01.06.2009/Sayı:238
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Okan İşbecer

Emre Kongar’ın halka yakınlık ölçütü

Emre Kongar
Emre Kongar

Cumhuriyet gazetesinin Sosyolog yazarı Emre Kongar, bu aralar gündemden düşmüyor. Gündemden düşmemesinin nedeni ise ne Cumhuriyet’teki yazıları ne de NTV’de yayınlanan ve Mehmet Barlas’la yaptığı “Yorum Farkı” isimli program. Emre Kongar’ı gündeme getiren şey, Taraf yazarı Murat Belge ile girdiği polemik. Aslında bu polemiğe neden olan şey de Kongar’ın yeni çıkan kitabında Murat Belge ile ilgili ortaya attığı iddialardı. Emre Kongar, Murat Belge’nin artık kendisinin sağında kaldığını-kendisi de ne kadar soldaysa- iddia ederken, kitabında pek çok isim hakkında polemik çıkaracak iddialar da mevcut.

Kongar’ın iddiaları, kendisi de Murat Belge’yle bir polemik içinde olan Habertürk yazarı Murat Bardakçı tarafından da dile getirince işin içine Taraf’ın bir başka yazarı Halil Berktay da katıldı ve kavga büyüdü.

Ancak Emre Kongar’ı gündemimize almamızın esas nedeni, Murat Belge’yle girdikleri polemik değil. Bu polemik nedeniyle medyanın da dikkatini çeken Kongar, önceki hafta Vatan gazetesinin Pazar ekine bir röportaj vermiş. Röportajında kendisi ile ilgili ilginç ayrıntılar anlatırken söz dönüp dolaşıp Kongar’ın meşhur fularlarına gelmiş. NTV’deki programın aldığı iyi reytingin nedenlerinden birinin de Emre Kongar’ın şıklığı (siz fularları olarak da okuyabilirsiniz) olup olmadığı üzerine sorulan soruyu Kongar şöyle cevaplıyor: “Hayır, herkes onları görmezden geliyor. Bazen küfrederlerken ‘Adamın halktan kopuk olduğu giyiminden belli’ diyorlar. Halbuki, fular kravattan daha yakındır halka. Çünkü kravat ‘Hırvat’tan gelir ve tam bir Fransız sarayı ifadesidir. 100’ün üzerinde fularım var. 1974’te askerlik sonrasında takmaya başladım.”

Bu açıklamada insana yanlış gelen bir şeyler var. Kravat mı halka daha çok yakın yoksa fular mı derseniz ben kravat derim. Kongar’ın bu yorumunda içinden geldiği Batı kültürünün de etkisi olsa gerek. Çünkü fular dediğiniz aksesuar, Türkiye’de Avrupa kültürünün simgelerinden biri olarak algılanır. Emre Kongar’ın yukarıdaki sözlerinden de anlaşılacağı gibi fular insanların gözünde iyi bir şey değil ve halktan kopuk olmakla da eş anlamlı. Fular aslında tam da Kongar’ı eleştirenlerin tespit ettiği gibi halktan uzak olmanın, elitliğin ve entelliğin bir belirtisi. O nedenle insanlar kravatın kökeninin ne olduğunu bilmeksizin kravatlı birini fularlı birine göre kendine daha yakın hisseder. Bugüne kadar halkla uzaktan yakından alakası olmayan Kongar’ın bunu görmesini beklemiyoruz gerçi ama eğer kendi fikrinin doğru olduğunu düşünüyorsa bunu çok rahat tecrübe edebilir. Mesela bundan sonra devlet dairelerinde erkek memurların kravat yerine fular takması ile ilgili bir kampanya başlatıp sonucunu görebilir. Türk milleti fular takmayı bir küfür olarak almaz ama fular takanı da kendine pek yakın görmez.

Bu arada röportaj sırasında Kongar’ın dedesinin, Atatürk’ün Şapka Kanunu’na uymadığını öğreniyoruz. Kongar, bu durumu gayet anlayışla karşıladığını şu sözleriyle ortaya koyuyor: “Dedemi iyi anlamak lazım... Düşünün ki bir adam, tüm hayatını İslami Hukuk ilmine adamış. O bilgileri hem aktarıyor, hem de onlara göre yaşıyor. Sonra bir devrim oluyor ve İslami hukuk yerine laik bir hukuk ve onun günlük yaşamdaki yansımaları geliyor. Dedem, bağımsızlığı görüyor, Atatürk’e büyük hayranlığı var ama günlük yaşam biçimini de değiştirmek istemiyor. Onun bu tavrı çok insani.”

Dedesinin Şapka Kanunu’na uymamasının gayet insani olduğunu belirten Kongar, acaba İskilipli Atıf için de aynı duyguları taşıyor mu?


Aman dikkat, kıvılcım çıkmasın!

Recep Tayyip Erdoğan
Recep Tayyip Erdoğan

Geçtiğimiz hafta Tayyip yine krizle ilgili öngörülerini bizimle paylaştı. Hatırlarsanız dünyada ekonomik krizin ilk belirtileri görüldüğünde bizimkiler oldukça rahattı. Krizin hiçbir şekilde bize zarar veremeyeceğini böbürlenerek söylüyorlardı. Kriz Türkiye’yi yavaş yavaş vurmaya başladığında ise Tayyip çıkıp “Kriz teğet geçecek” demişti. Hatta krizi fırsata çevirmekten bahsetmişti. Tabii ekonomik literatürde böyle bir terim olmadığı için kimse Tayyip’in ne dediğini anlamamıştı. Sonrasında ise Tayyip “teğet geçme”nin ne olduğunu anlatmaya çalışmıştı uzun süre.

Bu açıklamalardan sonra esasında bir matematik terimi olan “teğet”, artık Tayyipçe’de üzerine farklı anlamlar yüklenen bambaşka bir terim haline geldi. Bundan böyle “teğet”in karşılığı, ekonomik kriz ile Türkiye arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bir terim haline geldi. Bizce “teğet”in esas anlamı Tayyip lügatında “acımadı ki, acımadı ki” demek olsa gerek.

Geçmiş döneme ait bu açıklama ve yorumlardan sonra Tayyip, krizin Türkiye’ye ne yapacağını daha açık anlatabilmek için yeni bir terim buldu: Sürtünüp geçmek. Tayyip geçen hafta yaptığı bir açıklamada aynen şunları söyledi: “İddiamı devam ettiriyorum, arkasındayım ve ‘teğet geçecek’ diyorum. Teğet geçmesi demek; bize zarar vermeyecek anlamında değil, sürtünüp geçecek”. Tayyip bu açıklamasıyla birlikte kriz mevzusunu kendince açıklarken, aylardır sürüp giden “teğet” muamması da açıklığa kavuşmuş oldu. Yani ne demekmiş, “teğet” demek “sürtünüp geçmek” demekmiş. Tabii “sürtünüp geçmek”in ekonomik krizle ne alakası olduğunu anlayan varsa beri gelebilir. Belki de Tayyip sürterek geçen bu krize “sürtük kriz” diye sövüyordur da biz anlamamışızdır. “Sürtünüp geçmek”, esas itibariyle argo bir tabirdir ve anlamı üzerine burada sayfalarca şey yazılabilir ama Tayyip’in ayıbı Tayyip’te kalsın diyor ve bu mevzunun derinliklerine daha fazla girmiyoruz.

Tayyip bu açıklamalarıyla kuşkusuz tarihe geçti. Dünyayı kasıp kavuran bir ekonomik kriz ortamında “teğet”ten, “sürtünüp geçmek”ten bahseden tek lider, eşsiz öngörüsü(?) ile Tayyip oldu. Ancak Tayyip’e bir şey hatırlatmamız lazım. Birbirine sürtünen iki sert cisim kıvılcım çıkarır. Tayyip’e aman dikkat diyoruz, kıvılcım çıkmasın!

Tayyip’in kriz ve Türkiye’ye etkileri üzerine yaptığı açıklamalar devam ededursun, görünen o ki, krizin etkileri önümüzdeki dönemde daha da çok hissedilecek. Bakalım Tayyip o zaman krizin Türkiye’ye ne yaptığını nasıl açıklayacak?


Yalçın Küçük’ün Eurovizyon yorumu

Hadise Aysel Temurzade

Hadise ve Aysel Temurzade

Eurovizyon tartışmasının ardından başlayan tartışmalar bitmek bilmiyor. Geçtiğimiz hafta tartışmalara dahil olan Yalçın Küçük de sunduğu görüşlerle farkını ortaya koydu ve tartışmaya farklı bir boyut kazandırdı.

Yalçın Küçük’ün hedefinde ise sadece Hadise yoktu. Hadise’nin yanı sıra yarışmada Azerbaycan’ı temsil eden Aysel Temurzade de Küçük’ün eleştirilerinden payına düşeni aldı.

Yalçın Küçük, Eurovizyonla ilgili tartışmaların ekseninden kaydırılarak giysi ve bacak tartışmasına dönüştüğünü söyleyerek girmiş. Girmiş girmesine de kendisinin de bacak tartışmasına katkıdan başka bir eleştirisi yok. Küçük, Hadise ile ilgili olarak şu yorumlarda bulunuyor: “Yüzü ve bacakları çok şişman olduğu için ona göre yapmışlar. Ve büyük bir kapris… Dansçıları da ondan daha kısa ve daha şişman seçilmiş. Tam bir Arabik sahne. Eğer göbeğinizi ve kalçanızı biraz oynatabiliyorsanız müzik olabiliyor.” Hadise’nin fazla un ve nişasta yemiş bir kız olduğunu söyleyen Yalçın Küçük, “Hepsini izledim, en kötüsü Türkiye ve Azerbaycan’dı.” dedi.

Ancak yarışmada en beğenilen şarkıcıların başında Hadise ve Azerbaycan temsilcisi Aysel Temurzade gösterildi. Hemen hemen bütün yorumlarda iki şarkıcıya da vurgu yapılması dikkatlerden kaçmazken özellikle Azeri şarkıcının büyük beğeni kazandığı yarışmanın bitiminden beri ortaya konuyor. Yalçın Küçük’ün kıyaslamayı hangi ölçütlere göre yaptığını bilmiyoruz ama ilerleyen yaşının bu yorumlarda büyük etkisi olsa gerek. Kafayı komplo teorileri ve Sabetaylarla bozan Yalçın Küçük, dünyadan bu denli kopmasa belki yaptığı yorumların ne kadar yanlış olduğunu görecek ama kendisi farklı bir dünyanın insanı.

Eleştirilerinde bir de puanlama hususuna değinen Küçük öyle bir yorumda bulunuyor ki, işte tam Batıcı kafa diyorsunuz. “Cep telefonlarıyla verilen oyları kimse dikkate almıyor. Türkiye’nin Almanya'dan ve Fransa'dan çok oy alması da Almanya'yı ve Fransa'yı hiç bilmediğimiz anlamına geliyor. Öyle bir müzik dünyası var ki, bunu bilmiyorlar. Orada, başyazısı olan gazetelerde, Milliyet gazetesi gibi, böyle Hadise'nin yırtmaçları üzerine yazı yazılmıyor. Ben Paris’te uzun yıllar yaşadım, Eurovision Yarışması’ndan kimsenin haberi bile olmadı. Paris'te 6 milyon Cezayirli vardır, Türkler vardır, Almanya'da da vardır. O oyu Fransızlar, Almanlar vermez. Oradaki Pakistanlılar, Türkler, Müslümanlar, Faslılar verir. Onlar da işte bunlardır. Bizim TRT’deki jüri gibi. Onlar o İngiliz kızının güzel şarkısını anlayamazlar ki. Göbek atan bir kız, sağdan soldan toplanmış iki göbek havasıyla gidecek, dönecek. Şişman yüzlü, şişman bacaklı birisi olarak çıktı. Türkler bu yarışmaya girdiler mi? Girdiler. Orada Türk müzikleri, Türk sesleri var mıydı? Vardı. En Türk olan Ermenistan’ın sunuşudur.”

Yani Yalçın Küçük, o oyları verenler, hiçbir şeyden anlamayan Üçüncü Dünyalılardır ve oylarını da şişman yüzlü, şişman bacaklılara verirler. İngiliz’in güzel şarkısını anlamazlar ama sırf şişman bacaklı olduğu için Hadise’ye oy verirler demeye getiriyor.

En Türk olan sunuş Ermenistan’ınkiydi şeklindeki yorumuna ise cevap verme gereği dahi görmüyoruz. Allah akıl fikir versin.


Dışişleri Bakanlığı’nda yeni yapılanma

Naci Koru
Naci Koru

Yeni Şafak’ın çift kişilikli yazarı Fehmi Koru’nun kardeşi Naci Koru, Dışişleri Bakanlığı İdari İşlerden Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı görevine getirilecek. Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olmasından sonra uzun süredir bekleyen Dışişleri’ndeki yeni personel düzenlemesini öngören kararname hazırlandı. Davutoğlu’nun Dışişleri’nde kurduğu ekipte önemli isimler kritik görevlere getirilecek.

Bu isimlerden biri, Yeni Şafak’ın başyazarı Fehmi Koru’nun Kardeşi Naci Koru. Suudi Arabistan Büyükelçiliği görevini yürüten Naci Koru, önümüzdeki dönem Dışişleri Bakanlığı’nda İdari İşlerden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı olacak. Naci Koru’nun görev alanı ise Dışişleri personelinden sorumlu Müsteşar Yardımcılığı.

Büyükelçi Koru, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün çok yakın çevresinde yer alan gazeteci Fehmi Koru’nun kardeşi. Gül ve Koru, Londra’da üniversitede okurken, aynı evi paylaşacak kadar birbirine yakındı.

Öte yandan, Dışişleri Bakanlığı, yapılanmasında değişikliğe giderek Irak Özel Temsilciliği pozisyonunu kaldırıyor. Türkiye’nin Irak Özel Temsilcisi Murat Özçelik, Bağdat’a büyükelçi olarak atanacak. Irak özel temsilciliğinin görev alanının sorumlulukları Türkiye’nin yeni Bağdat Büyükelçisi Özçelik ve Dışişleri Bakanlığı’nın Ortadoğu Dairesi Genel Müdürlüğü tarafından yürütülecek. Böylece Murat Özçelik Kuzey Irak’taki sözde Kürt yönetimini tanımanın ödülünü de almış bulunuyor.

Naci Koru’nun Müsteşar Yardımcısı olmasında kuşkusuz kardeşi Fehmi Koru’nun AKP’ye sunduğu hizmetlerin önemli bir payı var. Kardeşinin hizmetleri ve Abdullah Gül ile olan yakın arkadaşlığının da etkisiyle Dışişlerindeki en önemli makamlardan birine kurulan Naci Koru, Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığı döneminde Suudi Arabistan Büyükelçiliği’ne atanmıştı. Naci Koru’nun Büyükelçi olarak atanmasından sonra Suudi Arabistan ile Türkiye arasında devlet başkanlarının bizzat gelip gitmeleri yoluyla ilişkiler artmıştı. Yine Suudilerle Türkiye arasındaki en önemli konulardan biri olan Sevda Tepesi’nin Suudilere satılması işi de bu dönem ortaya çıkmıştı. Bakalım personelden sorumlu Müsteşar Yardımcısı Naci Koru, önümüzdeki dönem ne gibi icraatlara imza atacak.


Üçü bir arada

Kareye girenler ise Şeriatçı AKP’nin çiçeği burnunda bakanı Bülent Arınç, 12 Eylül faşist darbesinin mimarı Kenan Evren ve önceki Genel Kurmay Başkanlarından Hilmi ÖzkökGeçtiğimiz hafta Manisa’nın Turgutlu ilçesinde gerçekleştirilen bir açılış töreninde yan yana gelen üç isim bazı kesimleri oldukça şaşırttı. Yandaki resim söz konusu açılış töreninden bir kare. Kareye girenler ise Şeriatçı AKP’nin çiçeği burnunda bakanı Bülent Arınç, 12 Eylül faşist darbesinin mimarı Kenan Evren ve önceki Genel Kurmay Başkanlarından Hilmi Özkök. Turgutlu’da Mehmet Altan adına (bahsi geçen Mehmet Altan’ın, Çetin Altan’ın oğlu, liboş, ikinci cumhuriyetçi Mehmet Altan’la uzaktan yakından ilgisi yoktur) yaptırılan anaokulu açılış töreni, bu üç ismi bir araya getirdi. Birisi tescilli darbeci paşa, bir diğeri, iddialara göre Ergenekon’un darbe planın önlemiş olan ve bugünlerde AKP’lilerin el üstünde tuttuğu “demokrat” paşa, üçüncüsü ise bugünlerde darbe girişimlerinden muzdarip mağduru oynayan AKP’nin en etkili ve en rejim düşmanı isimlerinden. Peki bu üçlüyü bir araya getiren şey ne? Üçünün de Manisalı olması olabilir mi? Doğru üçü de Manisalı, ama bunun yanına bir de bunların katıksız Amerikancılıklarının eklenmesinde fayda var.


Geçtiğimiz hafta Türk milleti yine Güneydoğu’dan gelen acı haberlerle sarsıldı. Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “insan” kategorisine soktuğu PKK’lı teröristler, hafta başında Tunceli’de çıkan bir çatışmada, Uzman Çavuş Hüseyin Özden’i şehit ettiler. Çarşamba günü ise, Hakkari’nin Çukurca İlçesi’nde yine PKK’lıların döşedikleri mayınları uzaktan kumanda ile patlatmaları sonucu, Cafer Çelik, Kemal Özevin, Özkan Dumlu, Ziya Bender, Adil Yıldız, Deniz Demirci ve Abuzer Doğan isimli vatan evlatları şehit oldu.

Başta Abdullah Gül olmak üzere AKP’lisi, CHP’lisi, MHP’lisi bilumum siyaset kurumu yaşanan onca acı tecrübeye rağmen hâlâ PKK’lı teröristlerle anlaşma zemini bulmaya çalışıyor ve onların uzantılarını Türk yargısından kaçırmaya çalışıyorken, gencecik vatan evlatları ülkemizin bütünlüğü için toprağa düşmeye devam ediyorlar. Bütün bu yukarıda saydığımız kurumlar ve isimler, ABD’nin yarattığı bu sorunu yine ABD’nin ortaya koyduğu planla çözme konusunda bir arada hareket ederken, Türk milleti, yine “vatan sağolsun” diye evlatların toprağa veriyor.


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: