Prof. Dr. Şener Üşümezsoy |
Celayirlilerin dağılması sonrası burada yeni bir Çağatay egemenliğini oluşturan Timur’un egemen olduğu bir etnik yapılanma ortaya çıkmıştır. Timur’un beraberindeki kabileler ve onun oğlu Şahruh’la beraber, genellikle Azerbaycan, İran ve Doğu Anadolu’da etnik kimlikleriyle mühürlerini basarak ortaya çıkmıştır. Devam eden dönemdeyse Akkoyunlular ve Karakoyunluların buradaki egemenlikleri, açıkça Şerefhan’ın Şerefnamesi’ndeki Turan, İran ve Osmanlı krallarının tarihini anlattığı pan-Türk tarihi sayılacak tarihte açıklıkla vurgulamaktadır ve önemli belgelerden biridir. Burada Kürt tarihçilerinin Kürt kimliği için ileri sürdükleri ana belge olan Şerefname, aslında Türk tarihinin ana verilerinden birini oluşturmaktadır. Bizim bu tarih anlayışındaki kavramlarımız, özellikle karşıt görüşlü tarihçilerin verilerinden kaynaklanmaktadır. Yani Ermeni tezlerine Ermeni kaynaklarını esas alarak cevap verme durumunda Alban tarihini, daha sonra Tatarlar ve Ermenilerin birlikteki tarihini yine Ermeni katalikoslarından Kiliyako’nun tarihinden almaktayız. Keza Anadolu’daki Ebu Farak veya Urfa’lı Mateo gibi tarihçilerin kaynaklarını ele aldığımız zaman ilginç bir Türk tarihi ortaya çıkmaktadır. Keza İbn-i Esir gibi Arap tarihçilerinin de kaynakları bizim için temel oluşturmaktadır ve bu temelde görmüş olduğumuz nokta, bu tarihçilerin Türkleşme tarihinin kayıtlarını tutmuş olmalarıdır.
İran Türklüğünün parçalanması İşte bu yapı gerek İlhanlıların gerek onların devamı olan Akkoyunluların, Karakoyunluların, ondan önce Selçukluların işlettikleri Türkleştirme döneminin kayıtlarının tarihidir. Bu boyutuyla bakıldığı zaman, gerek nüfus artışı gerek kültürel gerekse askeri olarak Türklüğün öne çıktığı bir süreç karşımıza çıkar. Ama bu süreçte ileri kültür olarak uygarlık, belli bir dönem sonra fetheden topluluğu fethetmektedir. Yani Fars uygarlığı, fetheden Selçuklu uygarlığını giderek Farslaştırmak çabasındadır. Ama İlhanlı akınlarıyla Türklük yeniden pekişmektedir. İlhanlı’dan sonra Çağataylıların, Çağataylılardan sonra bu bölgedeki Akkoyunlu ve Karakoyunlular, hatta 1925 yılına kadar gelen toplumsal yapıdaki örgütlenme, İlhanlılardan kalan Türkleşme sürecidir. Örneğin buradaki kabileler federasyonu olarak İran’da Kaçarlar döneminde İlhanlılar olan Bahtiyariler, İlhanlılar olarak Kaşkariler ve İlhanlılar olarak Şahsevenler ünvanını almaktadır. Buna karşılık han ünvanını Lurlar, Kellurlar veya Arap kabileleri almaktadır. Arap kabileleri ise kendilerine Kağatlar gibi emir isimlerini almaktadır. Keza güneyde ise İngilizlerin güney bölgelerini fethederek buradaki Farsları iktidara çıkarma çabaları ortaya çıkmıştır. Buradaki Bahtiyarilere ve Kaşkarilere karşı Arapları veya Farsları birbirine kışkırtarak daima Kaçarlar yerine İran’da iktidar olmuştur. İran’daki darbeden sonra Şah Rıza Pehlevi, kendine Pehlevi Hanedanı ismini alarak Partlar döneminden esinlenmeye kalkmıştır. Ama “Kaçarlar dönemindeki Pers ismi Kaçarları hatırlatıyor” deyip kendilerine artık Ağranlıyız (İran) diyerek, faşist Almanya’daki ırkçı tezlere yaklaşarak İranlılar kendisine Arian yani bugünkü İran ismini almıştır. İran ismi alınırken Şah Rıza’nın kendisi çevresinde Türkçe konuştuğu halde bütün beylikleri ve “bu dönemde toprak devrimi yapıyorum” diyerekten Türk kimliğini yok sayan bir yapı oluşturulmuştur. Askerî olarak İspir’den getirdiği uzmanlarla bir jandarma sistemi kurarak Kaçarlar dönemindeki kabileler federasyonunun tasfiyesine girişmiştir. Bu aslında İlhanlılardan, Selçuklulardan beri devam eden kabileler federasyonunu sonlandırarak bir Fars etnisi oluşturmaya çabalamıştır. Ama etnik olarak bir Fars kimliği kalmadığı halde kendisi de Türkçe konuşan ve Fars olmayan bir kişilik olduğu halde askerde herkese Farsça konuşturmak ve mecburi askerlik getirerek herkesi bir Fars kimliği altında tutmak anlayışı getirmiştir. Bu Farslılık, Kaçarları hatırlatacağı Ağran-Arian noktasına gelmiştir. Oysaki, İran’da gerek Selçukluların gerek İlhanlıların gerekse Timurluların askeri operasyonları sonucu gerçekten Fars etnik kimliği kalmamış denecek düzeydedir. Ama buna karşılık kendisini Fars kimliğinde hissetme düzeyi esas olarak Osmanlı Türklüğüne karşı Şah İsmail’le başlayan Şiileşme sorunu ürünüdür. Ama Şiileşme sorunu öncesinde Tebriz’de Akkoyunlular, Karakoyunlular, hatta Timurlular egemendir. Bu anlamda İran’ın Şiileşme tarihine bakıldığı zaman, çok eski bir İran medeniyeti değil, tersine 500 yıllık bir süreç olduğu görülür. İşte bu süreci taşırken Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da Türk kimliğini oluşturan topluluklar, Yavuz’un baskılarıyla bu sefer Şafi kimliği altında Kürtleşmeye doğru giden bir sürece girmiştir. Yani İran’da Şah İsmail döneminde Farslaştırma Şiilik olarak ortaya çıkmış iken, Türkiye’de de Kürtleşme Şafilik olarak çıkmıştır. Ama ne İran’da ne de Türkiye’de Şafiilik de Şiilik de Türklük dışı bir unsur olarak çıkmamıştır. Şah İsmail döneminden Kaçarlara değin Türklük dominant bir yapıdır. Ancak Rıza Pehlevi’yle Türklük tasfiye edilme noktasına gelmiştir. Ermeniler ve Kürtler hakkındaki uydurmalar Aynı olguyu Azerbaycan’da da görmekteyiz. Azerbaycan’daki Türk kimliği, Azerbaycan’daki etnik cemaatten bir ulus oluşturma ve Sovyet Azerbaycanı diyerekten aslında propaganda kitabı olarak yayınlanmış bir çalışmada bu bölgede Azeri ulusu oluşturma mücadelesini ilerici bir mücadele gibi gösterirken aslında bugünkü Ruslaşmaya yol açacak bir yönetim gelmiştir. İşte o dönemde Azerbaycan’da egemen olan iktidar içinde gerçekten Ermenistan denilen bir bölge söz konusu değildir. Ermenistan denilen bölge çok sonra zorlamayla, saçılmış etnik diasporadan ortaya çıkarılmış bir topluluktur. İran’daki Çulfa Ermenileri dediğimiz tüccar Ermenilerin Erzincan’dan ve Kafkasya’dan ticaret yollarındaki bu kimlikleri giderek Azerbaycan toprakları üzerinde askeri baskılarla bir Ermenistan oluşturmakta ve bugün Ermeni tarihçileri biz bu eski tarihlere değil 1200 öncesine bakalım demektedir. Oysa 1200 yılları öncesi Selçuklular dönemi ve Araplar dönemi öncesi de gerçekten burada İskitler ve Hunlar döneminde Turani toplulukların egemen olduğu ve Ermeni unsurunun bulunmadığı açıklıkla ortadadır. Ama tarih böyle konmadığı zaman tarihimizle yüzleşelim diyerekten Ermenistan’da Azerileri değil Ermenileri haklı görmekteyiz. Türkiye’de de Türklerle beraber Kürtlerin yani Ogur ve Guranların Anadolu’ya geldikleri dönemdeki tarih unutularak, “Burada Kürtler eskiden beri vardı. Türkler buraya sonradan geldiler. Kürtler, Medlerin devamıydı.” gibi tarihle hiç ilgisi olmayan bir yaklaşım sunulmakta ve bu sunulan yaklaşım da sanki gerçekmiş gibi kabul edilmektedir. Ermeni ve Kürt sorunlarını ortaya çıkaran emperyalistlerdir Diğer taraftan Ermenilerin Anadolu’daki süreç içinde Türk toplumuyla entegrasyonunun nasıl parçalandığı, Amerikan kaynaklarıyla Ermeni Amerikan Kolejleri isimli kitapta nasıl Ermenilerin Ortadoğu’nun Anglo-Saksonları olduğunu ileri süren Amerikalılar, ayrımcı bir Protestan Ermenilik tezinin ortaya çıkarıldığını ve bundan sonra bu bölgede Rusların işgalleriyle yaratılan politikalarla Ermeni sorununun ortaya çıkarıldığı görmekteyiz. Yani tarihsel süreç içinde Ermeniler Doğu Anadolu’da var iken, Selçukluların bu bölgeye akınlarıyla daha sonra İlhanlıların, İlhanlılardan sonra Akkoyunluların, Karakoyunluların, Safevilerin ve Osmanlıların bu bölgedeki süreç içinde Ermenilerin etnik olarak Türk toplumuyla kaynaştığı bir süreci yaşamıştır. Kaldı ki o dönemde Kürtler zaten Türk toplumunun askeri ordası içinde olan yapılardadır. Sadece burada Oğuzlarla Hunlar arasında zahiri bir fark vardır. Ama bu farklılık Ermenilerin tehcirinden sonra Ermeniler üzerinden politika yapamayan emperyalist güçlerin Türklerle Kürtlerin arasında ayrıma dayanan bir politikaya gitme çizgisi olmuştur. Oysa Kuzey Irak’taki Musul’da İngilizlerin bu 1919’lu yıllardaki Hindistan askeri üssünden gelen ajanlarıyla Güneydoğu’da Ermeni devleti kurma çabalarının olanaksız olduğunu gördükten sonra Kürtlerle oluşturulacak bir işbirliğinin de başarılı olamayacağını görmüşler ve Kürtlerle olan ilişkilerini 1920’lerde kesmişlerdir. Fakat bu süreçte Türklerin Musul ve Kerkük bölgesinde bir halk oylamasına ise bizzat karşı çıkarak Kürtlerin halk oylaması yapacak entelektüel düzeyde olmadıklarını, okuma-yazma bilmediklerini ileri sürerek, o dönemde Kürtlerin Anadolu’yla birlikte olma tezini bildikleri İngiliz raporlarında açıklıkla görülmüştür. Ama günümüzdeyse bu dönemde başlayan Rusların ve İngilizlerin başlangıçtaki Ermeni ayrımcılığından sonra giderek Müslümanlar arasında Kürt ayrımcılığını getirme politikası olmuştur. İşte bu anlamda etnik kimliklerin üzerinden yapılacak politika emperyalistlerin bir aracı olduğu zaman esas mücadele alanı bu etnik kimliklerin politikalarını doğru okumak noktasında olmuştur. Türk’ü dışlayan anlayış, İran’ı ve Türkiye’yi kaybettirir Yani görüldüğü gibi devrimci bir mücadele sınıfsal tabanda yapılan mücadele etnik kimlikli alana indirgenirken devrimci yanını kaybeder ise, yani bir emperyalist devletin güdümünde bir etnik kimlik mücadelesine yönelinirse, işbirlikçi durumuna gelmektedir. Bunun en tipik örneği İran’daki Sosyalist Parti TUDEH’in Azerbaycan ve Kürtler konusunda Sovyetler’in bölücü politikasına alet olmasıyla İran’daki hareket, halk hareketi kimliğini, sınıfsal kimliğini kaybetmiştir. Demek ki doğru bir devrimci tarihsel perspektifle olaya baktığımız zaman, karşımıza Azerbaycan konusunda önemli bir gerçek çıkmaktadır. Azeri milletvekillerinin çırpınarak televizyonlarımızda anlattığı ama kimsenin anlamadığı tarihsel süreç budur. Yani mezar taşlarında Hıristiyan haçları gözüken Aran-Ağvan gibi okunan bir topluluktur. İskitler ve Hunların devamı olan bu topluluklardaki Hıristiyanlaşma, Ermenilerden önce olduğu halde Ermenilerin bu bölgedeki kalıntıları gibi yorumlama, tarihsel gerçeği bütünüyle çarpıtmaktadır. Bu anlamda benzer Arap mezar taşlarının Orta Asya’da görülmesi, bunların Samaniler olduğu gibi Türklüğü dışlayan yorumu sözkonusudur. Daha sonraki dönemde ise Arapların geldiği döneme karşı Müslümanlaşmaya rağmen buradaki topluluklar, örneğin Deylemiler, Beşkurlar, Akkoyunlular daha sonra Karakoyunlularla birlikte bu bölgede Hunları oluşturmuştur. Akhunlar, Karahunlar Ebu Farak’ın tanımladığı topluluklar, Azerbaycan bölgesinde Selçuklular gelmeden evvel de var olan topluluklardır. Daha sonra Selçukluların bu bölgeye gelmesi sonrası bırakınız İlhanlılar sonrasını bu bölgenin Türkleşmesi çok tarihsel bir süreçtir. İlhanlılar da artık silinmekte olan Türk kimliğini Hıristiyanlık ve Müslümanlık noktasında yeniden kurmuştur. İşte İranlıların sürekli siz İranlıydınız ama Tatarlar gelince sizi Türkleştirdi tezi külliyen yanlış olup, tersine bütün İran Tatarlar sürecinde Türkleşmiştir ve artık Farsi unsur kalmamıştır. Bu gerçek açıkça ortada iken Türk kimliğini dışlayan anlayış İran’ı kaybettiğimiz noktada Türkiye’yi de kaybetme noktasına gelir. Yani Türkiye’deki olguya baktığımız zaman, bugün “Türk milleti nedir? Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan Türkiye halkıdır. Türklük etnisiyle ilgisi yoktur.” tezi de tamamen bilim dışıdır. Anadolu’nun Türkleşmesi Anadolu’daki antik uygarlıklar, Romalılar tarafından bütünüyle Rumlaştırılmış yani Romalılaştırılmıştır. O dönemdeki Frigyalıların nasıl eski Yunanlı eski uygarlıkları Frigleştirerek Urartuları da Ermenileştirdiği noktada, Friglerden sonra Romalılar bölgeyi bütünüyle Rumlaştırmıştır. Anadolu’ya Selçuklular gelmeden önce Anadolu coğrafyasında Hunlardan beri Trakya’dan Anadolu’ya giren kuzey Türkleri söz konusudur. Ve Kıpçaklar, Peçenekler, Selçuklu ordusuna karşı Diyojen’in ordusunda sürekli savaşmışlardır. Ve bu savaşta taraf değiştirme gerçeği ortaya çıkmıştır. Selçukluların Anadolu’yu Türkleştirmesi sürecinde artık Türkiye ismini alan bir bölge ortaya çıkmıştır. Ve bu Selçuklu Türkmenlerinin içinde kuzeyden gelen Karadeniz’in kuzeyinden gelen çok sayıda Kıpçaklar da bulunmaktadır. Keza bu Kıpçaklar, Gürcü ordusunda da 1000’li yıllarda yaygın olarak bulunmaktadır. Bu haliyle bakıldığı zaman Selçuklu gelmeden evvel de Anadolu’da Kıpçaklar ve Peçeneklerle başlamış bir Türkleşme söz konusudur. Nasıl Azerbaycan’da bunu kanıtlarıyla ortaya koyuyorsak, Anadolu’da da böyledir. Selçuklu sonrası İlhanlıların bölgeye gelmesi artık İlhanlıların Anadolu’da çok yaygın bir egemenlik kurduğunu görmekteyiz ve Selçuklu iktidarı sonrası Osmanlı Beyliği, Savuldur Beyliği, Saruhan Beyliği gibi beyliklerin aslında İlhanlılara bağlı beylikler olduğu açıktır. Ve bu boyutuyla da Osmanlı’nın kuruluşu döneminde de bu İlhanlılara bağlı Kıpçakların aslında Osmanlı’nın ana kökünü oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Gerek Zeki Velidi Togan’ın gerekse Halil İnalcık’ın vurguladığı gibi İlhanlılar-Tatarlar savaşı, aslında Bizans ordusundaki Ak Tatarlar dediğimiz Bulgaristan’dan Trakya’ya gelen Kıpçaklarla savaşmasıdır. Yani Türkler Osmanlı’yla Avrupa’ya gitmeden evvel Avrupa’da 1200’lü yıllarda ve ondan evvel de gelmiş Hunlarla başlayan ve Kıpçaklarla devam eden bir Türk göçü Bulgaristan tarihinde ve Romanya tarihinde açıkça yaygındır. Bulgaristan ve Romanya tarihini yazdığınız zaman Kıpçakların ve daha sonra da bunların devamı olan Nogay Tatarlarının tarihini yazmadan bunu koyamayız. Keza aynı şekilde Bizans, yani Roma ordusundaki birçok Türkmen, yani Türk isimli komutanın aslında Kıpçak Tatarlarının Bizans ordusundaki askerleridir. Ve bunların Osmanlılarla İznik ve Biga civarında olan savaşları yaygındır. Bu iki savaş İlhanlıların uç beyi olan Osmanlılarla keza Altınordunun uç beyleri olarak Bizans’a gelmiş Nogayların savaşları olarak da geçmektedir. Osmanlı dönemi ve günümüz Bu boyutuyla bakıldığı zaman Osmanlı konusu ayrı bir yazıda ele alınacaktır. Ama Osmanlı konusunun da tarihini ele aldığımız zaman günümüzdeki politikada yeni Türk politikası olarak “Yeni Osmanlıcılık” tezini ileri sürmektedirler. Ve Osmanlıcılık cihat politikası olarak almaktadır. Oysa cihat politikası olarak Osmanlı beyliğini anlatan gerek Wittek’in tezi gerekse Gibon’un tezi, Osmanlı’nın aslında Müslüman olmuş Bizanslı Akatrilerin mücahit Hıristiyanların Müslümanlaşmasıyla Osmanlı fütühatının başladığı ileri sürülmektedir. Gerçekte ise buna tez olarak Kayı boyu diye bir boy olmadığını ve bunların Müslümanlaşmış Rumlar olduğu tezini ortaya sürmektedir. Gerçekte ise buna karşı çıkan tez olarak Köprülü, Kayı boyunun belki başlangıçta tanımlanmadığı halde bunların Selçuklu devletinin devamı olduğunu ileri sürmüştür. Oysa Zeki Velidi Togan da bunlar Selçuklu devletinin devamı değil, tersine İlhanlıların devamı olarak buradaki iktidarlarını oluşturduğu ve çok miktarda Kıpçaklar çoban oğullarından çok miktarda Kıpçak savaşçısının Osmanlı beyliğini oluşturduğunu ve bunların da İlhanlıların uçbeyleri olarak Sivrihisar’dan bu yana devam eden beylikler olduğunu ileri sürmekte ve bu boyutuyla da Tatarların esas olarak Osmanlı devletinin kuruluşunda rol aldığını vurgulamaktadır. İşte burada Tatarları Moğollarla özdeşleştiren İranlı ve Rus tarihçileri, Türk tarihine karşı büyük bir çarpıtma yapmaktadır. Tatarların Moğollarla ilgisi olmayan o kuzeydeki Kıpçaklar Kantlılar, Kalaçlar gibi Hunlar döneminden kalma belki de İskitler döneminden kalma bozkır dönemindeki eski Kıpçak’taki Türk topluluklarının Anadolu’ya akınlarıdır. Türk toplumundaki Batıya fütühat bu Türk kimliğiyle yapılmıştır. İşte burada daha sonraki dönemde ise Yavuz’un İran Türklüğüyle bu dünya ticaret sistemi üzerine yaptığı savaş nedeniyle giderek İran Türklüğü Şiileşirken Türkiye Türklüğü Sünnileşmek gibi cihat politikasına indirgenmiştir. Oysa Osmanlı ordusunun tüm cihadı yapan yeniçeriler esas olarak Bektaşilerdir ve Bektaşi ana bir kurum olarak Osmanlı toplumunun yapısıdır. Yani cihat toplumu üzerine kurulmuş Osmanlı İmparatorluğu tezi bütünüyle gerçeği yansıtmayan bir tezdir. Ve Osmanlı İmparatorluğu bir Türk imparatorluğu olarak kurulmuştur. Bu boyutuyla hiçbir zaman bir cihat politikasıyla değil, Türk beylerini yola getirme noktasında savaşmıştır. Ve Türk beylerini yola getirdikten sonra ancak Avrupa’ya akın yapmıştır. Ve bu boyutuyla tekrardan Osmanlı’nın İslami cihadı öne çıkarma noktası Kızılbaşlara karşı cihat adı altında Osmanlı’nın iran Türklüğüne karşı savaşı için getirilmiş bir tezdir. Bu anlamda Mısır’ın fethi sonrası getirilen halifelikle Sünniliğe geçmiştir. Daha sonra Abdülhamit döneminde Türk İmparatorluğu’nun parçalanma döneminde Abdülhamit İslamcılığı öne çıkararak imparatorluğun Müslüman kesimini koruma çabasına girmiştir. Ama buna da en büyük darbeyi Araplardan Vahabilerden yemiştir. Ve bu boyutuyla da bu noktada İslamcı bir politika geçerliliğini koruyamamıştır. Günümüzde de aynı şekilde Osmanlıcılığı Türklük dışında alan ve bir İslami kimlikle sunan olgu gerçek bir tarih temeline dayanmamaktadır ama gerçek temel ise Türk kimliğinin söndürülmesi için “Osmanlı’da Türklük söz konusu olmadığı için Osmanlı cihan imparatorluğudur. O halde Türk kimliğinden vazgeçelim.” gibi Türk tarih tezini bütünüyle ters yüz eden bir temele dayanmaktadır. İşte bu noktada günümüzdeki politikaları tarihimizle gerçekleşelim politikaları bütünüyle açık olalım. Ve tarihsel gereçler göstererek ayrı kimliklerin ortaya çıkarılan unsurların tümüyle Türk tarihinin içinden unsurlar olduklarını gördüklerinde bundan vazgeçmekte ve demektedirler ki, bugün kendisini ne hissediyorsa odur. Kendisini Kürt hissediyorsa Kürttür, İranlı hissediyorsa İranlı, Azeri hissediyorsa Azeri’dir diyerekten yeni bir teze gelmektedir. Oysa tarihsel gerçekleri ileri sürerek yeni bir etno yaratma teziyle Türk kimliğini parçlayarak yeni kimlikler yaratma politikası emperyalizmin aracı olduğunu gördükleri noktada emperyalizme karşı duran devrimci tavır ile emperyalizmle açık işbirlikçiliğine yönelen tavır arasında iki çizgi olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte asıl karşımızdaki bu noktada etniler değil bizim karşı olduğumuz, ama etnilerin emperyalistlerle işbirliği sonucu ortaya çıktığını gördükten sonra emperyalizmle işbirliğine devam edenleri artık etnik kimlikleriyle değil emperyalist yapılarıyla devrimci stratejilerin karşıtları olmaktadırlar.
|