01.06.2009/Sayı:238
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya AtaövABD’nde oy avcılığı-15
Truman damgası

Başkan Franklin D. Roosevelt’in 12 Nisan 1945’de beyin kanaması sonucu birden ölümüyle, Beyaz Saray’a, ABD Anayasası Madde 12/1/5 gereğince, FDR’ın Başkan Yardımcısı Harry S. Truman geçti. Güneyde küçük bir Missouri kentinde doğup bir çiftlikte büyümüştü. Bir önceki başkan ne denli ünlüyse, o da o ölçüde bilinmiyordu. Hele dünya siyasetinde hiç bir deneyimi yoktu. Ancak, 1945 sonrasının uluslararası ilişkilerine damgasını vurdu.

Birinci Dünya Savaşında orduya yazılmış, topçu birliğiyle Avrupa’ya giderken yanına aynı ince çerçeveli gözlüğünden bir düzine sırt çantasına yerleştirmişti. Savaş sonunda yenginin tadını aldı, ama çiftliğine dönünce ailece borç içinde olduklarını gördü. Kansas’da güçlü ve çürümüş siyaset mafyasının bir ölçüde desteğiyle paçayı kurtardı ve gene o yoldan yargıçlığa seçilip kendini siyaset uğraşının içinde buldu. 1934’de ve 1940’da Missouri’den ABD Senatörlüğüne seçildi. Savunma harcamalarına bakan kurulun başkanı olarak adı öne çıktı ve 1944 başkanlık seçimlerinde FDR’ın yardımcılığı için adaylığa getirildi. Kısa bir süre sonra başkanın ölümüyle savaş sonrasının en güçlü devletinin başına geçmiş oldu.

Harry S. Truman
Harry S. Truman

Başkan Franklin D. Roosevelt’in 12 Nisan 1945’de beyin kanaması sonucu birden ölümüyle, Beyaz Saray’a, ABD Anayasası Madde 12/1/5 gereğince, FDR’ın Başkan Yardımcısı Harry S. Truman geçti. Güneyde küçük bir Missouri kentinde doğup bir çiftlikte büyümüştü. Bir önceki başkan ne denli ünlüyse, o da o ölçüde bilinmiyordu. Hele dünya siyasetinde hiçbir deneyimi yoktu. Ancak, 1945 sonrasının uluslararası ilişkilerine damgasını vurdu.

Önüne dizilen sorunlara ilişkin yeterli bilgisi yoktu. FDR’ın yardımcısı olsa da, yaklaşan seçimleri göz önüne alan Churchill’in muhalefetteki İşçi Partisi Başkanı Clement Atlee’yi yanına alıp savaş yıllarının Yalta gibi toplantılarına katması benzeri girişimlerden pay almamıştı. Başkan Roosevelt de ona sözle bile pek bir şey söylememişti. FDR kendi kabinesinde dışişlerine bakmakla görevli Edward R. Stettinius’u bile dışlamış, onun yerine Harry Hopkins’in danışmanlığını yeterli saymıştı. Bu dışlama ve Hopkins’le işbirliği üstüne Robert E. Sherwood’un iki ciltlik bir incelemesi vardır.

Yeni başkan Truman da karşılaştığı güçlükleri ve yaklaşık yedi-buçuk yıl içinde yaptıklarını iki ciltlik anı kitabında anlatır. Orada söylediğine göre, her şeyin sözünü güvenlik nedeniyle etmemiştir. Kendi itirafına bakılırsa, sakladıklarıyla ilgili bilgiler belki daha birkaç kuşak süresi içinde açıklanmayacaktır. Ancak, “görünen köy de kılavuz istemez” diye bir atasözü de var. Amerikan güneyinin Missouri denen ırkçı, tutucu ve silik bir yöresinden gelen Truman yenilgiye uğratılması an sorunu olan Almanya’ya yoğunlaşan Potsdam Konferansına katıldığında Stalin ve Attlee’nin ortasına oturarak kendi ülkesinin yengin devletler içinde en saygın yeri olduğunu kanıtlamıştı. Yeniklere zorla imzalatılacak antlaşmalar onun başkanlığında kaleme alındı. Yalnız yeniklerin önde gelenlerini savaş suçluları diye yargılayan Nüremberg ve Tokyo mahkemeleri onun zamanında oluşturuldu. İki sivil Japon adası olan Hiroşima ve Nagasaki’ye Amerikan atom bombalarını attıran oydu. Amerika’nın sınıf düşmanı Sovyetler Birliği’ne bu ikincilerin elinde olmayan ve yok etme gücü çok yüksek bir bombanın yalnız Washington’un buyruğu altında olduğunu göstermek istiyordu. Birleşmiş Milletler Örgütünü (BM) istediği biçimde o kurdurttu. Onun uygulama aracı olan Güvenlik Kurulunda Amerika’ya veto gibi özel ayrıcalıkları o verdirtti. San Francisco’daki BM toplantısına giderken Truman’la görüşmek isteyen Sovyet Dışişleri Bakanı V. Molotov’u sanki bir Orta Amerika diplomatıymış gibi azarlayan da oydu. Oysa, kendi anı kitabının daha başında bu devletin adını bile doğru yazamamaktadır. Avrupa özel sermayesinin belini doğrultmak için Marshall Planını o düzenledi. Lâtin Amerikan ülkelerini Çapultepek ve Rio Antlaşmalarıyla Amerikan’ın kuyruğuna o taktı. Yunanistan ve Türkiye’ye yardım görüntüsündeki “Truman Doktrini” onun adını taşıyor. NATO’ya o öncülük etti. Japonya’da Amerikan işgâli onun başkanlığında başladı. Orta Doğu’da İsrail devletinin kurulması kararının uygulayıcısıydı. Çiang Kay-şek’in düşmesi ve yerine Mao’nun gelmesiyle Çin’deki değişikliğin tanığı oydu. Kore’deki savaşı da o başlattı. ABD Kongresine savaş ilânı kararına bile gerek duymadı. Bunun için daha sonraki ABD genişlemesine yeşil ışık yakacak olan askerî harcamaların ilk büyük adımı onun sayesinde atıldı. Kore’de BM Başkomutanı diye görevlendirdiği General Douglas MacArthur’u, Çin’i bombalamak isteyince görevden aldı.

Bunları yaparken, yani 1946 yenileme seçimlerinden sonra, Kongre’de azılı bir Cumhuriyetçi, kısacası muhalif çoğunluk da vardı. Buna karşın, Amerikan yönetiminin bu üst düzey yasama kuruluşunu da zaman zaman peşine taktı. 1948’de yeni başkanlık seçimi gelip çattığında, Truman Demokrat Partinin adaylığı için kendini ileri sürdü. Ancak, koşullar onun hem parti içinde, hem de yurt çapında kazanabilmesi için elverişli görünmüyordu. Önce, özel demiryolu, kömür madenleri ve petrol arıtma kuruluşlarına devlet müdahalesine izin verdiği için kimi güneyli demokratların desteğini yitirmişti. Onlar daha tutucu J. Strom Thurmond’u destekliyorlardı. Güney Karolina Valisi olan bu kişi Dixiecrat Partisi diye yeni bir parti kurup Demokrat oyları bölmeğe bile hazırlanıyordu. Aynı parti içinde daha solda olanlar da “İlericiler”in adayı Henry A. Wallace’dan yanaydılar. O da birkaç ilericinin, öğrenci kümelerinin, sendikacıların ve Amerikan Komünistlerinin oylarını alacaktı. Ayrıca, Cumhuriyetçi rakibi, New York Valisi Thomas E. Dewey çok güçlü görünüyordu.

Seçim günü, yani 2 Kasım 1948’de, Truman’ın kazanma olasılığını düşünen hiç bir yazar yoktu. Savaş bitmiş ve Amerika’nın dilediği gibi bir Birleşmiş Milletler kurulmuştu, ama ürünler için savaş yıllarında uygulanan ederlerden üst tavan kalkmıştı ve tüketicinin bütçesi bu yaklaşık yüzde 40 artışla zorlanıyordu. Truman’ın kendi de güneyden olmasına karşın, öteki güneyli Demokratlar sendikalar yararına bir kaç çıkışından ötürü onu bağışlamaz görünüyorlardı. Kongre’nin kendinde öteki partinin çoğunluğu vardı ve Truman onları kendi yanına çekmede güçlükler yaşıyordu.

Bu durumda, kamuoyunu ölçen kurumlar, örneğin sonraları daha da ünlenen Gallup, Truman’a yüzde 36 kazanma payı tanımıştı. Demokrat Parti eğilimli günlükler bile “ille de Truman mı?” benzeri başlıklar atıyorlardı. Çok kişinin elinden düşmeyen “Life” dergisi Cumhuriyetçi aday Dewey yararına uzun bir yazı yayınlamıştı. Truman’ın kendi partisindekiler savaş yıllarında Müttefik orduları başkomutanı olan General Dwight D. Eisenhower’in adaylığını ikide-bir ağızlarına alıyorlardı.

Cumhuriyetçiler 1944’deki adayları Dewey’yi gene ileri sürdüler. Yardımcısı da Kaliforniya Valisi ve sonra Yüce Mahkeme yargıçlığına getirilecek olan Earl Warren olacaktı. Bu koşullarda Truman kazanacağını kendi de düşünüyor muydu? Bir kez, yanına yanaştığı Dewey’ye “sen Beyaz Saray’a girince oradaki su ve boru onarımını ele alıver, n’olur!” bile demişti. Kaynanası “adaylığını bile koyma!” dememiş miydi? Ancak, Truman kişisel istenci güçlü biriydi.

Dewey’nin çevresindeki danışmanları Cumhuriyetçi Partinin kazanacağından kuşku duymuyorlardı. Adaya “seçim nasıl olsa senin; sorun çıkaracak hiçbir şey söyleme. Az konuş ve Beyaz Saray’a tıpış tıpış yürü” demişlerdi. Nasıl olsa Demokrat Parti bölünmüş gidiyordu. Dewey toparlayıcı bir yaklaşım izledi. Daha sonra George Gallup gibi ünlü olacak olan o yılların kamuoyu uzmanı Elmo Roper Dewey’ye yüzde 44, Truman’a yüzde 33 biçti. Haftalık “Newsweek” dergisi elli yazarın değerlendirmesini aldı; ellisi de “Dewey” diyordu; kısaca, 50’ye sıfır! Günlük “Wall Street” Dewey’nin kabinesini bile yayınladı. Yazarlarından biri “seçimden sonra Truman’ı arayacağız” gibi bir önbilide bulundu. FBI Başkanı J. Edgar Hoover da Dewey’nin kazanmasını ve kendini Adalet Bakanı yapmasını istiyor ve bekliyordu. Yardımcılarına Truman’ın komünistlere yumuşak davrandığına ilişkin yazılar yazdırıp basına dağıttı.

Öte yandan, Truman trene atlayıp seçim konuşmalarına çıktı. 31.000 mil dolaştı, 350 konuşma yaptı. Halktan biri gibi konuştu. Ara sıra ağzını hafiften bozdu da. Sıradan kişi onda sanki kendini görüyordu. Yiyecek ve konut ederlerinin artışından o da yakındı. Eşi Bess’i de sürekli yanına aldı; o “Bess”in evde “Boss”, yani “patron” olduğunu söylüyor, iyi bir aile simgesi çiziyordu. Her eve yeni yeni girmeğe başlamış olan televizyonları da ihmal etmedi, onlara paralı ilânlar verdi ve verdirdi.

Oy verildiği günün gecesi Dewey’nin kazanacağından hiç kuşku yoktu. Truman da yatağa girerken yenik aday görünümündeydi. Ertesi sabah uyandıklarında Truman’ın kazandığı ortaya çıktı. “Chicago Tribune” günlüğünü eline alıp başlığındaki boydan boya “Dewey Truman’ı yendi” yazısını halka kahkahalar atarak gösterişi ünlüdür.

Truman nasıl olup da kazanmıştı? Dewey’ye sorarsanız, Cumhuriyetçiler “nasıl olsa kazanacağız” diyerek sandığa gitmemişler, ancak yüzde 51’i oy kullanmıştı. Thurmond’un Dixiecrat’ları Truman’ın olduğundan daha fazla “ilerici” olduğunu göstermeğe yaramışlardı. Wallace’ın komünistlere de uzanması Demokratları Truman’ın çevresine daha da yaklaştırmıştı. Demokrat Parti Filadelfiya’da toplantısını yaptığında, Truman’ı destekleyenler katılımcı hanımlara siyah-beyaz televizyona kahverengi dudak boyasının daha iyi yansıdığını söyleyerek kırmızı renk kullanmalarını engellemişlerdi. Hanımların tümü biraz önce çikolata yemiş gibi görünüyorlardı, ama Truman bu yeni teknolojiden yararlanmasını bildi.

Seçimden sonra 1950-53 yıllarını kapsayan Kore Savaşındaki harcamalar vergilerin arttırılmasıyla karşılandı. Savaş için gerekli ihaleler yapılırken dönen dolaplar Amerikan iş dünyasını daha da çürüttü. Dört yıl sonra bir seçime daha girseydi kazanır mıydı? Kendi yedi-buçuk yıl süren başkanlıktan sonra ayrılma kararı aldı. Zaten, Anayasaya 1951’de eklenen Yirmi-ikinci Değiştirgeye göre, hiçbir başkan Beyaz Saray’da on yılı aşkın bir süre kalamazdı. 1953 başında Missouri’deki konutuna geri döndü ve anılarını yazmağa başladı.

 


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: