Eser Özaltındere |
Şeyh Sait’in torunu ve
Amerika aşığı Kürtçü Abdül Bilirsiniz, bir Abdülmelik Fırat vardır. Su katılmamış bir Kürtçü!... Olmasın da ne yapsın? Şeyh Sait’in torunu kalkıp da Atatürkçü olacak değil ya! Ben hatırlarım, bunun merkez sağ partilerden milletvekili olduğu dönemlerde fazla sesi çıkmazdı. Ne zaman ki, Türkiye’de sömürgeciler tarafından Kürtçülük azdırıldı bu da eteğindeki taşları dökmeye başladı. Dedesini utandırmayacak şekilde azgın Kürtçülüğünü ağzından salyalar akarcasına haykıran bir militan kisvesine büründü. Yani aslına rücû etmiş oldu. Bunların Marksisti de, sosyalisti de, liberali de hep aynıdır. Bu etiketler hep birer kamuflajdır. Bu etiketlerin arkasına baktığınızda muhakkak milliyetçi, ırkçı ve bölücü Kürtçülüğü görürsünüz. Ve yine bunlar istinasız sömürgecilerin maşası konumundadırlar. Bu azılı Kürtçü ile yapılan bir röportaj ulusal gazetelerden birinde yayınlandı. Bu röportajla ilgili başlık da çok masûmaneydi; “Türk-Kürt 5 milyon çift var nasıl ayrılalım?...” Bunu okuyan da Abdül’ün başına taş filan düştüğünü, bu yüzden de bambaşka bir kişiliğe büründüğünü zanneder. Ama ilerleyen satırlarda bunun hiç de böyle olmadığı Abdül’ün aynı Abdül olduğu ve bunların asla amaçlarından vazgeçmeyecekleri bir kez daha ortaya çıkıyor. İlk paragraflardan birindeki sözlerden bazıları şöyle: “… ABD’nin projesi Ortadoğu’da demokrasiyi geliştirmek. Daha önce askeri rejimleri tutuyorlardı emirlerinde... Şimdi kurdukları sistem halka, demokrasiye dayansın istiyorlar… Türkiye’de ise bir diktatör istemiyorlar. Demokrasinin gelişmesi için…” Meğerim(!) Amerika ne kadar demokrasi aşığı bir sömürgeciymiş de bizim haberimiz yokmuş. Allahtan Abdül var da bizi ABD’nin demokrasi sevgisi konusunda aydınlatıyor ve uyanmamızı sağlıyor. Abdül, özerklik talep ediyor Kürtçüler nasıl da ABD’nin BOP projesi çerçevesinde etnik milliyetçilikleri körüklemesini demokrasi açılımı olarak sunup ABD’yi bir demokrasi savaşçısı olarak gösteriyorlar. Çünkü, ABD (ve AB)’nin Türkiye’yi bölüp Büyük Kürdistan’ı kurabilmek için sanal bir Kürt milleti yaratması, bunun için de onlara sözde dil, tarih, kültür hakları ortamı oluşturması gerekiyor. ABD bunları kendi sömürgeci çıkarları için yaparken dünyaya demokrasinin yerleştirilmesi olarak sunuyor. Tabii ki o zaman da bu kirli plan Kürtçülerin de işine geldiğinden ve Kürtçüler de o planın bir parçası olarak ortaya çıkarıldıklarından ABD otomatikman onların demokrasi idollerini simgeliyor. Aynı paragraf devam ediyor; “… Dünya stratejisi değişmiştir. Gül de buna dayanarak Kürt meselesinin çözümü için Irak’taki Kürtlerin yardım edeceğini, yani Kürt sorunu orada nasıl çözüldüyse Türkiye’de de PKK’nın tasfiyesinden sonra çözüm olacağını düşünüyor…” Bak sen bak! Demek ki, Türkiye’deki sözde Kürt sorununun çözümü için Kuzey Irak Kürtlerinin yardımına ihtiyaç varmış. Yani koskoca Türkiye, Talabani ve Barzani’nin izni olmadan sözde Kürt sorununu çözemezmiş. Peki neden böyle söylüyor? Çünkü anlaşıldığı kadarıyla PKK’yı onların himaye ettiğini ve PKK’nın tasfiyesinin de ancak onların isteği doğrultusunda olabileceğini imâ ediyor. Abdül’ü görüyor musunuz, Aşiretçi Kuzey Irak yönetimini nasıl da payelendiriyor. Ayrıca çok önemli bir mesaj daha veriyor: sözde Kürt sorunu ancak Kuzey Irak’taki özerklik örnek alınarak çözülebilirmiş. Zaten daha sonraki ifadelerinde de gevşek federasyonu dile getiren görüşler ileri sürüyor. Önce özerklik, sonra örnek gösterilen Kuzey Irak parçasıyla birleşerek Büyük Kürdistan’ı oluşturma planı. Hep aynı terâne… Biz de aptalız ya, yedik!... Ve ona göre Gül, bütün bunları görme uzak görüşlülüğüne sahip olduğu için Iraklı Kürtlerle işbirliğinden yanaymış. Fakat bu bölümde bir gerçek daha ortaya çıkıyor ki, o da çok önemli: Gül ve Kürtçü Abdülmelik Fırat’ın bakış açıları demek ki çakışıyor. Bu söylenilenlerin ABD planıyla da uyuştuğu düşünülürse, bu ortaklığı Gül, Kürtçüler ve ABD şeklinde üçlememiz de mümkündür. Sözde dilin eğitim dili olması isteniyor Aynı paragrafın son bölümünde söylenenler ise şunlar; “… Bir Kürt olarak ben kendi dilimi, kültürümü yaşamak istiyorum…” Röportajı yapan diyor ki; “Ama Kürtçe konuşmak yasak değil!...” Abdül yanıt veriyor: “Hayır, yasak. Anayasa’da Evren yasakladı…” Allah’tan kork be Şeyh Sait’in torunu!... Kürtçe kursları açılıyor, “Şeş-beş” kanalında devlet resmî Kürtçe yayın yapıyor, bütün müzik marketlerde çatır çatır Kürtçe kaset ve CD satılıyor, düğünlerde derneklerde Kürtçe türküler çığırılıyor, halaylar çekiliyor, Kürt kökenli vatandaş ana dilini her istediği yerde istediği gibi kullanıyor ve kimse tek kelime etmiyor, sen ise hâlâ Kürtçe yasak diyorsun. Ama senin derdin başka. Nitekim kendisi, paragrafın devamında ağzındaki baklayı ortaya çıkarıyor: “…Çocuğum okulda kendi diliyle okuyamıyor…” Yani Abdül başka hesaplar peşinde. Aynı diğer Kürtçüler gibi Kürtçenin eğitim dili olmasını istiyor. Okullarda okutulmasını… İyi de siz geçmişte çok sayıda Kürtçe kurs açmıştınız. Onlara ne oldu? Sinek avladılar değil mi? O yüzden Kürtçenin okullara sokulmasını ve devlet eliyle sanal, protez bir millet dili yaratılmasını istiyorsunuz. Çünkü Kürtçenin iç bünyesi eğitim dili olmaya müsait olmadığından bireysel ve özel girişime yönelik çabalar Kürtçeyi eğitim, yazı veya kültür dili haline getiremiyor. Bunu yapsa yapsa devlet yapar, aynı Kürdoloji Enstitülerinde olduğu gibi çok farklı diyalektleri yapay olarak oluşturulmuş bir gramer etrafında birleştirerek protez Kürtçe oluşturur ve okullarda okutarak bunun yerleşmesini sağlar, diyerek Kürtçe’nin eğitim müesseselerinin içerisine sokulmasını istiyorsunuz. Aynı şeyi AB sömürgecileri de istiyor. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bizzat kendi eliyle sözde Kürt milletine kurgusal bir dil yaratması sağlanmaya çalışılıyor. Dolayısıyla işbirlikçi iktidarlar aracılığıyla Türkiye Cumhuriyeti Devletinin harakiri yapması isteniyor. Hâlâ “Kürtler kurucu öğedir” masalı Röportajımıza devam edelim. Aynı bölümdeki şu söylem çok ilginç; “…Ben Anayasa’da Kürt olarak değil, Türk olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Ben Kürt olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak istiyorum… Kürt kimliği Anayasa’da olacak. Meselâ ben milletvekili de olsam Başbakan da, hatta Reisicumhur da olsam Türk olarak oluyorum…” Demek ki, Abdül’e göre, eğer Türkiye’de Kürt kökenli birisi Başbakan olmuş ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin “Kürt Başbakanı” olarak tanıtılmalı. Çerkes ise “Çerkes”, “Gürcü ise” “Gürcü” Başbakan olarak anons edilmeli. Bütünüyle ırkçı ve bölücü bir proje. Bu arada bu Kürtçü kişi, röportajın en başında ezber haline gelmiş Kürtçü tarihi bilgileri tekrardan dile getirerek Kürt kökenlilerin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda “kurucu öğe” olduğunu temcit pilavı gibi bir kez daha zikretmekten kendini alamıyor. Örneğin, Jön Türklerle birlikte Avrupa’da okuyan Jön Kürtlerden(?) de bahsederek “…Onlarla birlikte, Kürtlerin Osmanlı İmparatorluğu’nda asker ve sivil bürokratları, ileri gelen şeyhleri, ağaları, beyleri ‘biz Türklerle beraber yaşayalım, beraber devlet kuralım’…” dediklerini ifade ediyor. Güzel de Abdülmelik Fırat, madem Türklerle birlikte “kurucu üye” idiniz de neden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde ve emperyalistlerin altınlarıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin en zayıf anında başta deden olmak üzere gencecik Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalamak için 20 küsür isyan çıkardınız? Aynı kişi, aklınca yalan yanlış Kürtçü tarihi söylemlerle milleti kandırabileceğini ve bu gerçeklerden hareket ederek “Anayasal kurucu üyeliği” hak ettiklerini kanıtlamaya çalışıyor. Bunun arkasından da yukarıdaki ifadelerinden de anlaşıldığı gibi bir “Etnik kimlik” olarak Anayasa’da yer almak istediklerini beyan ediyor. Oysa Anayasa onların “Etnik” kimliklerini yadsımadığı gibi, Türklerle Kürt kökenlileri Anayasa karşısında eşit vatandaş olarak görerek onlara iltifatların en büyüğünü yapmış oluyor. Ama Abdül’e bu yetmiyor. Anayasa’da ayrı bir “Etnik kimlik” olarak tescil edilmek istiyor ki, gelecekte “self determinasyon” hakkına sahip olarak Kuzey Irak Kürtleriyle birleşebilme dayanağını elde edebilsin. Sömürgeciler de Türkiye Cumhuriyeti tarafından tescil edilmiş bu ayrıcalığı bol bol kullanabilsinler. PKK’lılar affedilsin ve Talabani arabulucu olsun Gelelim bir başka bölüme! Röportajcı soruyor: “Peki ne olursa PKK silah bırakır?” Cevap şu: “Nasıl bıraksınlar? Diyorlar ki, silahı bana ver. Ben seni hapse atayım. Bir zaman yat, sonra bırakayım. Böyle şey olur mu? Bir program, bir proje yok! Silahı teslim ettikten sonra ne yapacak bunlar? Kimisi 20 yıldır dağda, kimisi 15 yıldır…” Bu kadar pişkinliğe şapka çıkarmak lazım. Yani devlet, 15-20 yıldır dağda olan adam silah bırakmaya karar verdiğinde ondan silahı alıp salıverecek, üstüne üstlük de bir de ona iş, aş sağlayarak geleceğini garanti altına alacakmış. Hazır başlamışken evlendiriverse, düğününü yapsa ve çeyizini de düzseydi bari… 15-20 yıl dağda kalmış bu adam çatışmaya girmese ne fark eder? Ve onun çatışmaya girmediğini nereden bileceksin? Parmak uçlarında barut artığı mı arayacaksın? Zaten bir kere terörist bir örgütün üyesi. Hiçbir şey yapmasa 35 bin insanın ölümüne neden olan kanlı bir terör örgütünün lojistiğine katkı vermiştir. Hem de 15-20 yıl… Bu durum ise 35 bin insanın ölümünün sorumluluğuna öldüren kadar ortak olmak demektir. Bizimkisi devam ediyor; “…Elbette genel af lazımdır. En baştakiler için de Talabani ‘lider kadrolar başka ülkelere çekilebilir’ diyor. O araya girer, bu sorun da böylece çözülür…” Görüldüğü gibi yine Talabani’nin muhatap alınması isteniyor ve Talabani PKK’nın iplerinin kendi elinde olduğu büyük bir lider olarak yüceltiliyor. Ayrıca liderler yargılanmaktan da kurtulacak ve kendilerinin güvence altına alındığı bir ülkeye servis edileceklermiş. Bütün bu barış şartları Türkiye Cumhuriyeti’ni aşağılayan, PKK ve Kürtçüleri zafere taşıyan bir barışı gündeme oturtmaktan başka bir şey değildir. Bizim Cumhurbaşkanı da buna benzer bir rezaleti “tarihi fırsat” olarak allayıp pullayıp satmaya çalışıyor. Kürtlere uygun görülen rejim, şimdilik, federasyon Geliyoruz “Esnek federasyon” konusuna! Abdül kurnaz ya, bu mevzuda da hemen İsviçre’yi örnek göstermiş ve övmüş de övmüş: Kantonlar varmış da, 3 dil konuşuluyormuş da, Çingeneceyi bile 10 yıldır resmi dil yapmışlar da falan filan… Bütün bu övgülerin arkasından da “Peki, İsviçre parçalanıyor mu?” diye sormayı da ihmal etmemiş. O zaman ben de ona bir soru sorayım; Neden Belçika’nın Valonlar ile Flamanlar arasında paylaşılma noktasına geldiğinden, Çekoslovakya’nın Çek ve Slovak olarak ikiye ayrılmasından, Yugoslavya’nın parçalanmasından kaç devlet doğduğundan, Sırbistan ve Karadağ’ın iki devlet olarak bölünmesinden bahsetmiyorsun? Ha!... Bir de bu arada adem-i merkeziyetçiliğe değinmeden edememiş. Malum, esnek federasyondan bahsedip de bundan bahsetmemek olmazdı. Bakın Şeyh Sait’in torunu olan Kürtçü, bu konuda neler söylemiş; “... Erzurum’un bir ilçesindeki köy hizmetlerinde çalışan bir kişinin tayinini Ankara yapıyor. Halbuki oradaki mahalli teşkilatın vermesi gerekir bu kararı... Mahalli idareler güçlendirilmeli. Oradaki Belediye Reisi de kendi diliyle konuşmalı. Kürtçe basın yayın, gazete, televizyon serbest olmalı. Bir tek TRT’nin kanalıyla kalınmamalı.” Eh oldu olacak bağımsızlığını da ilan ediverseydin bari Abdül! Final bölümünde de baştaki bazı zırvalamalardan sonra diyor ki; “…40 senedir silahlı mücadele eden Barzani ve Talabani ‘Devlet kurma şansına sahip değiliz. Çünkü, coğrafi bakımdan bizim devlet olma imkanımız yoktur’ diyorlar. Şimdi ben de Türkiye’nin Kürt kesimine, ‘şu anda bir Kürt devleti kurmanın olasılığı ve faydası yoktur. Akıllı olmamız lazım.’ diye sesleniyorum. Türkiye değil, dünya gerçeğini görmemiz gerekiyor… Ayrı bir devlet kurma dönemi de dünyada geçmiştir. Ulusal devlet diye bir şey yok artık…” Bu söylemler içerisinde biri var ki, çok önemli! Burada Şeyh Sait’in torunu bağımsız bir devlet kurmanın imkanı yoktur derken “şu anda” ifadesini kullanmayı da ihmal etmiyor. Ayrıca “yararı da yok” diyor. Yani, şu an için yok ama gün gelecek bağımsız devlet kurmanın yararı olacaktır, demeye getiriyor. Bütün bunlara da Türkiye’nin değil, dünya gerçeğinin, başka bir ifade ile sömürgecilerin karar verdiğini belirtirken, bugün için sömürgecilerin Kürtlere biçtiği rejimin özerklik olduğunu ve şimdilik bununla yetinilmesi gerektiğini, bu konuda akıllı olunmasının hayatiönem taşıdığını, aksi halde yapılacak bir hatanın bütün kazanımları ortadan kaldırıp bir çuval inciri berbat edeceğini ifade ediyor. Demek ki bağımsızlık için daha zaman gelmemiş. Abdül, aslında Apo ağzıyla konuşuyor Peki yapılması gereken ne? Özerklik konusunda alınabilecek her şeyin sonuna kadar zorlanılması ve Türklerle birlikte yaşanılırken olabildiğince çok şeyin kazanım haline getirilmesi… Örneğin, Kürtçenin eğitim dili olarak okullara sokulması sağlanarak Kürtçenin Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından protez bir millet dili noktasına taşınması… Bütün bunlar sağlandıktan sonra da kolayca Kuzey Irak ile eklemlenme işlemini gerçekleştirmek… Bu arada, Kuzey Irak da zaten Türkiye sayesinde yeteri kadar kalkınma sağlanacağı için müreffeh bir Büyük Kürdistan “hazır lop” bir şekilde ABD ve AB’ ye teslim edilmiş olacak. İşte bu aşamada ve yukarıdaki gerçeklerden hareket ederek Abdül Türkleri yağlama yıkamaya geçiyor ve şunları söylüyor: “… Biz binlerce senedir birlikte yaşamışız. Her ne kadar bizi bir arada tutan dini inançlarımız zayıflasa bile hâlâ örf ve âdetlerimiz yeme içmemiz %80 birbirine eşittir. En az benim gördüğüm kadarıyla 5 milyon Kürt ve Türk birbiriyle evlenmiştir. Yani Kürt kızı Türkle, Türk kızı Kürtle evlenmiştir. Şimdi niye ayrılacağız?” Peki bu yağlama yıkama neden? Çünkü, şu aşama daha özerklik aşaması noktasında ve Kürtçülerin Türklerle birlikte yaşamanın nimetlerinden ve onların gelişmişliklerinden faydalanmaya gereksinimleri var da ondan. Dikkat edilirse yine “şimdi” lafı kullanılıyor. Denilmek isteniyor ki; Türkiye Kürtçeyi protez bir millet dili haline getirsin, etnik kimliğimizi Anayasa’da tescil etsin, kendi bölgemizde adem-i merkeziyetçi bir yapı çerçevesinde memurları kendimiz seçelim, Kürtçeden başka bir dil konuşmayalım, Kürtçe gazetemiz, televizyonumuz olsun, tüm Türkiye’nin üretiminden ve kesilen vergilerinden “bize ait” olduğunu iddia ettiğimiz coğrafya kalkındırılsın ve bütün bunlar “şimdilik” kaydıyla gerçekleştirilsin, çünkü uygun ortam bulduğumuzda ya da gereken zaman geldiğinde ve efendilerimiz düğmeye bastığında Kürt kökenliler ayrılma haklarını kullanacaklardır. Oh ne âlâ, ne âlâ! Çalsın sazlar oynasın kızlar… Sanki Türklerin başka işi gücü kalmadı da bile bile lades diyecekler ve ayrılıkçı Kürtçülere bağlar bahçeler bağışlayacaklar! İşte bu Kürtçülerin solcusu da sağcısı da aynıdır. Hepsi aynı şeyi savunmakla kalmazlar, kendi aralarında işbölümüne de giderler ve bunun çerçevesinde üstlenilen görevlere göre “iyi polis-kötü polisi” oynarlar. Neden derseniz? Kürtçü Abdül’ün tüm bu savundukları Apo’nun görüşleridir. Bu senaryoda Abdülmelik “kötü polistir” ve Apo’ya sürekli sallar, onu eleştiriyormuş gibi gözükür ama paydaları ortaktır ve bu sallamalar da danışıklı dövüşün bir parçasıdır. Nitekim röportaj sırasında röportajcı bile dayanamamış ve “ama bunlar DTP’nin görüşleri” demekten kendini alamamış. Tabii ki öyle olacak! Çünkü DTP’nin, PKK’nın ve “Türkiyeli” tüm Kürtçülerin lideri Apo’dur ve Apo onları İmralı’daki ofisinden yönetmektedir. Hem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin korumasında… Görmüyor musunuz Karayılan bile anlaşma adresi olarak birinci sırada Apo’yu işaret ediyor. Peki gerçek senaryonun sahibi ve yönetmeni kimdir? Küreselciliğin derin devleti… Görev bölümünü o yapar, görevleri o paylaştırır, taşeronları o tutar, bizler de kuzu kuzu seyrederiz… Atatürk Cumhuriyeti, bu gerçeklerin farkına varamadığı ve önlemlerini herşeye karşın en kısa zamanda alamadığı takdirde Türkiye hiçbir zaman huzur bulamayacaktır.
|