08.06.2009/Sayı:239
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Başyazı

Gökçe Fırat

Aleviler ilerici Sünniler gerici mi?

Aleviler ilerici Sünniler gerici mi?Ey genç saki, ver bana şarap kadehimi
Şii Sünni çatışması artık canıma yetti
Deseler ki hangi mezheptensin ey Cami
Şükürler olsun, ne Sünninin itiyim ne Şianın eşeği
Abdurrahman Cami

Solcu aydının cehaleti

Türk aydını gerçekten garip bir insan türüdür. Bu, iki yönden böyledir. Birincisi aydın değil cahildir ama cahil olduğunu bilmez. İkincisi kimsenin Türklüğünü beğenmez ama kendisi ne kadar Türk’tür ve ne kadar Türk gibi davranır onu göremez.

Hele hele aydınımız solcu olunca iş daha da çetrefilleşir. Solcu olmasını yeterli bir aydın düzeyi görür ve kendisini geliştirmek için hiç çaba harcamaz, aydındır sözde ama kesin dogmaları vardır ve üstelik bu dogmalarını yobazca savunmaktan da geri durmaz.

Ama daha vahimi sol düşünceyi taşıyan tüm insanların da kendi dogmalarına inanmasını, itiraz etmemesini ister, itiraz edenleri ya sindirir ya susturur.

Sağcı yobaz için kendisi gibi düşünmeyen “dinsiz”dir, solcu yobaz içinse “Yezit”!

Yezit önemli bir göstergedir çünkü gelenekselleşmiş tanımlamaya göre Sünni gerici, Alevi ise ilerici demektir.

O halde bir solcunun hem Aleviliği savunması hem de Sünniliğe karşı çıkması gerekir. Ne kadar Sünni düşmanlığı yaparsan o kadar ilerici olursun, ne kadar Alevicilik yaparsan da o kadar kabul görürsün Sol camiada.

Ama bu Sol düşünceyi Alevi düşüncesiyle zenginleştiren bir durum değildir çünkü sol düşünce Alevicilik içinde erimekte, solculuk bir mezhebin bir yorumuna dönüşmektedir. Genel olarak kimse de bu geleneksel dogmaya karşı çıkmaz.

Sağcı için bu bulunmaz fırsattır, çünkü tüm Sünni taban kendisine kalır o da bu Sünni tabanı işler ve oradan iktidar olur.

Şah İsmail
Şah İsmail

Yavuz Selim
Yavuz Selim

Alevici Türkmen tarih tezi

Son dönemde ise farklı bir tarih tezi ortaya atılıyor. Bu teze göre, Osmanlı Türk değildir, Türk olan Kızılbaşlardır. Kızılbaşlar ya da Aleviler ise gerçek Türklerdir hatta daha da iyisi Türkmenlerdir.

Böylesi bir basitleştirici eşitleme içinde, Alevi demek Türk demektir, Türk demek de Alevi demek.

Peki o zaman Sünniler kimdir?

Sünniler ise Araplaşan Türklerdir. Artık Türklük diye bir şeyleri kalmamıştır.

Çok Türkçü gibi gözüken bu tez aslında en büyük Türk düşmanlığının temelini kazdığının farkında değildir.

Eğer Osmanlı Türk değilse bunun tek bir sonucu vardır, Anadolu Türk değildir!

Yani Yunanların, Avrupalıların, Ermenilerin yıllardır iddia ettikleri tez bu defa Türkçü bir tez gibi ortaya konulmaktadır...

Tehlikeli olan da zaten budur.

Ama daha geri gidecek olursak, Büyük Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklu Devleti çıkar karşımıza. Aynı koro onları da Türk olarak görmez.

O zaman 1071 yılında Malazgirt Ovası’nda Bizanslılarla savaşanlar kimlerdi?

Selçuklulara Rum diyenler Malazgirt’te iki ayrı Rum boyunun mu savaştığını düşünmektedir acaba!

Kaldı ki 1071’de Anadolu’nun, 1453’te ise İstanbul’un Türkler tarafından ele geçirildiği, en başta Yunanların ve Batı dünyasının iddiası değil midir?

Ve Selçuklular Anadolu’ya girdikten sonra, yani 1000 yıldır Anadolu’ya Türk boylarının yerleştiği, Anadolu’nun bir Türk toprağı olduğu ve bu nedenle bu coğrafyaya Türkiye dendiği bilinmemekte midir?

Türkçülük adına yola çıkanlar Türk’ü tarihsiz ve vatansız bıraktıklarının farkında değiller mi?

Eğer Anadolu Türk değilse, hâlâ bu topraklar üzerinde kendisini Türk olarak tanımlayan milyonlarca insan yanılmakta mıdır?

Bu insanlar Anadolu’dan kalkıp Orta Asya’ya mı gitmek zorundadır?

Osmanlı’nın Türklüğü

Siyasi sonuçları son derece ağır olan bir teoriyle karşı karşıyayız görüldüğü gibi. Ama bu da zaten tümüyle siyasi bir tez. Ama bu siyasi tezin dayanağı olan tarihi kanıtlar ortada yok.

Osmanlı’nın Türküğünü tartışmak için insanda cahil cesareti olması gerekir.

1071’de Anadolu’ya giren Türk boyları bilinmektedir. Bu Türk boyları Oğuz Türkleridir. Oğuz Türkleri yine kendi arasında alt boylara ayrılır. 24 Oğuz boyu vardır Osmanlı’yı kuracak olan ise Oğuzlar’ın Kayı boyudur.

Kayı boyu 1071’den sonra Anadolu’ya yerleşmiştir. Ama Anadolu’ya yerleşen pek çok boydan birisidir Kayılar.

Anadolu Selçukluları yıkıldığında Anadolu’da beylikler dönemi başlar. Osmanoğulları bu beyliklerden sadece birisidir. Ama bu beylik gittikçe güçlenir, diğer beyliklerin bir kısmını gönüllü bir şekilde, bir kısmını ise zorla savaş yoluyla kendisine tabi kılar. Böylece Anadolu’da beylikler dönemi kapanır ve Osmanlı Devleti oluşur.

Anadolu’ya gelen Türk boylarının dini şekillenmesi ise farklı bir sürecin sonunda ortaya çıkar. Anadolu’ya gelen Türk boyları çoğunlukla Sünnidir ama bu Sünnilik bir Nakşi ya da Vahabi Sünniliği değildir. Bu Sünni anlayış aynı zamanda Sufi geleneğinden izler taşır. Son derece yapıcı, akılcı bir gelenektir ve zaten başarısının altında da bu yenilikçilik yatar.

Anadolu’ya yerleşen Türk boylarının bir kısmı ise Alevidir. Alevi olan Türk boyları genel olarak Türkmen adını alır. Ama bunların da kendi içlerinde farklı oymaklar bulunmaktadır.

Fakat Sünni-Alevi bölünmesi Anadolu’da Türkleri bölen esas etken değildir. Osmanoğulları göçebelikten yerleşik yaşama geçen bir Türk boyudur. Alevi Türkmenler ise göçebe geleneklerini devam ettirirler. Osmanlı Devleti büyümektedir ama bu büyümenin içinde göçebe Türkmenlerin bir karar vermesi gerekecektir, Osmanlı’ya uyup yerleşik yaşama mı geçeceklerdir yoksa göçebeliğe devam mı edeceklerdir?

Habil’le Kabil’in kavgası

Bir devlette iki farklı ekonomik sistem olamayacağına göre ya yerleşik tarım ve zanaat toplumu ya da göçebe ve otlakçı, hayvan besleyen bir ekonomik sistem.

Anadolu bu yol ayrımına 1400’lerden itibaren geldi. Ama bu kavga aslında çok eski bir kavgaydı. Bu daha Adem’in oğullarından bu yana insanlara mirastı...

Adem peygamberin iki oğlu vardır, biri Kabil biri Habil. Kabil çiftçidir, Habil ise çoban. Çiftçi olan Kabil’in tarlaya ihtiyacı vardır çünkü o tarlaya buğday ekecektir, Habil’in ise otlağa ihtiyacı vardır çünkü koyunlarını otlatacaktır.

İki kardeşin kavgası Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da geçer. Kabil kardeşi Habil’i öldürür. Bu, çiftçi toplumun yani yerleşik toplumun ancak böylesi bir kardeş kavgası ile kurulacağını gösterir.

Nitekim dünyanın çok değişik yerlerinde aynı kavga bir şekilde verilir. Bu kavga üretim yapıları arasındaki bir kavgadır, dini değil.

Mesela Cengiz Han göçebedir ve Gök Tanrı’ya tapar. Bir nevi dinsizdir aslında. Ama savaştığı yerleşik toplumlar Müslümandır.

Moğol orduları tüm dünyayı fethederken, özellikle İslam halifeliğini ortadan kaldırırlar. Ama bu, Moğollar’ın ve Cengiz Han’ın çocuklarının Müslüman düşmanı olduklarını göstermez, kavga tümüyle ekonomik bir kavgadır.

Benzeri bir süreç Timur döneminde daha fazla ortaya çıkacaktır. Timur Şiidir, Osmanlı ise Sünni. Sünni Osmanlı, Hıristiyan Bizans’ı kuşatmıştır ama Şii Timur’un orduları Sünni Osmanlı’yı yıkmaya gelir. Ve yıkar da. Osmanlı Anadolu beyliklerini birleştirmişken tüm iktidarını kaybeder. Beylikler yeniden dirilir.

Timur, Osmanlı’nın gücünü kırmak için, Türkmenleri destekler. Bu desteğin görünen yüzü Timur’un Şiiliği ile Türkmenlerin Aleviliğinin uyuşmasıdır, ama altta yatan asıl neden Timur’un göçebeliği ile Türkmen göçebeliğinin uyumudur.

Alevi-Sünni kavgası değil Alevi-Sünni sentezi

Osmanlı döneminde Alevi-Sünni kavgası gibi algılanacak savaşın tohumları tam da bu dönemde ortaya atılır.

Bugünkü Azerbaycan topraklarında konaklayan Timur, Safevi tarikatına destek verir. Bu tarikat Alevi tarikatıdır. Ve bu tarikat zamanla güçlenerek bir beyliğe dönüşür ve Osmanlı denetimindeki bölgede de etkisini hissettirmeye başlar. Osmanlı’ya tabi olan Türkmen boyları Safeviler’e bağlanmaya başlar.

Safeviler öncelikle bir Alevi tarikatıdır ama bu tarikat bir devlete dönüşecektir. Safevi Devleti’ni kuran tarikat ana dili Türkçe olan bir Türk boyudur ve Oğuzlar’ın kardeşidir. Ama Osmanlı da bir Türk boyudur.

Bir süre sonra bu iki kardeş Türk kavmi kavgaya tutuşurlar, tıpkı Kabil ve Habil gibi. Kavganın görünen yüzü Alevi-Sünni kavgasıdır. Ama bu aynı zamanda Osmanoğulları’nın denetimine girmek istemeyen Türk boylarının isyanıdır. Ve elbette göçebe ekonominin yerleşik ekonomiyle kavgası.

Bugün kimileri bize Alevilerle Sünnilerin Anadolu’da kanlı bıçaklı oldukları bir tarih çizmektedir ama gerçek hiç de böyle değildir.

Osmanoğulları’nın dini altyapısında Sünni İslam olduğu doğrudur. Ama Osmanlı’nın dini altyapısını kuran Sünni Şeyh Edebali aslında Baba İshak’ın bir izleyicisidir. Anadolu Aleviliğinin temeli sayılan Hacı Bektaş ise Sünni Hoca Yesevi’nin izleyicisi.

Arapların Şii-Sünni bölünmesi Türk topraklarında inanılmaz bir birlikteliğe dönüşür. Orta Asya’dan Balkanlar’a Türkler, hem Sünniliği hem Şiiliği hümanizmle yoğurur ve ortaya büyük bir Aydınlanma çıkarırlar.

Türklerin kurdukları devletlerle yönetilen coğrafyada Sünni kökenli de olsa Şii kökenli de olsa büyük Aydınlanmacılar yetişecektir.

Ömer Hayyam adı Ömer olan bir Sünnidir.

Mevlana Celaleddin yine bir Sünnidir.

Yunus Emre Sünnidir.

Hacı Bektaş Alevidir.

Daha çok ismi bu listeye dahil edebiliriz.

Bu isimler dinsel gericiliğe karşı hem Aydınlanmanın hem insancıllığın kökleridir. Türk topraklarında bu gelenek hep güçlü olmuştur.

Ama her iki mezhebin yobazları da, diğer mezhebi red üzerine kurulu bir tarih anlayışını bize dayatmaktadır. Sünninin ilericisi olduğu gibi Alevinin de ilericisi vardır ama aynı zamanda Sünninin gericisi olduğu gibi Alevinin de gericisi vardır.

Mesele tüm Türk tarihini bir bütün olarak sahiplenebilmek, ama hangi mezhepten olursa olsun tarihimizdeki düşmanlıkları körükleyenleri ayıklamaktır.

Yavuz Selim

Bu tür bir çabanın karşısına ise mezheplerin şeyhleri hep karşı çıkmış ve kendi mezhebini sütten çıkmış ak kaşık diğer mezhebi ise bütün kötülüklerin kaynağı olarak göstermiştir.

Atatürk’ün tavrı ise son derece öğreticidir, laik bir ülkede hiçbir tekkeye izin vermemiş ve Sünni tekkeler ile birlikte Bektaşi tekkesini de kapatmıştır. Ama buna rağmen bugün Atatürkçüler ve solcular koyu bir Alevicilik yaparak aslında Atatürk’ün laikliğinden kopmaktadırlar.

Kaldı ki Osmanlı’daki Sünni-Alevi kavgası acaba solculara ezberlettirilen gibi midir gerçekten?

Osmanlı padişahı Yavuz Selim de Türk’tür, Safeviler’in padişahı Şah İsmail de. İki devletin egemenlik savaşı ise genel olarak Osmanlı topraklarında cereyan eder.

Osmanlı hanedanı Sünnidir ama Anadolu’daki Türkmenlerin dinine karışmaz. Dolayısıyla Alevi olduğu için baskı gören bir Türk halkı yoktur ortada. Ama Safeviler’in güçlenmesi ile birlikte Türkmen boyları köylerini bırakıp Şah’a gitmeye başlarlar. Anadolu’da nüfus azalır ve devletin vergi alacak köylüsü neredeyse kalmaz. Safeviler’e gider ve Şah İsmail’in ordusuna katılırlar.

Osmanlı bu süreç içinde yine de Türkmenlerin üzerine yürümez. Yavuz Selim’in Türkmenlerin üzerine yürümesi ve hep konu edilen büyük Alevi kıyımının gerçekleşmesinin hikayesi ise çok da anlatıldığı gibi değildir.

Safeviler’in lideri Şah İsmail’den önce dedesi Cüneyt ve babası Haydar bugünkü Erzincan-Sivas-Tokat bölgesinde güçlü ordular kurmuş ve bu ordularla Sünni köylerini kılıçtan geçirmişlerdir. Şah İsmail de aynı yolu izleyecektir.

Şah İsmail’in Antalya halifesi Hasan ölünce, yerine oğlu Şah Kulu geçer ve büyük bir isyan başlatır. Osmanlı’yı gafil avlayan bu isyan Osmanlı’ya büyük kayıplar verdirir ve Şah Kulu 15.000 Türkmen askeriyle birlikte Şah İsmail’e sığınır. Osmanlı-Safevi Savaşı da bundan sonra başlayacaktır.

Yavuz Selim, Şah İsmail’e karşı sefere çıktığında, Şah İsmail’in komutanı Muhammed Osmanlı Ordusu’nun geçeceği tüm otlakları, köyleri yakar, suları kurutur. Öylece Şah İsmail’e 5.000 askeriyle birlikte katılır.

Benzer bir şekilde Yavuz Selim’in ordusu da yol boyunca Şah İsmail’e bağlı Alevileri katleder.

En sonunda iki ordu Çaldıran’da karşılaşır ve Şah İsmail Osmanlı’ya yenilir.

Sol aydınlar hep Yavuz’un zalimliğini anlatır ama nedense diğer taraf kimdir o hep saklanır. Çünkü solcu aydın hem sansürcüdür hem de sansüre boyun eğer. Ama tarih hiç de tek taraflı değildir.

Osmanlı’yı vuran Şah Kulu, Şah İsmail’e 15.000 askeriyle gider ve Şah’ına kavuşur. Ama Şah İsmail’in ilk yaptığı Osmanlı’yla aramı bozdun diye Şah Kulu’nu öldürtmektir.

Şah Kulu öldürtülür ve Şah Kulu’nun yakın komutanları ise kaynar kazanlara atılır ve orada kaynatılarak öldürülür. Çünkü Şah İsmail bu komutanların ham olduklarını ve pişmeleri gerektiğini düşünmektedir.

Şah İsmail’e katılan Türkmen boyları büyük bir horlanma yaşarlar ve baskı görürler. Şah İsmail tüm oymakları dağıtır, liderlerini para ile satın alır ve onları tıpkı Osmanlı gibi dışlar.

Şah İsmail bir şairdir ve şiirlerini Azerice yazar ama bu onun Türkçü olduğu anlamına gelmez. Nitekim Azerbaycan ve İran topraklarında kurduğu Safevi Devleti’ni Fars kökenli vezirler yönetir. Ve bu Fars vezirler Türkmenleri hep ezer ve Safevilerin 5 veziri Aleviler tarafından öldürülür.

Safevi sarayında Farsça resmi dildir. Ama Osmanlı sarayında resmi dil Osmanlıcadır. Osmanlıca ise, Farsçanın değil, Arapçanın değil Türkçenin bir koludur. Nasıl ki Azerice, Uygurca, Çağatayca Türk dilleri ailesindense aynı şekilde Osmanlıca da Türkçenin bir koludur.

Safevi Devleti topraklarında çoğunluk Sünnidir ama bu Sünni halka ibadet etmek yasaklanır. Dört halifeye bağlılığını söyleyenler için camilerde idam sehpaları kurulur. Şah İsmail Tebriz’e girince günlerce Sünni avı başlar ve idam edilenlerin sayısı neredeyse on bini bulur.

Şah’a gitmek mi! Şah’tan kaçmak mı!

Ama öldürmek deyince başka bir olay özellikle anılmalıdır. Osmanlı’ya kardeş katilleri diyenler, Osmanlı padişahlarının annelerine bunlar gavur diye dil uzatanlar için ibretlik bir hikayedir.

Şah İsmail, Akkoyunlu Devleti’nin bir mensubu olan anadan doğmaktadır. Bu ana Âlemşah Begüm’dür. Âlemşah Begüm’ün soyu ise hem Akkoyunlu Türklerine hem de Bizans’a dayanır. İşte Şah İsmail böylesi bir ananın oğludur.

Şah İsmail’in yıktığı devlet, Akkoyunlu Devleti’dir ve bir Türkmen devletidir. Bu devletin resmi dili Türkçedir. Ama tek suçları Sünni olmalarıdır.

Akkoyunlu Devleti’ni yıkıp Tebriz’i ele geçiren Şah İsmail büyük bir katliama girişince ona anası Âlemşah Begüm karşı çıkar.

Bu katliamların artık durmasını ister. Ama Şah İsmail durmaz.

Anası en sonunda beyleri ile toplantıdayken izinsiz bir şekilde Şah İsmail’in yanına girer. Kızgındır, “durdur bu katliamı sana analık hakkımı helal etmem” der.

Şah İsmail’in annesine cevabı irkilticidir, “Akkoyunlu akrabaların ölüyor diye mi bu kadar üzülüyorsun” der.

Anası karşısındaki oğlunun artık bir oğul olmadığını görür. “Sen katilsin” der ve çıkar.

Odadan çıkınca Şah İsmail şu fermanı yazdırır:

“Safevî Şahı’nın buyruğudur. Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan’ın kızı Âlemşah Begüm, 17 Eylül 1501 sabahı Tebriz’de idam edilecektir. Soylu kanının akıtılmaması, yay kirişiyle boğulması buyrulmuştur!”

Evet Anadolu’da Pir Sultan’lar Şah’a gidelim diye türküler yakıyorlardı ama Osmanlı yerine gidecekleri Şah böyle bir Şah’tı, ana katiliydi.

Ve Çaldıran’da savaş meydanına iki karısı ile birlikte gitmiştir Şah. İkisinin de adı Taçlı Begim’dir. Şah İsmail savaş meydanından kaçar. Geride iki karısı kalır. Taçlı Begim’lerden biri at üzerinde savaşmaktadır ve Şah’ın kaçıp bıraktığı orduyu toparlayarak Tebriz’e getirir.

Diğer karısı ise Osmanlı’ya esir düşecektir...

Türkleri mezheple bölmemek, birleştirmek

Tabii mesele o mezhep mi daha temiz bu mezhep mi değil. Elbette her mezhebin yobazı var.

Şah İsmail’in babası Haydar Akkoyunlu sarayında yetişmiş bir şehzadeydi. Amcası Uzun Hasan bu şehzadeyi çok severdi ve Şiiliğini de kabullenmişti.

Bu şehzadelere eğitim veren hocalardan biri ise Semerkand’dan Akkoyunlu’ya sığınan Ali Kuşçu idi.

Ali Kuşçu baba katili bir padişahtan, Uluğ Bey’i öldüren oğlu Abdüllatif’ten kaçmış Uzun Hasan’a sığınmıştı. Onun sarayında ise ana katili olan Şah İsmail’in babası Haydar’ın öğretmeni olacaktı.

Ve ondan sonra Ali Kuşçu Osmanlı’ya sığınacaktı.

Yansız bakıldığında tarih herkes için derslerle doludur. Ama tarikat bağını insani değerlerin üstünde tutanlar için, bir süre sonra insani değerlerin bir anlamı kalmaz. Oysa laiklik bu tür mezhep ve din boğazlaşmalarına karşı sadece insan aklının üstünlüğünü savunmaz, aynı zamanda insan yüreğinin de dinsel mezhepsel boğazlaşmalara bir isyanıdır.

Tarihi çarpıtmak ise ancak yobazların işi olabilir. Bugün ben Türk aydınıyım, solcu aydınım diyenler maalesef hâlâ Türkler arası kardeş savaşının bir tarafını tutmaktadır. Oysa asıl Türkçülük Türklerin kardeşliğini savunmaktır.

Osmanlı münevverini Türkçü olmadığı için eleştiren günümüz aydını aslında Osmanlı aydınının kopyasıdır. Osmanlı aydını saray aydınıydı ve onlar için Türk yoktu.

Şimdiki Türk aydınının ise sadece adı Türk’tür. O aydın Türklüğü Alevilikle sınırlamakta, Sünnileri dışlamakta, Türklüğü bölmektedir. Yaptığı Türkçülük değil düpedüz mezhepçiliktir.

Bu aydını eğitebilir ve aydınlatabilir miyiz acaba?

Çok zor. Ali Kuşçu’ların, Mevlana’ların, Hacı Bektaş’ların yıkamadığı yobazlığı kim yıkabilir ki?

Ama Türk milleti, hangi boydan olursa olsun, Türk dilinin hangi kolunu konuşursa konuşsun, hangi dine inanırsa inansın, hangi mezhebe bağlanırsa bağlansın ve kendi içinde ne kadar savaşmış olursa olsun, elbette bir gün bu yapay ayrımı ortadan kaldıracak, Türklükte birleşecektir.


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: