Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Harry S. Truman’ın başkanlık yıllarında bir Kore Savaşı yaşayan sıradan Amerikan yurttaşı oldukça pahalıya çıkan bu silâhlı çatışmadan bıkmış görünüyordu. Türkiye NATO’ya henüz üye olmadıysa da bir tür bağlaşık sayıldığından, Türk askeri de Kore’de savaşmış, Amerikan kanı akmasını bir ölçüde engellemiş, yerine kendi kanını akıtmıştı. Sokaktaki Amerikalı bu savaşı Demokrat iktidarın dilediği ölçüde artık desteklemiyordu. Ayrıca, Wisconsin birlikteş devletinden Amerikan Kongresine üye olarak seçilmiş olan Joseph (Joe) McCarthy Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarındaki birçok kişiyi komünistlikle suçlayan bir uygulama sürdürmüş, birçoğunun yaşamını da söndürmüştü. Suçlamalarını Truman’dan da geriye götürerek (Franklin D. Roosevelt yıllarını da içine katmasıyla) Demokrat Parti yönetimini “yirmi yıllık aldatma, kötülük ve yurt satma” olarak niteledi. Dışta savaş ve içte McCarthy’cilik Demokrat iktidarı zayıflattı. Truman önünde belki sonu kendi için belirsiz ve çetin bir seçim çekişmesi gördüğünden ya da, kendi dediği gibi, yedi yıl başkanlığı yeterli saydığından, altmış-sekiz yaşındayken siyasetten çekileceğini açıkladı. Gene belki yerine usturuplu bir ardıl seçecek olursa, Demokrat iktidarın kendinden sonra da sürebileceğini düşünüyordu. Cumhuriyetçiler Beyaz Saray’a yirmi yıldır girememişler, 1856’da kurulduklarından bu yana yönetimden hiç bu denli uzak kalmamışlardı. Üstelik, Truman da 1948’de hiç beklenmedik bir zafer sağlamıştı. Başkan Truman bu karmaşık düşünceler içinde güçlü siyaset merkezlerinden Illinois’un Valisi Adlai Stevenson’un ardılı olarak seçti. Bir anlama “veliaht” gibi görülen bu kişi Truman’ı hep desteklemişti. Ayrıca, “al beni”si olan ve tarih boyunca adaylar arasında en zeki ve kitap karıştıran biri olarak da biliniyordu.
Birine beklediği bir şeyi önerdiğinizde, onu çok istiyor olmasına karşın, oldukça sık “bir düşüneyim!” diye yanıt verir. Stevenson’un da tepkisi bu oldu. Bir önemli nedeni Dwight D. Eisenhower diye parlak geçmişi olan bir generalin Cumhuriyetçi Partiden aday olma olasılığıydı. Bir nedeni de adaylığı hemen kabullenirse, sevilgenliği düşmekte olan “Truman’ın adamı” olarak küçümsenme korkusuydu. Rakibi olarak adı geçen kişi 1915’de West Point askerî akademisini bitirmiş, 1943’de Mihver’e karşı Müttefik Orduları Başkomutanlığına getirilmiş ve Batı Avrupa’da (bir hayli geç de olsa) İkinci Cephe’nin açılmasını tasarlamıştı. Nazi Almanya’sının başkenti Berlin’e ilk kez Sovyet Ordusu girmişti, ama Batı’da adı en çok duyulan yüksek rütbeli asker General Eisenhower’di. Kendine bağlı General George S. Patton (1885-1945) ve Mareşal Bernard Law Montgomery (1887-1976) gibi tutkulu asker dahil, çeşitli uluslardan gelen askerler arasında uyum sağlamak için olağan-dışı sayılan bir yönetim yeteneği gerektiriyordu. Amerikalı Patton da West Point’tandı. Birinci Dünya Savaşına katılmış ve yeni oluşturulan tank birliklerinde savaşmıştı. Amerikan askerine Fas’ta (1942) ve Sicilya’da (1943) korgeneral olarak komutanlık yapmış, Üçüncü Ordusu daha sonra Fransa ve Almanya’yı yararak ilerlemişti. Yaralı bir askeri korkaklıkla suçlayarak tokatlayınca; başkomutan Eisenhower tarafından görevden alınmıştı. İtalyan, Fransız ve Alman kentlerine kim önce girecek diye yarıştığı İngiliz Montgomery de Britanya’nın ünlü harp akademisi Sandhurst çıkışlıydı. Kuzey Afrika’da “Çöl Tilkisi” takma adlı Alman Mareşalı Erwin Rommel’e karşı El Alamein zaferini (1942) kazanmıştı. Eisenhower dahil, her Müttefik komutanını bezdirecek bir doymazlığa sahipti. Amerikan başkanlığı için adı geçen Eisenhower’in böyle bir geçmişi, yöneticiliği ve uzlaşıcı niteliği vardı. Bu nedenle, Demokrat Parti içinde de onu sahip çıkmış isteyenler de eksik değildi. Üstelik, iç siyasete hiç karışmadığı için, seçim sırasında hesabını vereceği bir kamburu da yoktu. Onu hangi parti kendi yanına çekmeyi başarırsa, geçmişin yanlışları önüne sıra sıra dizilmeyecekti. Savaş bittiğinde askerlikten ayrıldıktan sonra, yönetici olarak yeteneklerine ve birikimine bakarak, New York’un ünlü eğitim kurumu olan Columbia Üniversitesinin rektörlüğüne getirilmişti. Eisenhower Cumhuriyetçi Partiyi seçti. Stevenson da Demokrat Partinin bu amaçla yapılan toplantısında adaylığı kabul ettiğini açıkladı. Eisenhower uzun yıllar sürekli olarak yardımcılarıyla birlikte çalışmıştı. Orduda birçok işini başkalarını yapardı. Sabahları bile onu giydiren bir emir eri vardı. Erkek oda hizmetçisi John Moaney’nin her sabah kilotuyla fanilasını sıyırdığı yazılmıştır. Cephede de biri kahvaltısını hazırlarken, biri traşını yapar, öteki telefonunu çevirirdi. Ama karar vermesini bilir, gülümsemesi güven verir, sıradan yurttaş onu kendine yakın sayardı. Bu nedenle, adı kısaca “Ike”a (Ayk) çıktı ve iç siyasette “I like Ike” (Ike’ı seviyorum) çarpıcı sözü yayıldı. Eisenhower California’dan Richard M. Nixon adlı genç bir senatörü başkan yardımcısı adayı olarak seçti. Öteki aday Stevenson’un büyükbabası gene Demokrat Partiden 1892’de eski başkanlardan Grover Cleveland’ın yardımcılığını yapmış, 1900 seçimlerinde de William Jennings Bryan’ın yardımcısı olarak aday olmuştu. Stevenson’un kendi İkinci Dünya Savaşı sırasında Deniz Kuvvetleri Bakan Yardımcısı görevinde bulunmuş, daha sonra Illinois Valiliğine seçilmişti. Demokrat Parti içinde büyükbabasına değin geri giden sağlam bir yeri vardı, ama zayıf iki yanı da bulunuyordu. Birincisi, konuşurken çok uzun cümleler kuruyor ve sıradan Amerikalının alışmadığı bir düzey tutturuyordu. Generalliliği sırasında belki ayakkabısını bile emir erine bağlatan Eisenhower “halktan biri” yanlış simgesini yaratırken, Stevenson’u “fildişi kule” aydını sananlar vardı. Belki de bir ölçüde öyleydi. İkincisi, Demokrat aday eşinden boşanmıştı. Amerikan tarihinde (Ronald Reagan’a gelinceye değin) eşinden boşanan aday Beyaz Saray’a girmeyi başaramamıştı. Eisenhower de başkanlığa adaylığı söz konusu olmasaydı boşanmak üzereydi, ancak siyasete atılmasıyla, bu olasılık kendiliğinden ortadan kalktı. Stevenson güneyden Alabamalı bir senatör olan John Sparkman’ı yardımcısı olarak seçti. Halkın saydığı ve sevdiği birine karşı yarışmak zordu. Stevenson’ın dolaşmaktan ayakkabısının köselesi delinmişti, ama iyi bir kampanya yürütmedi. Geçmiş seçimleri iyi incelemiş olan günümüzün Obama’sı da, altmış yıl önce başka bir Demokrat adayın yaptığı gibi, altı delik pabucuyla resmini çektirip “görüyorsunuz, ne denli uğraşıyorum!” gibisinden yayınlatmıştı. Ancak, Stevenson kampanyasını Amerikan seçimlerinden kazançlı çıkacak biçimde düşünüp uygulamadı. Önce, seçmen önünde kararsız ve bu yüzden zayıf göründü. Adaylığı istediğini daha işin başında kesin olarak belirtmemişti. Bu tavrıyla halkın gözünde “kararsız Hamlet” benzeri bir simge çizmişti. 1952’deki günlüklerinden: “Bana başkanlık önerilirse kabul etmeyeceğim... Başkanlık hiç bir Amerikalının kabul etmeyeceği bir şey olamaz... Kaç kez söyledim ki, benim tek istediğim şey Illinois valiliğidir. Yeteneğim de zaten bununla sınırlı... Demokrat Parti adaylığını üstlenir miyim? Evet!” Sokaktaki adam onu Amerika’yı Kore Savaşından çekip çıkaracak ve Komünizme karşı duracak bir adam olarak göremiyordu. Oysa, savaşın ne olduğunu bilen “Ike” seçilirse görevi üstüne almadan önce Kore’ye gidip her şeyi yerinde göreceğine söz vermişti. Bu tavrı oy verecekleri etkiledi. Stevenson’un kavrayamadığı başka önemli bir olay olarak, Ike’ın danışmanları televizyonu ona daha akıllı biçimde kullandırdılar. Yeni çıkan ve yaygınlaşan televizyonun siyasette ne denli işe yarayabileceği artık anlaşılıyordu. İlk kez 1952 başkanlık seçimlerinde denendi. O tarihte Amerikan evlerinin yüzde 40’ında, yani 18 milyon konutta televizyon vardı. Üstelik, günde yirmi bin kişi televizyon satın alıyordu. Ike da, Stevenson da bundan yararlanmayı tasarladılar. Ancak, Demokrat aday ekranda görünüp her seferinde upuzun tümcelerle tam yarım saat konuşuyordu. Sonuna geldiğinde söylediklerini bitiremediği kanısını da uyandırmaktaydı. Amerika’da oy toplamak isteyen birinin yarım saat “konferans” dinletmesi zordur. Konuşmanın yarısında düğmeyi çevirirler. Ike ise, “Eisenhower ulusa yanıt veriyor” programıyla sürekli yirmişer saniyelik konuşmalar yaptı. Televizyon kamerası herhalde önceden seçilmiş çekici bir hanıma ya da evli bir çifte gidiyor ve “Ike, bu pahalılık ne olacak?” sorusunu alıyordu. Cumhuriyetçi adayın kısa yanıtı şuydu: “Benim eşim Mamie de aynı endişeleri taşıyor.” İzleyicinin duygusu da şu oluyordu: “İşte, halk adamı dediğin böyle olur!” Öte yandan, Ike iyi bir konuşmacı değildi. Onun başkanlığı sırasında ben de Amerika’da öğrenci olduğumdan, basın toplantılarını izledim. Kendi başına bırakılırsa, başladığı tümceyi zor bitirir, söz uzayınca başındaki özneyi unutur, “yani, demek istiyorum ki” diye konuyu değiştirmek zorunda kalır, ama ipin ucunu gene kaçırırdı. 1952 seçim konuşmaları sırasında ise, televizyonda söyleyeceği kısa tümceler koca harflerle önünde yazılıydı. Stevenson’un her iki ayakkabısının altı delinmiş olsa da, bu koşullardaki televizyon yarışını Ike kazandı; seçimi de. Stevenson o zamanki 48 birlikteş devletten yalnız dokuzunda öne geçebilmişti. Ike’ın danışmanları rakip adayın karın altına vurmayı da denediler. Stevenson’un eski eşi Ellen ile görevine fazla zaman ayırıp geçinemeyip ayrıldığı için “eşcinsel” olduğunu yaydılar. Ayrıldıktan sonra, Stevenson’un olağan-dışı kadın merakı doğdu ve bunu yeterince sergiledi de. Cumhuriyetçiler Demokrat adayın Bill Blair adlı bir yakını ve danışmanının kısa bir süre Illinois vali evinde kalışından bu yönde yararlanmışlardı. Bir ara, FBI ajanı görünümünde biri de ortaya çıkmış, ileri sürülen eşcinselliği incelemekle görevli olduğu kuşkusunu yaymıştı. Kim olduğu anlaşılamayan bu kişi geldiği gibi birden yok oldu gitti. Belki bir Cumhuriyetçi Parti “hafiyesiydi”. Eski eşi Ellen bile biraz kişisel kızgınlıktan, biraz da Cumhuriyetçi dürtüsüyle “Yumurta Kafa ve Ben” başlıklı bir anı kitabı korkutmasıyla Stevenson’a epeyi ter döktürdü. Siyaseti iyi bilen koruyucusu eski Başkan Truman bile konuyu araştırmak için güvendiği birini Illinois’a yollamış, onun “adamımız sağlam; bu bir siyaset oyunu” değerlendirmesini yeterli bulmuştu. Stevenson’a “katil” yakıştırması da yapıldı. Bir kıskançlık bunalımı sırasında bir kızı öldürdüğü ileri sürüldü. Bir ölüm olayı gerçekten vardı. 1912’de, kendi on üç yaşındayken, içi dolu bir tüfekle arkadaşlarıyla birlikte oynadıktan sonra yerine götürürken, silâh patlamış ve kurşun Ruth Merwin adlı küçük bir kızın beynine girmişti. O zamanki polis araştırması olayı bir kaza diye kapatmıştı. Ancak, bu olaydan ötürü şu ya da bu biçimde bir suç duygusu Stevenson’a hiç bırakmadı. Eşine ve en yakınlarına bile bunun sözünü edemedi. Çok az bilinen bu olayın Cumhuriyetçilerin dosyalarına nasıl sızdığı da ayrı bir konudur. Eisehower seçildi, ama o da hiç yanlış yapmadı değil. Örneğin, Senatör McCarthy ile el sıkışırken resmi günlüklerde yayınlandı. Oysa, 1952’de o adamın adı artık “ulusal ayıp” hanesindeydi. Her hangi bir parti yanlısı McCarthy’nin gölgesini bile istemiyordu. Gözden düşen senatör evine kapanıp ömrünün geri kalan kısa dönemini televizyonun karşısında sürekli içerek geçirdi ve 1957’de sirozdan öldü. Truman görevden ayrılmadan önce yeni başkanı ve bilinen yardımcılarını Beyaz Saray’a çağırarak onu nelerin beklediğinden haberdar etti. Bu çağrı Amerikan tarihinde bir ilkti. Aynı şeyi Eisenhower de sekiz yıl sonra ayrılırken Demokrat başkana yaptı. Cumhuriyetçi Parti, 20 Ocak 1953’de, yirmi yıldan bu yana ilk kez Beyaz Saray’a giriyordu. Ancak, Eisenhower Demokratlardan kalanları değiştirmedi. Öncelinin “Truman Doktrini” diye bilinen dış siyaset kuramına dört elle sarıldı, daha da ileri götürdü. Dışişlerini John Foster Dulles gibi bir “şahin”in eline bıraktı. Onun kardeşi de CIA’nın başındaydı. Yaptıklarını, doğru ya da yanlış, eskilerden Demokrat Başkan Woodrow Wilson gibi, “adalet” ve “uluslararası aktöre”yle tanımlıyordu. Gene Demokrat FDR’ı örnek alarak, öteki belli başlı ülkelerin önderleriyle, Sovyet-Britanyalı-Fransız ileri gelenleriyle Cenevre’de buluştu. Komünist dünyayı çevreleyen ülkelerle ikili antlaşmaları sürdürdü. Bağlaşıklarının ülkelerine gitti. Kiminde karşı gösteriler oldu. Ama Beyaz Saray’a ikinci seçilişinden sonra Ankara’ya geldiğinde, herkesin sokağa nasıl döküldüğünün tanığıyım. Amerikan Büyükelçilik görevlilerine “evinde kimse kalmamış; sizi kutlarım” dediğini o zamanki basınımız yazmıştı. Sovyet füzeleriyle yarış da onun başkanlığında başladı. Atom başlıklı Amerikan füzeleri artık birkaç dakika içinde binlerce kilometre ötesindeki bir toprağı vurabiliyorlardı. Bunlardan birçoğu Türkiye gibi yandaşlarda kurulan üslere yerleştirildi. Ben de yedek subaylığımı o üslerden birinin Türk destek taburunda yaptım. Nükleer güçte füzeleri taşıyan Amerikan denizaltısı da onun görev süresinde denize indirildi. Eisenhower “yığınsal tepki” denen yeni bir savaş kavramını da onayladı. “Komünist düşman” yeryüzüne yayılmış çok sayıda Amerikan askerî üslerinden atılacak nükleer bombalarla yerle-bir edilecekti. Ancak, Eisenhower böylesine bir saldırı ya da tepkiden sonra arta kalanların ilkel toplulukları oluşturacağını ve bu nedenle nükleer savaşın “düşünülmemesi gerektiğini” söylemekten de geri kalmadı. Her eli (McCarthy’ninkini bile) sıkan uzlaşıcı bir tavrı olduğundan, sürekli “orta yolcu” oldu. Kongre’nin desteği için her iki partinin içindeki kümelerden yeterince kişileri kendine çekebildi. Bu yoldan sosyal güvenlik yasasını birkaç milyon kişiyi içine alabilecek biçimde genişletebildi ve zorda kalan tarımcılara beş milyarlık bir yardım yaptı. Ancak, “orta yolcu” görünümünün yanı sıra, özel girişimcilerin dostu olduğunu da kanıtladı. Kabinesine sermayenin adamlarını aldı ve onların temsil ettiği azınlığa Truman’ın koyduğu vergileri azalttı. Bunları yaparken elinden golf sobası eksik olmaz ve Yumurta Ofiste bile bir yandan ciddi bir konuşma yaparken yerdeki düşsel golf topuna vururdu, ama başkanlık uğraşı onu bir kalp kriziyle tanıştırdı. Çok kişi bu durumda ikinci bir dört yıla dayanamayacağını düşündüyse de, Süveyş Kanalı bölgesindeki savaş olasılığı onu 1956 seçimlerinde gene aday konumuna getirdi. Stevenson’a karşı bir kez daha, üstelik 1952’den daha ezici biçimde, kazandı da. Stevenson’a Tennessee Senatörü Estes Kefauver rakip olmaya çalıştıysa da, başaramadı ve başkan yardımcılığına adaylıkla yetindi. Kefauver’in öğrencisi olduğum Syracuse’e geldiğinde toplanan kalabalığa “bu ne güzel üniversite yerleşkesi böyle!” dediğini anımsıyorum. Eisenhower kendi yardımcısı Nixon’u (kabine üyeliği önererek) yakınından uzaklaştırmak istemiş, ama başaramamıştı. Bu birliktelikten kendi torunuyla Nixon’un kızı evlenerek yararlandılar. 1956 seçim sonuçları aşağı yukarı belli olduğunda, yenik rakibin kazanmadığını açıklaması orada bir gelenektir. Stevenson’un son dakikaya değin susuşuna bakarak, Eisenhower’in şu sözünü de anımsıyorum: “Bu maymun daha ne bekliyor? Uzun cümlesini yazmayı daha bitiremedi mi?” Öte yandan, Eisenhower’in ikinci dört yılında, Kongre’nin her iki alt-kurumunda da Demokrat bir çoğunluk vardı. İstediklerini yaptırmakta güçlüklerle karşılaştı. Üstelik, Sovyet hava alanında U-2 casus uçağı düşürülmüş, pilotu da tutsak edilmişti. Görevden ayrılırken yaptığı veda konuşmasında “büyük bir askerî-endüstrel karmaşanın özgürlükler ve demokratik süreç üstünde bir tehlike oluşturduğuna” ilgiyi çekmekten geri kalmadı. O şapkasını alıp çıkma aşamasındayken, güneyden Lyndon B. Johnson ve kuzeyden John F. Kennedy ile aralarında Hubert Humphrey Demokratların öçünü almağa hazırlanıyorlardı.
|