01.06.2009/Sayı:238
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Başyazı

Gökçe Fırat

Türk aydını: Yaşayan ölü

Nâzım HikmetSevdalınız komünisttir,
on yıldan beri hapistir,
yatar Bursa kalesinde.

Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,
en âlâ mertebeye ermiş yatar,
yatar Bursa kalesinde.

Memleket toprağındadır kökü,
Bedreddin gibi taşır yükü,
yatar Bursa kalesinde.

Yüreği delinip batmadan,
şarkısı tükenip bitmeden,
cennetini kaybetmeden,
yatar Bursa kalesinde.

                   Nâzım Hikmet

Türk aydını: Yaşayan ölü...

Nâzım Hikmet’i bir ölüm yıldönümünde daha anacağız.

Her sene olduğu gibi bu sene de Nâzım için anma toplantıları yapılacak, her sene O’nun ardından konuşma yapan aydınlar yine aynı konuşmaları yapacak, böylece bir vefa borcu ödenmiş olunacak, herkes kendi devrimci gururunu tatmin edecek ve herkes yine işine bakacak...

Nâzım Hikmet 46. ölüm yıldönümünde de yaşayacak ama aslında ortada gerçekten bir ölü var: Türk aydını.

Türk aydını anma törenlerinde en keskindir, en vefalıdır, en içtendir, en duygusaldır, en gerçekçidir ve en devrimcidir. Ama tüm bu sözler, Türk aydınının aslında mezarsız yatan bir ölü olduğu gerçeğini gerçekleştirmez.

Türk aydını sadece anma törenlerinde, yıldönümlerde ortaya çıkan, oralarda coşan, sonra yine sessizce kendi kefenine giren garip bir yaşayan ölüdür...

Türk aydını yaşayan ölüdür derken haksızlık mı yapıyoruz diye de geçirebiliriz içimizden ama bir değerlendirme yaparsak durumun bu olduğunu göreceğiz.

Türkiye’nin aydın birikimi

Türkiye, Osmanlı’nın son yüzyılını can çekişen bir ülke olarak geçirdi. Ama bu can çekişme içinde yine de güçlü bir aydın birikimi yarattı. Osmanlı yıkılırken Türk aydını kendi doğumunu hazırlıyordu.

Namık Kemal, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ömer Seyfettin, Mehmet Akif gibi isimler o dönemden günümüze hep güçlü kalan aydınlar oldu.

Ama bu aydınlarımızın günümüze kadar gelen gücü, onların direnişçi gücünde aranmalıdır. Onlar hep bir mücadelenin içinde, düşünsel üretimin içinde, sanatçı yaratıcılığın içinde kaldılar ve o alanın dışına çıkarak kendilerini öldürmediler.

Hemen ardından gelen Cumhuriyet kuşağı da çok önemli temsilciler yarattı. Nâzım tam bu dönemin sembol ismidir ama yanında bir Yakup Kadri de sivrilir.

Yine bu dönem Türkiye’de sol düşüncenin de gelişmeye başladığı, edebiyatın yanında ideolojik alanda da Türk aydınının öne çıktığını görürüz.

Nâzım’ın yanında bir Kadro Hareketi, dünyanın en ileri ideolojik, ekonomik, toplumsal teorisini yine bu 30’larda ortaya koyacaktır.

40’lardan sonra 70’lere kadar çok güçlü bir devrimci aydın geleneği fışkıracaktır.

Edebiyatta Sabahattin Ali, Attilâ İlhan, Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Hasan Hüseyin, Ruhi Su gibi isimler Türk toplumunu yeni baştan yoğuracaktır.

Aynı dönemlerde Doğan Avcıoğlu, Niyazi Berkes, Mehmet Ali Aybar, Uğur Mumcu sosyalist teoriye katkılarıyla ön plana çıkacaklardır.

Ve böylesi bir ortamda, özellikle 60 sonrasında Türkiye’de devrimci bir gençlik kuşağının ortaya çıkması,

Deniz’lerin, Mahir’lerin ve nice adsız devrimci gencin sivrilmesi nedensiz değildir.

Çünkü bu devrimci şahlanış döneminin altyapısında, Cumhuriyet öncesinden başlayan ve hiç hız kesmeden yükselen gerçek bir aydın birikimi yatmaktadır. Böylesi bir aydın birikimi içinde Türk toplumu yeni baştan yaratılmıştır adeta.

80 sonrasının apolitik gençliği kimin eseri

80 sonrasında ise bambaşka bir Türkiye çarpar gözümüze. Herkesin yakındığı, özellikle aydınlarımızın söylemekten çok hoşlandığı “80 sonrasının apolitik gençliği” sözleriyle neredeyse deyimleştirilen bir dönemdir.

80 darbesinin başında Kenan Evren, sonrasının liberal darbesinin başında ise Turgut Özal vardır. Kenan Evren ve Turgut Özal’ların yarattığı bir ülke, bir toplum, bir gençlik elbet böyle olur diyebiliriz.

Fakat bu ne kadar gerçekçi bir açıklama acaba?

Önce Türk aydını mı sustu yoksa Türk halkı mı?

Evet asıl anlamlı soru bu olmalı ve kesinlikle de yanıtlanmalı.

Abdülhamit’in en koyu dikta dönemlerinde Türk aydını susmamıştı ve o aydın kuşak Mustafa Kemal gibi bir devrimciyi yarattı.

Cumhuriyet sonrasının en karanlık baskı dönemleri, Menderes’lerin, Demirel’lerin karşısına Devrimci Gençlik ve sosyalist hareket dikildi. Çünkü tüm bu dönemlerde de Türk aydını, zindanlarda bile olsa devrimci görevini yapmıştı.

Ama 80 sonrasında Türk aydını sustu ve kenara çekildi. Her şey böyle böyle başladı değişmeye ülkemizde.

80 darbesi ilk başta o kadar başarılı olamamıştı.

Onca idam, onca işkence ve hapislerin arasında bir direniş, aydın direnişi ortaya çıktı.

Nevzat Çelik ve Ahmet Telli, Türk şiirine yepyeni bir çıkışı o dönemde sağladılar.

Aynı dönemde Ahmet Kaya ve Grup Yorum, müzik alanında öne çıktılar.

Roman alanında Kaan Arslanoğlu’nun Devrimciler’i ile Öner Yağcı’nın Kardelen’i o dönem yazıldı.

83-88 arası dönem böylesi güzel ürünlerin üretildiği bir başkaldırma dönemiydi.

Ve bu dönemde dikkat edersek, 12 Eylül düzenine, Özal zihniyetine karşı mücadele eden bir gençlik hareketinin, sendikal hareketin, sosyalist hareketin de olduğunu görürüz.

Ölümün miladı

Ama asıl ölüm bundan sonra başladı.

Bundan sonra Türk aydını kendi kabuğuna çekildi, devrimci çağrılarını, insancıl mesajlarını unuttu. 12 Eylül zindanının bükemediği başları Turgut Özal’ın liberal zindanı bükmeyi başardı.

Hayatlarını feda üzerine kuran bir aydın kuşağı hapishanede ayaktaydı ama dışarı çıktığında diz çöktü. Düzenin kölesi oldu. Kendince bahaneler üretti bu dönekliğine.

Kabahati hep sosyalizmde, örgütlenmede buldu. Böyle olduğu için kendi eserlerinde insanlara öğütlediği toplumsal mücadeleden ve ideallerden de koptu.

Bir kısmının bankacı, bir kısmının editör, bir kısmının memur, bir kısmının işadamı olduğu bir kuşak ortaya çıktı bu devrimci aydınlar kuşağından.

Bir kısmı çok arsız oldu ve şu anda tek işleri sosyalizme ve devrimciliğe küfretmek. Patronları bunlara bunun için para veriyor. Dün kapitalizme ve emperyalizme küfrederken içten geldiği gibi, parasız küfrediyorladı oysa..

Bir kısmı o kadar alçalamadı mı yoksa o kadar yükselemedi mi ayrı bir düşünme konusu.

Kendi kabuğuna çekilenler belki kendilerine bunu mütevazilik olarak yutturmaya çalışabilirler ama mücadele alanındakiler için bunlar kabul edilebilir gerçekler değildir elbet...

Aydınlar tekkesi

Son devrimci roman yazılalı, son devrimci şiir söyleneli kaç yıl geçti sahi?

Neredeyse 20 yıl!

20 yılda elbet yeni nesiller yetişti ve elbette bu nesiller apolitik oldu. Çünkü Türk aydını halkına ihanet etti, kendi değerlerine ihanet etti.

Gençliğin apolitikliği bilinçsiz bir sürükleniş ama aydının ihaneti hiç de apolitik değil. Devrimci olmamayı seçmek elbette çok politik, çok bilinçli bir tercihtir.

Diğer taraftan bu ülkede bambaşka bir aydın çıktı. Bunlarsa PKK aydınları.

Bakın hepsi çok politik, hepsi mücadele alanında, hepsi Kürt davasının hizmetinde.

Peki ben Türk aydınıyım diyenler neredeler?

Çıkabilirler mi PKK’nın karşısına?

Çıkabilirler mi Kürtçülüğün karşısına?

Öyle satır aralarında değil ama, gümbür gümbür çıkabilirler mi karşı?

Elbette çıkamazlar.

Sahi nedendir acaba hiçbir aydınımız ben Türk milliyetçisiyim diyemez korkusuzca?

Çünkü onların küçük aydın cemaatleri böylelerini dışlar, onlarsa Türk milletinin ve Türk miliyetçiliğinin safında olmaktansa, dost meclislerinin sazendeleri olmayı tercih ederler.

Nâzım ve Nâzım anmacısı

Nâzım Hikmet ise bambaşka bir örnekti.

Ömrünün sonuna kadar çok yaratıcı ve çok üretken oldu, çünkü ömrünün sonuna kadar hep mücadelenin içinde oldu. Ömrünün sonuna kadar hep idealleri için yaşadı.

Döneminin en önemli şairiydi ama komünistti. Kimileri ona acıyarak şöyle derdi: İyi şair ama yazık ki komünist! Asıl acınacak halde olduklarını göremeyenlere Nâzım’ın cevabı çok basitti, iyi şairim çünkü iyi komünistim!

Nâzım Hikmet’in bu cevabını bilen aydın acaba ne hisseder Nâzım anmasında konuşma yaparken?

Nâzım, iyi şair olmasının tek bir nedene bağlar, devrimci olmasına! Oysa bizim aydınımız devrimci olmanın kendisini körelttiğini düşünmektedir!

Hangisine inanmalı, Nâzım’a mı yoksa Nâzım anmacısı aydınımıza mı?

Mesela Nâzım anmacısı aydın şunu diyebilir, ey ahali, Nâzım yanlış yaptı, hep mücadelenin içinde kaldı, oysa bir aydının, bir sanatçının kendini edebiyata vermesi için mücadeleden, siyasettten, devrimcilikten uzak durması gerekir!

Diyebilir mi gerçekten?

Diyemez çünkü kendi yaşamını kitleler önünde savunamaz.

Hele hele kendi yaşamının savunusunu yazamaz.

Yazamadığı için de o artık yaşayan bir ölüdür.

Yaşadığımız aydın kirlenmesi değildir aydının ölümüdür aslında; kir olsa yıkanınca geçerdi, oysa ölüleri yıkadıktan sonra ancak toprağa gömersiniz...


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: