08.06.2009/Sayı:239
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Özgür Erdem

Anayasa dedikleri federasyon belgesi

Osman Baydemir

Şimdi bu adam belediye başkanı. İl ve ilçe isimlerini Kürtçe de yazdığı zaman bu ister istemez resmiyet kazanıyor. Üstelik GABB diyor ama Doğu Anadolu’dan da şehirleri birliğinin içine alıyor. Bu nasıl bir Güneydoğu Anadolu Belediyeleri Birliği? Anlayacağınız “coğrafyalarını” bir gerçeklik olarak Türk milletine kabul ettirmeye çalışıyorlar. Geriye bir tek işin resmiyete dökülmesi kalıyor.

Türkiye artık bir Türk Devleti olmayacak!

Türkiye’nin gündeminde son dönemde iki önemli tartışma sürüyor.

Birincisi Abdullah Gül’ün başlattığı “Kürt açılımı” tartışmaları.

İkincisi, Anayasa değişikliği...

Bu iki tartışmanın bir arada, aynı anda yürütülmesi bir tesadüf değil.

Anayasa, devletin rejiminin tanımlamasıdır. Devlet Anayasa’yla birlikte hangi ilkelere dayandığını belirtir, sisteminin ne olduğunu ortaya koyar.

Anayasa’da köklü bir değişikliğe gitmek aslında devletin yapısı ve rejimin karakterini değiştirmek anlamına gelir.

Bu 12 Mart’ta da öyleydi. 12 Eylül’de de... 2002’deki AB uyum süreci değişikliklerinde de... Özal dönemi liberal ekonomi esaslarına uygun düzenlemelerde de... Her biri Türkiye’de kurulan işbirlikçi rejimin ihtiyaç duyduğu düzenlemelerdi. Tabii bunlar olumsuz örnekler.

Olumlu örnekler de var. Örneğin 27 Mayıs. Atatürk döneminde de her devrim, aynı zamanda Anayasa’da bir takım düzenlemeleri de zorunlu kılmıştı. Bunun son örneğin Altı Ok’un devletin temel karakteri olarak belirlendiği 1937 değişikliğidir.

Peki AKP nasıl bir rejim yaratmak istiyor? Bu yeni Anayasa’yla nasıl bir devlet yapısı oluşturulmak isteniyor?

AKP’nin yapacağı değişikliklere ilişkin resmi ya da gayri resmi bir taslak henüz yok. Ancak süregiden tartışmalarda, öncelikle Türkiye’nin ulus-devlet yapısının, “Türklük” anlayışının ve vatandaşlık kavramının masaya yatırıldığını görüyoruz.

Anlaşılan bu Anayasa değişikliğinde devletin temel karakteri yeniden tanımlanacak: Türkiye’nin bir Türk Devleti olduğu gerçeği değiştirilmek isteniyor.

Malum, hazirandayız. TBMM’de bir yasama yılı sona erdi. Anayasa değişikliği, yeni yasama yılına kadar, yani en erken eylüle kadar, ertelendi. Ancak Anayasa gündeminin yaz boyu süreceğine emin olabilirsiniz.

Peki hangi çerçevede?

Kürtlerin de kabul edebileceği Anayasa!

AKP, iki sene önce de bir anayasa değişikliğine gitmek istemişti. Ancak o zamanki düzenlemede türbana yeşil ışık yakan laikliğe aykırı maddeler büyük tepki yaratmıştı. Ve AKP, Anayasa’yı değiştirecek Meclis çoğunluğuna sahip olmasına karşın, cesaret edemeyip geri adım atmıştı.

Şimdi ise Türkiye’de yürüyen “Kürt açılımı” tartışması çerçevesinde bir Anayasa değişikliği gündeme geliyor.

Bakıyoruz, “sivil anayasa” deniyor, ama vatandaşlık tanımının değiştirilmesi gerektiğinden bahsediliyor...

Ve anayasanın “sivil”liğinin kıstası Türkiye’de Türklük dışında ayrı bir milli kimliğin (yani Kürtlüğün) kabul edilmesi olarak koyuluyor.

Buna birkaç örnek verelim.

İlk olarak Taraf’a bakalım. Taraf bir “Sivil Anayasa Forumu” düzenledi. Haf tada bir anayasa değişikliğinin nasıl olması gerektiğini tartışıyorlar. Ancak bu herhangi bir forum değil. Tartışan isimler arasında AKP’nin daha önceki anayasa taslağını hazırlayanlar da var: Serap Yazıcı ve Ergun Özbudun... Yanlarına klasik liberal tayfanın önde gidenleri eklenmiş: Mehmet Altan, Mithat Sancar, Mustafa Erdoğan, Murat Belge, Etyen Mahcupyan, Ali Bayramoğlu... Bir nevi AKP’nin yeni taslağını hazırlama komisyonu... Bu yüzden elimizde AKP’nin kendi taslağı olmasa dahi, Taraf’taki tartışma üzerinden nasıl bir taslakla karşılaşacağımız konusunda fikir sahibi olabiliyoruz.

Hepsi de lafı döndürüp dolaştırıyorlar, vatandaşlık tanımının değiştirilmesi gerektiği sonucunda uzlaşıyorlar. Çünkü mevcut vatandaşlık tanımı Kürt yurttaşlarımızı rencide ediyormuş!

Örneğin Özbudun’un dediklerine bir bakalım. Özbudun ismi önemli çünkü AKP’nin önceki Anayasa taslağını hazırlayan komisyonun başkanıydı:

“Hepimizin görüşlerinden ortak bir yere varıyoruz. Bugünkü formülasyon bir etnisiteyi çağrıştırması bakımından sakıncalıdır. Dolayısıyla anayasal vatandaşlık anlayışına uygun bir biçimde maddenin yeniden düzenlenmesi gereklidir. Fakat mesele sadece bununla bitmiyor. Onun dışında mevzuata, uygulamaya, hâkim siyasal kültürümüze yansımış olan dışlayıcı bir millet anlayışı var. Amerikalıların WASP kavramına uygun olarak, Mehmet Altan’ın da ifade ettiği, Türk, Müslüman, Sünni ve laik kişilerin gerçek anlamda Türk vatandaşı olacağı konusunda hâkim bir inanç ve uygulama var. Anayasa’nın vatandaşlık maddesinin değiştirilmesi tek başına sorunu çözmez ama önemli bir adımdır.”

Çerçeveyi bu şekilde kuran Özbudun’a Mehmet Altan da şöyle destek oluyor:

“Anayasa’nın 66. Maddesi’ndeki ‘Türk’tür’ lafı, özellikle Kürt vatandaşların itirazına neden oluyor. Az önce dile getirilen formülasyonlar bu itirazı giderebilir, ama daha derinlerde bir içselleştirme sorunu var. Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk, Müslüman ve Sünni olmayana vatandaş muamelesi yapılmıyor. Bu nedenle de sadece Anayasa’da değil, mevzuatlarda, kanunlarda, bürokrasinin uygulamalarında da bu algıyı topyekûn değiştirebilecek bir ruh halini yaratmak gerekiyor.”

Bahsettikleri 66. madde Anayasa’da Türk vatandaşlığını tanımlayan madde. Şöyle diyor:

“Türk Vatandaşlığı: Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür.”

“Sivil Anayasa” isteyenler 1982 Anayasası’nı eleştirirken hep toplumsal bir mutabakın ürünü olmadığını söylerler. Kastettikleri toplumsal mutabakatın ne olduğunu Mehmet Altan’ın sözlerinden anlamış oluyoruz: “Kürtlerin de kabul edebileceği bir Anayasa.”

Böylelikle son 2 aydır paralel bir şekilde yürüyen Anayasa tartışmalarıyla “Kürt açılımı” kampanyalarının varacağı sonuç da ortaya çıkmış oluyor.

“Kürt açılımı korosu”

İşin ilginci Türkiye’deki bütün siyasi partiler ve gazeteler de bu Anayasa değişikliği konusunda fikir birliğine çoktan varmış.

Örneğin Birgün gazetesine bir bakalım. Ümit Kurt isimli bir yazarları şöyle demiş:

“Bugün Türkiye’nin temel sorunu demokratikleşme ise, bu temel sorunun somut karşıtlığı da, eşitlik temelinde Kürt sorununun anayasal haklar temelinde barışçıl ve demokratik çözümüdür. Yeni ‘sivil anayasa’ bu sorunun çözümüne demokratik anayasalarda olduğu gibi tüm kültürlere ve ideolojik görüşlere eşit mesafede durarak yaklaşmalıdır. Kürtlerin de örgütlenerek kendilerini kimlikleriyle özgürce ifade debilme, anadillerin konuşma ve eğitim yapma, görsel, yazınsal işitsel medya hakkını kullanma hakları vardır. Bu haklar ancak anayasal vatandaşlık anlayışıyla güvence altına alınabilir.”

Benzer görüşler Şeriatçı basında da var. Örneğin MÜSİAD’ın Diyarbakır Şube Başkanı Vahdettin Bahadır’ın Zaman’da bir yazısı çıktı. Abdullah Gül’ün “Kürt açılımı”ndan bahseden Bahadır, yazısında “Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerini tanıyacak bir dizi yasal değişiklik” yapılmasını istiyor. Ve diyalog sürecinin başlaması için yapılması gerekenleri şöyle özetliyor:

“a) Türkiye'nin üniter yapısını korumak kaydıyla, etnik ayrımcılığı ima eden bütün anayasal ve yasal ne kadar mevzuat varsa gözden geçirilerek, Türkiye'nin tüm renklerini kuşatan bir dille yeniden kaleme alınmalıdır.

b) Kürtlerin kendi dillerini konuşup, yazıp geliştirebilmesi için gerekli yasal ve fiili zemin hazırlanmalı. Dil konusu, Kürt meselesinin çözümünde mihenk taşı konumunda olduğundan, bu konudaki yasakların kaldırılması çok büyük önem taşımaktadır.

c) Hükümlüleri, yurtdışında olanları ve dağdakileri de kapsayan genel bir affın yürürlüğe konulması için çaba harcanmalıdır.”

İşte baklayı ağzından çıkarmış.

Bahadır kısaca şöyle diyor: “Yasal düzenlemeler yetmez, Anayasa’nın da ihtiyaç doğrultusunda değiştirilmesi lazım.”

Haklı, sonuçta mevcut Anayasa, Kürt bölücülüğünün önünde bir engel. O engellerin bir bir ortadan kaldırmaları lazım.

Ve dikkat edin, sürecin sonucunda PKK’ya affı koyuyor.

Anlayacağınız Apo affedilip salıverildikten sonra, rahat rahat bölücülük yapabileceği bir Türkiye’yi de karşısında bulabilmesi isteniyor...

Peki, gözden geçirilmesi istediği anayasal mevzuatın nasıl değişmesini istiyor?

1. Vatandaşlık tanımına Kürtlük de dahil edilecek. Vatandaşlık tanımı değiştirilecek. Onlar şöyle ifade ediyor bunu: “Kürt vatandaşları rencide etmeyecek bir tanım” getirilecek.

2. Kürtçe ikinci resmi dil olacak. Kürtçeyi engelleyecek her tür düzenleme kaldırılacak. Tabii ilk Anayasa değişikliğine yetiştirilebilir mi bilmiyoruz, ama Kürtçe bu ülkenin ikinci resmi dili olarak kabul edilecektir.

3. Federatif yapı kurulacak. Anayasa değişikliğine ilişkin tartışmalara baktığınızda yalnızca vatandaşlık tanımının değil, devletin temel niteliğinin de değiştiğini görüyoruz. Üniter yapıdan ve ulus-devlet anlayışından vazgeçiliyor, çok milletli federatif yapıya geçmek isteniyor. Tabii bu federatif yapı da topluma bir anda kabul ettirilemeyeceği için, süreç zamana yayılıyor. Üniterliğe zarar verecek her aşama yavaş yavaş Anayasa’ya eklenmeye çalışılıyor.

Yerel yönetimler güçlense ne olur?

Federal yapının bize adım adım dayatıldığını görmemiz lazım. Bakın taleplere: Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, valilerin halk tarafından seçilebilmesi, Türkiye milletvekilliği... Bunların hepsi ilk bakışta zararsız adımlar gibi gözüküyor olabilir. Ancak bir de Güneydoğu’daki son seçim sonuçları tablosuna bakalım. “Yerel”e verilen her tür yetki aslında PKK’nın doğu ve güneydoğudaki gücünü kullanarak fiili bir yerel iktidar ouşturacağı anlamına gelir.

Güneydoğu’daki DTP’li belediyeler, PKK’nın gözünde “sözde Kürdistan”ın sınırlarını oluşturuyor. Bunu DTP’li milletvekilleri seçim sonrası yaptıkları değerlendirmelerde bizzat ifade etmişti.

Son olarak, Güneydoğu Anadolu Belediyeleri Birliği’nin toplantısında da (GABB) “yerel yönetimlere yetki verilmesinin” ne anlama geldiğini gayet açık bir şekilde gördük. Birliğin de başkanı olan Osman Baydemir amaçlarını şöyle anlattı:

“Bir zamanlar üzerinde yaşayan topluluklara, kavimlere bereket, bolluk, bilgi ve ilham kaynağı veren bu eşsiz coğrafyanın kara talihinin dönmesi, yeniden üzerindeki topluluklara mutluluk ve bereket vermesi...”

Ve bahsettiği “coğrafya”yı da haritada işaretledi... 15 ili kapsayan “coğrafyalarının” farklı renge boyandığı haritada il ve ilçe isimleri hem Türkçe hem de Kürtçe olarak yazılıyordu.

Şimdi bu adam belediye başkanı. İl ve ilçe isimlerini Kürtçe de yazdığı zaman bu ister istemez resmiyet kazanıyor. Üstelik GABB diyor ama Doğu Anadolu’dan da illeri birliğinin içine alıyor. Bu nasıl bir Güneydoğu Anadolu Belediyeleri Birliği?

Anlayacağınız “coğrafya”larını bir gerçeklik olarak Türk milletine kabul ettirmeye çalışıyorlar. Geriye bir tek işin resmiyete dökülmesi kalıyor.

İşte anayasa değişikliği Baydemir’in coğrafyasını resmiyete dökme sürecinin önünü açacak.

Süreç hızlı bir şekilde ilerliyor. Bakın son dönem gazetelerde yayınlanan birkaç haberin başlığını aktaralım sadece:

“Güneydoğu’da görev yapacak Kürtçe bilen sağlıkçı ve imam aranıyor”

“Doğuda Kürtçe vaaz verilen cami sayısı artıyor”

“Ne Mutlu Türk’üm diyene yazıları dağdan taştan silinecek”

“Tabelaların Kürtçe ve Türkçe olması istendi”

“Kürt dil bayramı çeşitli etkinliklerle kutlandı”

“DTP çözüm için İmralı’yı adres gösterdi”

Çok uzatmaya gerek yok... Bunlar yalnızca gözümüze ilk ilişen son bir haftanın başlıkları...

Türkiye’nin nereye gittiği, nelerin tartışıldığı ortada. Ve eskiden yakşalan bir tehlike olarak gördüğümüz bütün gelişmeler artık bir gerçeklik halini almış durumda. Önlerindeki tek engel olarak kalan Anayasa da bu yüzden yeniden kaleme alınmak isteniyor.

Anayasa, bölücülüğe engel olmaktan çıkarılmak isteniyor. Tabii bu ilk aşama. İkinci aşama bölücülüğün önünün açılması ve adım adım federatif yapının kurulması olacak. Yeni anayasada buna uygun düzenlemeler de kaçınılmaz...

Anayasa değişikliği talimatı İmralı’dan...

Yazdıklarımızı abartı, paranoya olarak niteleyenler çıkabilir. Öyle olmadığını, anayasa değişikliğinin PKK’ya af sürecinin önemli bir aşaması olduğunu Apo’nun şu açıklamalarından anlayabiliriz:

“Çözüm olacaksa, 1921 Anayasası esas alınmalıdır. Ben bundan başka bir belge tanımam. Bu Anayasa birleştiricidir. Misakı Milli sınırlarını kapsar, ayrışma yoktur. Kürdistan milletvekilliği vardır, Kürtler için muhtariyet vardır.”

Tabii 1921 Anayasası’nda ne Kürdistan milletvekilliği vardır ne de Kürtler için muhtariyet. Bu tartışmaya hiç girmeyelim, çünkü metinler ortada. Ancak bu sözlerden Apo’nun Anayasa’nın ne şekilde değiştirilmesini istediği belli oluyor.

Görüldüğü üzere, Şeriatçısı, Apo’su, liberali, PKK kuyrukçusu, hepsi bir mutabakata varmış: Anayasa değişmeli, vatandaşlık tanımı yeni baştan kaleme alınmalı, federatif yapıya adım adım geçilmeli.

Peki “Atatürkçü” cenah?

Örneğin Cumhuriyet gazetesi?

Orada da benzer seslerin çıktığını görüyoruz. Örneğin Mustafa Sönmez de Güneydoğu için bir çözüm paketi hazırlamış. Paketin şu iki maddesi bakalım size de tanıdık gelecek mi:

“Kültürel hakların geliştirilmesi” ve “Katılımcı yerel yönetimleri güçlendirme”

Peki Baykal?

O da zaten iki aydır “Kürt açılımı” yapıyor. Son olarak Güneydoğu gezisinde şöyle dedi: “Silahı bıraksınlar, o zaman af kolay...”

Kültürel haklar tekerlemesi deseniz, Baykal’ın dilinden de düşmüyor:

“Kaynaştırmayı bir çözüm önerisi olarak ortaya koyuyoruz. Tüm hak ve özgürlükleri öngören ama herkesin, her etnik kökenin, bütün bir milletin parçası olmasını amaçlayan bir proje sunuyoruz.”

Ulusal mutabakat mı faşist tahakküm mü?

Görüldüğü üzere Türkiye tarihinin en kapsamlı mutabakatlarından biri oluşmuş durumda. Herkes Kürt bölücülüğünün önünü açacak yasal ve anayasal değişikliklere hazır. Ordu’nun da sessiz kalması bu süreci desteklediğini, en azından karşı çıkmayacağını gösteriyor. Zaten Gül de hükümet ile askerin ilk kez bu konuda bu kadar uyum içinde olduğunu, bu tarihi fırsatın kaçırılmaması gerektiğini söylemişti.

Ancak bunun bir toplumsal mutabakat olduğu sanılmasın. Türk milleti bu süreci endişeyle izliyor. Endişeyle izliyor, çünkü hiçbir partinin bu sürece karşı çıkmadığını görüyor.

Siyaset kurumuyla Ordu’nun vardığı bir mutabakat, toplum tarafından kabullenilmiyorsa, o zaman o mutabakatın topluma zorla kabul ettirilmesi gerekir. Bu dayatmanın da dünya çapında tek bir tanımı vardır: Faşizm...

Öyleyse yaşanan bir toplumsal mutabakat değil, faşist tahakkümdür.

Bu mutabakata karşı çıkabilecek ve faşist tahakküme direnebilecek bir siyasi irade Türk milletinin gerçek sesi olmaya adaydır. Bu siyasetteki bir boşluk değil, bir milletin varlığını devam ettirebilmesi için bir zorunluluktur...

Bu zorunluluğun farkına varanlar, sorumluluğunun da bilincinde olmalıdır.

 


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: