert F. Kennedy idi. Bunların da önerisiyle tüm dünyaya yayılan bir “Barış Gönüllüleri” ordusu kurdu. Adlarındaki “barış” sözcüğü bir yana, kimileri gittikleri ülkelerde kamuoyunu ölçmeğe yarayacak araştırmalar yaptılar; bulguları eninde sonunda Amerika’daki haber alma örgütlerine ulaştı. Daha az sayıda kimileri de gittikleri ülkeleri daha iyi anlamağa yarayacak olumlu değerlendirmelerle döndüler. Kennedy’nin Lâtin Amerikan ülkeleriyle ilişkileri yeni bir temele oturtma açıklamasıyla ileri sürdüğü “İlerleme İçin Bağlaşma” girişimi hiç bir yenilik getirmedi. Öte yandan, 1963’de katıldığı Nükleer Denemeleri Yasaklama Antlaşması barış uğruna genel bir adım sayılır. Ancak, bu adım da Amerikan dış siyasetine kalıcı bir değişim getirmedi. Örneğin, “Nükleer Savaşı Önleme Uluslararası Bilim Adamları Kurulu” adıyla ve bu amaçla seçilmiş yedi kişilik bir küme olarak Moskova’da baş vurduğumuz Sovyet Devlet Başkanı Mikhail S. Gorbaçov yer altı denemelerini (Kazakistan’da Semipalatinsk’de) tek yanlı olarak durdurmağa razı olmuş, ancak aynı öneri aynı kurulca sonraki ABD Başkanı Ronald Reagan’a yapıldığında, “onlar durdurmuş olabilir; denemeleri biz sürdüreceğiz” diye bir yanıt vermişti. FDR imzasını taşıyan “Cesaret Profilleri” başlığını taşıyan bir kitap da var. Ancak, bunu Kennedy’nin yazmadığına ilişkin yaygın bir yorum da bulunuyor. Kennedy iç siyasette önemli bir başarı elde edemedi. Çok az farkla kazandığından, Kongre’ye ağırlığını koyamadı. Çalışanlar için asgarî ücreti biraz yükseltmişse de, yaşlılara sağlık yardımını genişletemedi. Yaklaşan 1964 seçimlerinde halkın karşısına yeni atılımlarla çıkmak istediğinden, Güney’e Teksas’a gitmeyi denedi. 22 Kasım 1963’de Dallas’ta vuruldu. Aynı gün, CIA Castro’yu öldürme girişiminin sekizincisini uyguluyordu. Castro kurtuldu, ama Kennedy’nin kafatasından fışkıran kanlarla beyin parçaları yanında oturan eşinin şapkasına yapışıp kaldılar. Genel kanı şu ki, Kennedy’yi ortadan kaldıran tek bir kişi değildi. Olaya adı karışanlar teker teker ve art arda öldürüldüler. Başkanın ailesi de kapsamlı bir araştırma istemedi. Yoksa, Kennedy’nin CIA ve mafya ile olan ilişkileri de ortaya dökülecekti. Bu yüzden eksik olan Warren Kurulunun dosyası rafa kaldırıldı. Suikast günü doğanlar altmış yaşını geçince açılabilir. Başkan Kennedy’nin kalıtımla gelen bir yanı da başının belâsıydı. Eski Britanya başbakanlarından (1957-63) Harold Macmillan’a açıkladığı gibi, hastalık derecesinde bir “hiperseks” özelliği vardı ki, bunun için belki ayrı bir yazı gerekebilir. Bir yanıyla hele o konumda az görülür bir çapkınlığı ve öbür yanıyla da komşu bir devletin başındaki kişiyi öldürtmek için türlü girişimlere onay vermesi dışında kendinden sonraki yıllara kalacak pek bir şey bırakmamış olan Kennedy’nin, ABD gibi bir devletin başkanı olduğundan dolayı, cenaze törenine neredeyse tüm devlet ve hükûmet başkanları katıldılar; üstelik, yan yana ve art arda arabasının ardından yürüyerek. Bizden de o sırada başbakan olan İsmet İnönü katıldı. (Özel doktoru Prof. Dr. Zafer Paykoç da bu yolculukta onunla birlikteydi.) Ne var ki, o daha Washington’dayken İnönü kabinesi Ankara’da düştü. Kennedy’nin yerine aceleyle geçen yardımcısı Johnson İnönü’yle başbakanlıktan düşmüşse de, “tarihsel kişiliği” nedeniyle kabul edip konuştuğunu açıkladı.
|