Umut Yalım |
... Ve uzak-lık (1) Merhaba Sağdıç, nasılsın? Bazen düşünüyorum: Bir zenci türküsünün kahramanı mıyım diye. Örneğin, Coni Li Hukır’ın Boom Boom’u, ya da Madi Votırs’ın I Can’t be Satisfied’ındaki adamım sânkiyse. İçremdeki acıyı cetvelle milim milim ölçebiliyorum. Bir elektıro gitar gibi bağırıyorum içreme doğru. Yankı büyük. Yankı ağır. Yankı uzun. Gitarın elektirik sesi gözlerimde jiletçil izler bırakıyor. Bazıları buna: Gözyaşı diyor. Ben: Sen diyorum artık. Velhâsıl, konuşmamız gerek... Ben gibi insanlar da çok sanırım. Geçen günü birine rastladım. Ferâye’de bir bulut gibi demlenirken gördüm beyfendiyi. O da yalnız idi. Masama çağırdım, Sağdıç. Kırmadılar beni. Epey konuştuk. Dertleştik. En iyisi sözü O’na bırakayım: Sağdıç Bey, epeydir, elimde yeşil bir mürekkep dolaşıyorum. Şimdi “Neden?” diye sorabilirsiniz. Haklısınız. Birâz olayı baştan alayım: Yeşil mürekkep ne demek? Eskiler sevdiklerine âşk mektuplarını yeşil mürekkeple yazarlarmış. Bugünkü tükenmez kâlemler de yokmuş tâbii o zamanlar. Mektuplar yazılırken, o yeşil çiğ mürekkep, erkeğin eline bulaşırmış divitten. Birinin âşık olduğu da böyle anlaşılırmış zaten. O yeşil çiğ mürekkep: Alâmet-i fârikasıymış âşkın. Görenler: “Bizim oğlan yeşillenmiş!” derlermiş, “Acaba kime?”; kim olduğunu bir tek o oğlan bilirmiş. Bir de mektuplar. Kız bile bazen bilmezmiş; ki kızın eline geçmezmiş bile bazen bu mektuplar. Ve bu bilinmezlik içresinde, oğlanın elindeki o yeşil çiğ mürekkep geçermiş zamanla. Kimi zamanda geçmezmiş o yeşil çiğ mürekkep. O vâkit anlayın ki, Sağdıç Bey, o adamdan artık hayır gelmezmiş. Ben de o adamlardanım sanırım. 10 yıl oldu: Elimde hâlâ o yeşil çiğ mürekkep... 99 yılında taşınmıştım bu eve. Üniversiteyi yeni bitirmiştim. İşe başlamıştım. Grafik tasarımcısıydım. Çıktığım bir kız vardı. İlerki yıllarda kendi yerimi açmak vardı kafamda. Vardı. Vardı ve vardı. Ta ki, O, karşı dâireye taşınana dek. 3 yıl adını öğrenememiştim. Zilinde de adı yazmıyordu. 3 yılın sonunda, birgün, annesi adını bağırmıştı aralık kapıdan: Burçaaaaaaaaaaaaaaaaak! Bıçak denli saplanmıştı o ad göğnüme o ân. Öylece de kaldı 10 yıl boyunca. Sürer mi daha? Elbet. Yine başa döneyim: 99 yılında taşınmıştım bu eve. Üniversiteyi yeni bitirmiştim. İşe başlamıştım. Grafik tasarımcısıydım. Çıktığım bir kız vardı. İlerki yıllarda kendi yerimi açmak vardı kafamda. Kendimi çok beğenmemin de payı büyüktü bu düşüncede. Kimseleri beğenmiyor, doğal olarak, kimselerin yaptıklarını da beğenmiyordum. O, taşınana dek sürdü bu. 99 yılının Mayıs’ı idi. Camları açmıştım. Bir iş üzresinde çalışıyordum. Yoğunlaşmıştım. En ufak sesten irkiliyordum. Sürek bir eşya sesi vardı dışrada. Yere konan, yerden kalkan eşya sesleri. Sinirlenmiştim. Eğdim kafamı camdan. Bizim binaya giren eşyalardı bunlar. Biri taşınıyordu. Sesler iyiden iyiye irkitmişti beni. Yerimden kalktım. Açtım kapıyı. Tam ağzımı açacakken: O’nu gördüm. Sustum. Sesim intihâr etmişti sânkiyse. Bir daha konuşamayacağım sandım. Sesim de öyle sanmıştır belkiyse. Neyse... Kapıdan çıktığımı görünce, o güleç yüzüyle: “kusura bakmayın, Beyfendi, şimdi bitecek...” dedi. O ağzının açılıp kapanmasını ağır çekimde izledim sürekli. Aklımda izledim. O denli açık ve seçikti ki o görüntü. Şimdi bile gözümü kapasam, o ânki tazeliğinde, yine anımsarım o ağız devinimini. Tıpkı diğer bütün dedikleri ve haraketleri gibi. Kızın o sözünden sonra, kendimi kapıdan güç attım içreye. Soluk soluğa kalmıştım. Hemen telefona koştum. Çıktığım kızı aradım. “Seni terkediyorum...” dedim. Anlamadı. O kadar anlamadı ki, ağlayamadı bile. Bu tek tümceden sonra kapadım telefonu. Çalışma masama koştum. O âna dek yaptığım bütün taslakları yırttım. Kızı gördüğüm ândan önceki tüm yaptıklarım anlamsızlaşmıştılar çünkü. Elimde olsa, bütün anılarımı da yırtardım. Elimde olsa, kendimi bile yırtıp atardım. Kâât öğütmeden geçirirdim kendimi. Masamda öylece oturuyordum. Birden zaman akşam oldu. Masamın lambasını yaktım. Birden zaman sabah oldu. Masamın lambasını kapattım. İçtiğim sigaralar kar olmuştu. Sonra birden bir ses duydum. Kapı açılma ve kapanma sesi. Koştum hemen kapı deliğine. Baktım. Kız çıkıyor. Birinci merdiveni iner inmez, fırladım hemen. Kızı izlemeye başladım. Gittiği her yere gidiyordum. Gidiyordum. Gidiyordum ve gidiyordum. Öte beri alıyor, ıvır zıvır alıyordu. Ancak her şeyi, her haraketi büyük bir soylulukla yapıyordu. Kara bir kuğu gibiydi. Sarılasım geldi birden. Öpesim. Arkasından yavaşça yaklaştım. Yaklaştım ve yaklaştım. Parmağımla omzuna dokundum. Tam dönecekken bana O, herifin biri geldi ve dudağının ortasından öptü. Öper öpmez, bana döndü. Parmağım omzunda kalmıştı çünkü. “Buyrun, Beyfendi?” türü bir bakış attı. Ben de: “Geçebilir miyim?” türünden bir yüz ifadesi yaptım. Önümden çekildi ince bir biçimde. İlerledim. Arkamı döndüm. O herifle öpüşmesini kaldığı yerden sürdürüyordu. Önüme döndüm. Hızlı hızlı yürümeye başladım. Nereye gittiğimi bilmiyordum, ancak gövdesi kalın bir ağaç arıyordum. Buldum. Koşarak ağaca sarıldım. Yoksa kollarımdaki, kızı saramayışımdaki, boşluk beni öldürecekti. Bir testere gibi ağaca sarılıyordum. Hınçlıydım. Sinirliydim, Sağdıç Bey. Sarılmaktan, ağacı 2’ye bölebilirdim. Gün öyle geçti. Kollarımda O’nun, kuyu gibi, ağır boşluğu vardı... Eve döndüğümde, daha dönmemişti herhâl. Niye dönsündü ki? Zaten. O herifle şimdi kıristâl kahkahalar atıyordu mutlak. Neden atmasındı ki? Zaten. Evine erkeden dönüp, beni mi düşünecekti? Elbet, hayır. Zaten, O’nu gördükten sonra, düşünülecek bir yanımın olmadığını da gördüm. Bunca kendine güvenen ve kendini seven Ben, yıllardır boş bir heykeli seviyormuş meğer. Zaten bu tür kızların en kötü yanı budur: Kendi yetersizliğini körkütük bir kütük gibi vurur insanın yüzüne. “Yahu, daha yeni gördün kızı. Tanışmadın bile hatta. Nereden biliyorsun kızın öyle olduğunu?” “Ah, Sağdıç Bey! İnsan ilk gördüğü ânda bilemezse, zaten hiç bilemez. İnsan ilk gördüğü ânda sevemezse, zaten hiç sevemez. Bilmez misiniz bunu?” “Yoooooooooo...” “O zaman yatalak bir yüreğiniz var, Sağdıç Bey...” “Ne diyorsun be! Apır sapır konuşma.” Belkiyse, doğrudur. Doğrudur, belkiyse de öyle konuşuyorumdur cidden. Zaten kaçtır ne dediğimi bilmiyorum O’nun yüzünden. Yoksa, sâyesinde mi demeliyim? Yeni tümceler kurmama vesile olmuş olabilir çünkü. Çünkü, O’ndan önce dediklerimin bir anlamı yokmuş zaten. İşte, eve gelmiş, bu yetersizliğimle oturuyordum. “Nasıl olur da, o herif, benden önce tanıştı.” diye düşünüyordum. “Acaba beni ilerde sever mi?” diye kendime sürek sorular soruyordum. Sorduğum soruları da kendimce yanıtlıyordum. Sonra, Moğollar’ın bir albümünü koydum. Geçti Dost Kervanı diyordular. Yaptıkları düzenlemenin çok içli bir yanı vardı. Hele “Eyleme beni” kısmı insanın içresine iğneler sokuyordu. Bu parçayı üstüzre 100 kez dinledim. Çalgısal bir parçaydı. Sözlerini içremden yineliyordum: “Bir güzel sevdası serimde tüter, bu ayrılık bize ölümden beter...” de, daha bir birliktelik bile yoktu ki: ayrılık olsun. Zannımca da, biz hiçbir zaman ayrılamayacaktık bile. Gece: Birkaç şişe kuantroyla bitti. Durumu daha da beter eylemek için, kuantroyu sıcak içtim. Kolayı sıcak içmek gibi bir şey. Kan gibi. İnsanın gözlerinden ağu ağu dökülüyor o sıcaklık. Birkaç şişe kuantroyla bitti gece. Sabahleyin, O’nunla ağır bir konuşma isteği oluştu. Kapısını çalıp, komşuculuk ayağıyla, kendimi tanıtmak istedim. Hiç değilse yaşamında, 20- 25 sâniyelik bir yer işgâl etmek istedim. Zaman, bunu çok görmemeliydi bana. Kendimi topladım. Kapısına gittim. Yarı yolda kapısı açıldı. Dün gördüğüm herif çıktı. Kapıda öpüştüler. İkisi de bana: “Günaydın!” dediler. İnadına mı yapıyordular bana bunu? Bir de, kibar bir kötülüktü bu. Beni yoksaymıyordular. Sürek bir biçimde benle de muhatap oluyordular. Delirtiyordu bu beni. İlişkilerinde 3. bir kişi gibi hissettim. Nasıldı o şiir, Sağdıç Bey? Hâni, adı 3. Şâhsın Şiiri olan şiir: “Gözlerin gözlerime değince, felâketim olurdu ağlardım, beni sevmiyordun bilirdim, bir sevdiğin vardı duyardım...” Toprağın bol olsun Attilâ İlhan. Sânkiyse, benden sözetmiş ta o zamanlardan. Bu 3. kişi olmayı istemiyordum. Yediremiyordum kendime. Ancak kızı görmeden de edemeyecektim. En azından teması yitirmemem gerekti. O’nu her görmek, adamı da görmek olduğundan, başka bir yol bulmam gerekecekti. Artık bunu düşünecektim. Nasıl yapmalıydım? Açtım yine Kuantroyu. Sıcak Kuantroyu. Yine kan gibi içecektim Kuantroyu. Mûsiki gerekti bir de. Sidilerimi karıştırdım. Zeki Müren’le Elvis arasında bocaladım. Sonunda Elvis de karar kıldım. I Got a Woman’ı koydum. O, kadınım olmamasına karşın. Parçayla, bir Kuantroyu bitirdim. “Neden ‘kuantroyu’, büyük harfle yazmaya başladın?” Çünkü, O da, bir kişi gibi oldu yanımda. Bir dostum gibi oldu. ‘Kuantro’ yazılmayı bence hakediyor Kuantro. Neyse... Yeni bir Kuantro açarken, bu kez, I Forgot to Remember to Forget’i koydum. Ancak, unutmak istemiyorum O’nu. İstemiyordum. Başka sidilere de baktım. Elim eski bir kutuya çarptı birden. Kutunun orada olduğunu bile bilmiyordum. Neden bilmiyordum? Zaten, O’nu gördükten sonra, birçok şeyi bilmediğimi anlamıştım. Kutuyu açtım. Silme mektuplar vardı. Meraklandım. Açtım mektupları. Tek tek açtım ve okudum. El yazısı idi. Sülüs gibi bir yazı. Çok güzel. Ve o sülüs gibi yazıların hepsi yeşildiler. Neden yeşildiler? Anlamıyorum. Anlamıyordum. Hemen babama sormam gerekti. Sââtime baktım. Epey geç idi. Yarın ararım artık, Sağdıç Bey. Geceyi şimdi Love Me Tender ile bitiriyorum. Bitirdim. Hemen telefona sarıldım. Uyanır uyanmaz. “Günaydın, baba, nasılsın?” “İyiyim, sen nasılsın?” “Ya, dün gece bir mektuplar buldum. Senin mektuplar sanırım. Anımsıyor musun o mektupları? Hâni, yazıları yeşil olanlar...” “Ulan, nerden buldun onları? Kaç yıllık meretlik olanlar. Yahu, ben onları anana yazmıştım. Nezahat! Duydun mu? Sana yazdığım mektupları bulmuş seninki!” “Nerden duyayım be! Mutfaktayım...” “Ya, görüyor musun? O kadar mektup yaz, yine de gözüne gireme karının!” “Neyse, baba. Aranızda halledin. Benim olay başka. Mektupları okudum. Anama yazdığın âşk mektupları. Ancak, baba, yazılar neden yeşil?” “Ulan, kendin diyorsun ya... Âşk mektubu onlar!” “Eeeeee, baba?” “Ulan, sizin nesil ne hırt çıktı be? Bir meretten anladığınız yok! Topunuz çip beyinli oldunuz!” “Öyle konuşma çocukla, Remzi!” “Görüyor musun seninkini? İstediğini duyar, istediğini duymaz!” “Bana bak, Remzi!” “Ulan, bunu da duydu...” “Remziiiiiiii!” “Oldu. Oldu...” “Eeeee, baba... Neden yeşiller?” “Ulan işte kendin dedin ya! Âşk mektupları işte. Bizim zamanımızda âşk mektupları yeşil yazılırdı.” “Neden, baba?” “Ulan, Sağdıç Bey’len konuşurken, kendin dedin ya o yeşil mürekkebin nedenini.” “Yahu, baba, o konuşma şu ân alacağım bilginin, yâni şimdi senden gelecek olanın, o âna yansımasıydı. O bölümden sonra, şimdi konuştuğumuz şu âna döndüm ya. Dedim ya: ‘99 yılında taşınmıştım bu eve’ diye. Şimdi 99 yılındayım. O yeşil mürekkebi açıkladığım zaman şimdiki zaman, yâni gelecekte olacak olan 2009 yılı. Uf be, baba, beni hiç tâkip etmiyorsun!” “Doğru ya. Neyse, biliyorsun şimdi. Şimdi bu yaşta beni yorma. Bir dakika anan içerden bağrıyor. Ne? Neeee? Ha. Anan, ‘Ne zaman evlenecek’ diye soruyor.” “Âşktan boşanınca.” “Ne?” Neyse, yeşilin ne olduğunu biliyorum şimdi. Yeşillenmek. Âşık olmak. Ben de yeşillenmiştim. Madem görünmek istemiyordum. Bir 3. kişi olmak istemiyordum. Kendimi artık böyle ifâde etmem gerekiyordu. Görünmeden. Yazarak. Kendimi O’na hissettirmemin en güzel yolu buydu. Artık mektuplar yazacaktım. Yeşil mürekkeple. Çoktan yeşillenmiştim çünkü. Arandım durdum. Yeşil bir kâlem. Yeşil bir mürekkep bulamadım. Çıktım sokağa. Yol uçrasındaki kırtasiyeciye koştum. Soluk soluğa girdim kapıdan. Yeşil kâlem sordum. Yokmuş. Bakkala koştum. Yokmuş. Her yerlere koştum yokmuş. Bir tek, O’na sormamıştım. Koştum kapısına. Çaldım. Zehre, panzehir gibi, O’ndan isteyecektim kâlemi. Açtı. Yanında yine o herif vardı: “Güldü mü cenâzeye benzerdi, hele seni kollarına aldı mı, felâketim olurdu ağlardım...”, yine o herif, O ve Ben: yâni, yine Ben 3. kişi. Yeşil kâlemi istedim. İzin istedi. Kapıdan ayrıldı. Herifle başbaşa kaldım. Hatrımı sordu. “İyiyim” dedim, “Siz?”, O da: “İyiyim...” dedi. ‘İyi’ olur tabii. Hemen kâlemi getirdi kız. Teşekkür ettikten sonra, evimin kapısına döndüm. Arkamdan ikisi de nâzik bir sesle: “İyi günler!” dediler. Neden sürekli bana karşı iyiler ki? Neden bana iyi günler dilediler ki? Ben, O’nların nesiyim ki? “O’nların, 3. kişisisin ya!” Doğru, Sağdıç Bey, doğru. Artık O’nların 3. kişisi olmamak için, bir daha görünmeyecektim O’nlara. O’nlar eskisi gibi 2 kişi olarak sürdüreceklerdi ilişkilerini. Ben, bu ilişkiye yalnızca mektuplarımla dâhil olacaktım. Hatta, hemen başlıyorum dâhil olmaya. Aldım kââdı, kâlemi... Evet... Lan, yazsana! Yaz, ulan! Yaz! Hadi beeeeee! Yazmayan bir kâlem vermiş kız. Acaba bu bir işâret mi? “Kendi işine bak!” işâreti mi? Oysa ki, O, artık benim tek işimdi. Yeşile benzeyen ne varsa topladım evde. Kâât üzre denemeler yaptım, bakalım hangisi yazıyor diye. Bütün günümü aldı bu deney. Günün sonunda: Maydonozun, tuzlu suya batırıldıktan sonra, yazdığını farkettim. Evdeki tüm maydonozların uçralarını kâlem gibi, ya da daha doğrusu divit gibi, yonttum. Ve başladım mektuba: Sevgili, Benim kim olduğumu bilmeyeceksin. Ancak bu sorun değil. Ben de, Sen’in kim olduğunu bilmeden, sevdim çünkü seni. Burada, zaten Sen’lerin, ya da Ben’lerin önemi yok. Burada tek önemli olan şey: Sevmektir. Sen ve Ben, belkiyse, fuzulîyiz ve fazlalığız. Şimdi yine “Kimsin sen?” diyeceksin. Kendimi anlatmadan anlatayım durumu :......................................................................................... .....................................................................................................................................................; yâni, kolayca diyebilirsin ki: İlk görüşte bir âşk idi benimkisi. Zaten, Sen’i ilk görüşte sevmeyen, ölsündür. Umarım, zamanını almamışımdır. Eğer almış isem, âşkımın kusuruna bakma. İyi günler. Sevgicekle kal... Mektubu bitirdiğimde, âşık olduğumu hissettim yeniden. Ellerime baktım. Yeşildiler. Üstelik, karşılıksız bir âşkın göstergesi gibi adeta, tuzluydular. Elimdeki tuzları kâlbime götürdüm. Yarama tuz bastım. Bir şeyler içmek istedim. Evde hiç Kuantro kalmamıştı. Mektubu zarfa koydum. Usulca kapısına gittim. Zarfı bıraktım. Rahatlamıştım. İçremde “Acaba okuyacak mı?” kaygısı bile yoktu. Çünkü yazmıştım. Zaten bir mektup yazılırken, çoktan okunmuştur demektir. Zaten mektup karşı taraf için değil, daha çok kendin için yazılır. Neler diyorum ben? Artık yatmam gerek. Sabah hemen kapı deliğine koştum. Kaygım yoktu ancak, yine de, bakmak istedim bir. Mektup koyduğum yerde değildi. Demek almıştı. Almış olması bile, okumuş olması demekti. Gün güzel olacaktı. Giyindim. İş için yola çıktım. Ellerim hâlâ yeşildiler. Çünkü yeşillenmiştim. İş yolunda büyük bir kırtasiyeye uğradım. Bir kutu yeşil kâlem aldım. İşe vardım. Ellerimi saklıyordum. “Yeşillenmişlik” ruh durumuna girmiştim. Kimselerin âşık olduğumu bilmesini istemiyordum. İşverenim ellerimi görmese de, masamdaki kutu yeşil kâlemleri gördü. “Bunlar nedir?” gibisinden bir bakış fırlattı. “Artık yeşil kâlemler kullanacağımı söyledim.” Çevreci ayağına yattım. Bu süreç bir şey doğurdu: Artık yeşil kâlem benim iş dünyasındaki İmza’m olmuştu. Yeşili gören, Ben olduğumu biliyordu. Sevindiriciydi bu. Bakalım, hayırlısı artık. İşten döndüm. İşten dönerken, O’nu gördüm. Düşünceliydi. O’nu hiç düşünceli görmemiştim. Binanın önünde gördüm O’nu. Ellerinin terli olduğunu gördüm. İzledim. Binanın serin duvarına yasladı başını. Arkasını döndü. Bir şey çıkardı çantasından. Bir kâât parçası. Yoksa, mektup muydu bu? Dayanamadım. Binaya doğru koştum. Kapıya gelince durdum. Gizlendim. Hâlâ arkası dönüktü. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum kââdın. Sonra cebini çıkardı. Birisini aradı. Kââdın ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Karşısındaki yanıt verdi. Merhaba bile demeden: “Hamileyim.” dedi kız. Herif bir şey sorduktan sonra (Olasıdır ki, “Emin misin?” diye sormuştur.), döndü birden kapıya doğru ve “Evet...” dedi. Kââdın ne olduğunu o ân gördüm: Tâhlil sonuçları. “Evet...” dedikten sonra ıssız bir sessizlik oldu. Sânkiyse, bütün dünya adamın vereceği yanıtı bekliyordu. Sonra, birden güldü kız hâfif ağlayarak. O ân anladım: evleniyordular...
|