25.05.2009/Sayı:237
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Dünya

Yavuz Selim

Obama değişti, bizimkilerin kafaları değişmedi

GuantanamoBarack Obama ABD’nin yeni başkanı seçildiğinde birçok insanın gösterdiği tepki oldukça şaşırtıcıydı. Seçim kampanyaları sırasında “değişim” sloganını dilinden düşürmeyen Obama, birçok insanı etkilemeyi başarmış, ABD politikalarında artık köklü değişimlerinin yaşanacağına ve ABD için yeni bir dönemin başladığına milyonlarca insanı inandırmıştı. Bunda en büyük pay ise hiç kuşkusuz durmaksızın Obama’yı yılmaz bir insan hakları savunucusu, dünya siyasetinde yeni bir soluk olarak lanse eden ve insanların muhakeme yeteneğini elinden alan büyük medyanındı.

Barack Obama göreve başladığında TÜRKSOLU olarak defalarca bir şeyin altını çizmiştik: Başkan kim olursa olsun, ABD’de önemli olan sistemin bizzat kendisidir ve nihai kararı verecek olan merci de ABD emperyalizmidir. Sistemi değiştirmeye kalkan kişi iyi niyetli bile olsa eninde sonunda değişecek olan sistem değil kişinin kendisi olur. Çünkü ABD emperyalizmi daha kuruluş aşamasında buna göre biçimlendirilmiş, buna göre misyon yüklenmiştir.

Anımsanacağı üzere Obama seçim kampanyaları sırasında birçok kez Guantanamo Üssü’nde bulunan tutsakların (işkence diyemese bile) insanlık onuruna yakışmayan muamelelere maruz kaldığını beyan etmiş ve göreve geldikten sonra yapacağı ilk icraatlardan birinin Guantanamo Üssü’nü kapatmak olacağını söylemişti. Hatta Ocak 2010’u kapatma tarihi olarak vermiş, sürmekte olan yargılamaları da durdurmuştu.

Fakat Obama iktidara gelmesinin hemen ardından değişimler farklı bir yönde ilerlemeye başladı. Başkan seçilmesinden hemen sonra büyük bir basın ordusunun önünde şaşaalı bir biçimde Guantanamo Üssü’nün kapatılma kararını imzalayan Obama, hemen akabinde ise gözden uzak bir köşede CIA işkence uçaklarının görevlerine devam etmesini sağlayan kararı imzalıyordu. Obama’nın değişimden ne anladığı gerçekten bir bilinmezdi. Örneğin işkencenin insanlıkla bağdaşmayacağını söyleyen Obama, şaşırtıcı (!) bir biçimde, işkence yaptığı tescillenen CIA görevlilerinin yargı önüne çıkarılmayacağını söylüyordu. İşkenceyi önlemekte hiçbir başarı sağlayamayan Obama bu soruna çok daha dahiyane bir çözüm buluvermişti: Madem işkence yapılmasını önleyemiyoruz, o zaman işkence fotoğraflarının basın tarafından yayınlanmasını yasaklayalım! Evet, Obama’nın değişim programı çerçevesinde bundan sonra Ebu Garip’teki gibi işkence fotoğraflarına ulaşmak artık o kadar kolay olmayacak. CIA görevlilerinin işkenceleri sürecek ama artık sıradan insanların bu işkencelerden haberi olmayacak.

Geçtiğimiz hafta Obama’nın ağzından eksik etmediği “değişim” sloganında ne kadar içten olduğu yine bir kez daha gözler önüne serildi. Çünkü Guantanamo’daki yargılamalar yakın zamanda tekrar başlıyor. Seçim kampanyası sırasında Guantanamo’daki askeri yargı sistemini “büyük başarısızlık” olarak niteleyerek, başkan olduktan hemen sonra yargılamaları durduran Obama, yalnızca birkaç ay sonra verdiği sözlerden 180 derece çark ediverdi. Obama, önceki başkan George W. Bush tarafından sırf Guantanamo’daki tutsakları yargılamak için özel olarak kurulan ve kendisinin başkan seçilmeden önce kıyasıya eleştirdiği askeri mahkemelerinin lağvedilmeyeceklerini açıkladı. Obama’nın diğerlerinden farkı ne diyecek olursanız, artık tutsaklara kendi avukatlarını seçme hakkı verilecek ve işkenceye varan sorgu yöntemlerinin kullanılmasına izin verilmeyecek.

Geçtiğimiz hafta Guantanamo ile ilgili gelişmeler yalnızca yargılamaların yeniden başlaması ile sınırlı değildi. Daha kötüsü, ABD Senatosu Guantanamo Üssü’ndeki tutukluların başka bir yere nakledilmesi planını da geçtiğimiz hafta yapılan oylamada reddetti. Senato’da Demokratlar çoğunluğu oluşturmasına karşın Obama’nın hem tutukluların başka bir yere nakli hem de 80 milyon dolarlık kaynak isteği 6’ya karşı 90 oyla reddedildi.

Yani geçtiğimiz hafta sizin anlayacağınız Guantanamo konusunda en başa dönmüş olduk. Obama seçilmeden önceki durum neyse, Obama seçildikten sonraki durum da artık aynı. Oysaki Guantanamo konusu Obama’nın en fazla üzerinde durduğu, en fazla propagandasını yaptığı konuların başında geliyordu. Daha kendi seçim vaatlerini bile yerine getirmeyi başaramayan bir başkanın ABD emperyalist sistemini kökünden değiştirmesini bekleyenlerin hayal dünyalarının son derece geniş olduğu ortada. Ancak gerçek dünyada hedeflere hayal gücüyle değil, ayakları yere basan sağlam ideolojilerle ulaşılabilir. Bunun yöntemi ise tüm dünyada tek: Sonuna kadar emperyalizme karşı savaş.


Papa insanı dinden imandan çıkartıyor

Papa 16. Benedict, Nicolas Sarkozy ve Carla Bruni

Papa 16. Benedict, Nicolas Sarkozy ve
Carla Bruni

Papa 16. Benedict Afrika ülkeleri ziyareti sırasında söylediği “Prezervatif dağıtılarak AIDS’le mücadele edilmez. AIDS ile mücadele nefisle olur.” lafıyla bir anda bilim dünyasının tepkilerini üzerine çekmeyi başarmıştı.

Papa’nın bu çarpıcı tespitlerinin üzerinden aylar geçmesine karşın yankıları halen daha devam ediyor. Belki Papa Katolik inancının gereği olarak, bilimsel tüm gerçeklere taban tabana zıt da olsa bu sözleri söylemişti. Fakat Papa’nın hesap edemediği nokta, bilimle dinin yani akıl ile dogmanın çatıştığı her yerde eninde sonunda bilimin galip geldiği ve dinsel dogmalarının sorgulandığı her noktada insanın inancının daha fazla zayıflayacağıydı.

Papa’nın bu sözlerine aylar sonra en büyük tepki ise hiç beklenmeyen bir kişiden, Fransa First Lady’si Carla Bruni’den geldi. Daha önce birçok konu üzerinde fikir belirtmesine karşın dini konular üzerinde yorum yapmaktan özenle kaçınan Bruni, Femme Actuelle adlı kadın dergisine verdiği röportajda kendisinin de bir Katolik olduğunu ama Papa 16. Benedict’in sözlerinin kabul edilemez olduğunu söyledi. “Papa prezervatif ve doğum kontrolüne karşı tutumuyla AIDS’in kol gezdiği Afrika’ya büyük zarar veriyor. Onun bu sözlerinden rahatsız olduğum için artık Katolik değilim. Katolik olarak doğdum ve vaftiz edildim. Ama artık laik bir yaşam yaşıyorum. Ve artık Katolik değilim.” diyen Bruni, Papa’nın sözlerinin inancının zayıflamasına neden olduğunu belirtti.

Kuşkusuz Bruni’nin bu beklenmedik çıkışı, nüfusunun yüzde 60’ı Katolik olan Fransa’da “Katolik olmaktan gurur duyuyorum” diyen eşi Sarkozy’nin siyasi geleceğini de tehlikeye attı. Birçok Katolik dernek Sarkozy-Bruni çifti aleyhine kampanya başlatmış durumda. Fakat şu da bir gerçek ki, Bruni gibi insanlar üzerinde son derece olumlu ve etkileyici bir imaj bırakan birinin bu sözlerinden sonra bazı kavramlar artık çok daha rahat tartışılabilecek. Tarih boyunca bilim ve dinin her çatışmasında birileri bedel ödedi. Tuhaf olan ise, şimdiye kadar hiçbir olumlu icraatını göremediğimiz Nicolas Sarkozy eşinin bu sözlerinden dolayı seçimleri kaybedecek olursa, bilimin dogma ile savaşında ödediği bedellerinden birisi olarak tarihe not düşülecek.


“Ananızı ağlatmaya, sizi soymaya geliyorum!”

Josko Risa
Josko Risa

Yukarıdaki başlık çoğu insana ilk okuyuşta bir küfür ya da bir tehdit gibi görünebilir. Gerçek ise çok daha farklı. Başlık, Türk insanının artık mumla aradığı dürüstlüğün çok net bir biçimde, lafı dolaştırmadan ifade edilişinden başka bir şey değil aslında.

Olayın geçtiği ülke Hırvatistan. Yerel seçimlerde bir kentin belediye başkanlığı için bağımsız aday olan Josko Risa’nın seçim propagandaları ise hiç de alışık olmadığımız türden. Kampanya boyunca sürekli olarak “Ananızı ağlatmaya, sizi soymaya geliyorum!” sloganları atan Risa’nın seçim afişleri bile oldukça sıradışıydı: “Her şey benim için, siz avucunuzu yalayacaksınız!” Risa’nın seçim konuşmaları dinleyenler ise tam anlamıyla şoka uğruyorlardı: “Bu kenti kendi dükkanım olarak görüyorum. Eğer ben bir şeyler kazanmazsam siz de kazanamazsınız. Ama ben götürürsem, siz de götürürsünüz...”

Seçimler bitip sonuçlar açıklandığında şoka girme sırası Risa’nın rakiplerine gelmişti. Onca güçlü parti adayına karşın bağımsız olarak seçime girmeyi tercih eden Risa % 28 oyla en fazla oyu kazanıp belediye başkanlığı koltuğunu kapmıştı.

Seçimlerin ardından Risa’nın belediye başkanlığını nasıl kazandığını merak eden medya mensupları ise acı gerçekle karşılaştılar. Kapitalizme geçişle birlikte tüm iyi hasletlerini birer birer yitiren Hırvatlar dürüstlüğe o kadar hasret kalmışlar ki, açık açık kendilerini soyacağını söyleyen bir adaya dürüstlüğünden ötürü hiç düşünmeden oylarını vermişler. Hangi seçmene sorsalar aldıkları yanıt aynı: “Başa geldiklerinde rüşvet yiyip yolsuzluk yapacaklarını zaten biliyoruz. Herkes yapıyor bunu ama Risa hiç değilse bu konuda yalancılık yapmıyor.”

Sıradışı yeni belediye başkanı yalnızca dürüst davranarak diğerlerinin arasından sıyrılmayı başardı ve rakiplerinin beklemediği bir biçimde seçimi kazanıverdi. Hani diyoruz, CHP yönetimi de dürüst bir şekilde, “Valla arkadaş, bizim adımız dışında Atatürk’ün CHP’si ile hiçbir ilgimiz yok. Ara sıra Atatürkçülük lafları ediyorsak o da laf olsun torba dolsun babından...” diye bir açıklama yapsa, acaba o yıllardır beklediği oy patlamasını yapıp iktidara gelebilir mi dersiniz? Hiç belli olmaz, bakarsınız Türk halkı da bu dürüstlüğü ödüllendirip CHP’yi yıllar sonra tekrar iktidara getirebilir.


PKK’nın arkasındaki gücü bir bizimkiler göremiyor

Ayetullah Ali Hamaney
Ayetullah Ali Hamaney

PKK’nın ve diğer Kürt örgütlerinin ABD’nin Ortadoğu’daki maşası olduğunu ve ABD’nin işgal etmeyi planladığı her ülkede Kürtlere çok büyük destek verdiğini daha önce defalarca yazdık. ABD’li subayların PKK’lı teröristlerle yaptığı görüşmelerin fotoğrafları basına da yansısa, öldürülen PKK’lı teröristlerin üzerinden ABD özel kuvvetlerinin kullandığı son derece gelişmiş teçhizatlar da çıksa ne yazık ki ülkeyi yönetenler ısrarla görmezden gelmeyi sürdürüyor ve aynı dostluk masallarını tekrar tekrar ısıtıp önümüze sürüyorlar.

Bizdekiler terörün asıl kaynağının ABD olduğunu, PKK’nın arkasındaki gerçek gücün ABD emperyalizmi olduğunu göremeseler(!) bile ABD’nin sıradaki olası hedefi İran bu gerçeği tüm çıplaklığıyla görüyor. Son yıllarda ABD emperyalizminin öncelikli hedefi haline gelmesiyle birlikte İran da tıpkı diğer ABD hedefindeki Ortadoğu ülkeleri gibi Kürtlerin terör saldırılarına maruz kalıyor. Başkalarından izin ya da tezkere almadan operasyon yapma gibi bir şansı bulunan İran ordusu, PKK’nın İran kolu PJAK’a karşı düzenlediği her operasyonda ise aynı sonuçla karşılaşıyor: ABD’nin Kürtlere verdiği maddi ve manevi destek.

Geçtiğimiz hafta açıklama yapan İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, ABD’nin Kuzey Irak’ta İran’a karşı kullanmak üzere çok sayıda terörist kampı açtığını, Washington yönetiminin burada eğitilen teröristlere düzenli olarak para ve silah yardımında bulunduğunu söyledi. ABD’nin yüksek miktarda paralar vererek Kürt gençlerini İran’a karşı ajan ve paralı asker olarak kullandığını belirten Hamaney, ABD’nin gerçek amacının Kürtlere yardım etmek olmadığını yalnızca hükmetmek olduğunu da sözlerine ekliyor.

Kürt terörüyle tanışması daha birkaç yıl bile olmayan İran’ın geldiği nokta Türkiye açısından son derece düşündürücü.

Türkiye yıllardır PKK ile mücadele etmesine karşın ABD gerçeğini bir türlü göremezken, İran’ın çok kısa bir zaman içinde terörün arkasındaki gerçek failin kim olduğunu, Kürtlerin bu işte nasıl taşeronluk üstlendiklerini görmesi gerçekten takdire şayan. Belki de takdir edilmesi gereken aslında bizimkilerdir. Ellerinde İran’ınkinden çok daha fazla kanıt olmasına karşın bir türlü terörün gerçek hamisini bulamamaları ne de olsa çok üstün bir yetenek gerektiriyor.


Hakan Şükür okul açılışında

Hakan Şükür okul açılışındaGalatasaraylı eski futbolcu Hakan Şükür’e Yurttan köşesinde Okan İşbecer arkadaşımız sık sık değinir. Çünkü futbol oynadığı dönemde tüm Galatasaray taraftarlarına saç baş yolduran ve bu yüzden taraftarlar tarafından Türk futbolunda ender rastlanan lakaplardan biri olan “Torinolu Şaban” lakabına layık görülen Şükür’ün futbolcu kimliğinin dışında bir de Fethullahçı kimliği vardır.

Futbolu bıraktıktan sonra kurtulduğumuzu sanarak derin bir “oh” çekmemizi sağlayan Şükür, artık futbolu ile olmasa da cemaatçi kimliğiyle daha sık karşımıza çıkmaya başlar oldu. Futbol yaşamı boyunca bile o kadar hareket etmeyen Şükür, şimdi cemaatin kendisine yüklediği görevlerle kah Türkiye’de kah dünyanın başka bir köşesinde sürekli boy gösteriyor. Hakan Şükür son olarak Mısır’ın başkenti Kahire’de bir okulun açılış törenindeydi. Hakan Şükür’ü Mısır’da kaç kişi tanır bilinmez ama cemaatin haberi Türkiye’de duyurması için Hakan Şükür’den daha iyi bir karakter bulması zor olurdu. Hani yeni bir otel, bar falan açıldığında haberin medyada ses getirmesi için Paris Hilton, Sharon Stone gibi ünlüleri para vererek açılışa davet ederler ya, o hesap işte anlayacağınız. Hakan Şükür’ün Paris Hilton’dan farkı ise bu işi Allah rızası için yapıyor olması. Fakat biz yine de söyleyelim: Açılış törenine Hakan Şükür yerine Paris Hilton’u getirselerdi açılış çok daha fazla ses getirirdi.

Hakan Şükür’ün açılış törenine katıldığı okul, Uluslararası Selahattin Türk Okulları’nın Mısır’daki ilk şubesi. Okulun adında Türk ismi geçiyor ve haberde dünyanın dört bir köşesinde Türk bayrağını dalgalandırdıklarından ve Türk kültürünü yaydıklarından bahsediliyor ama ne hikmetse okuldaki eğitim dili İngilizce! Demek ki Türk insanının yıllar içinde kendi öz değerlerini unutmasının, kültürüne yabancılaşmasının temel nedeni daha ilkokullardan başlayarak eğitim dilinin Türkçe olmasıymış. Türkiye’deki ilkokulların eğitim dili hele bir İngilizce olsun, bakın Türk kültürünü, Türk bayrağını nasıl daha yüksek noktalara taşıyacağız. Bir de Hakan Şükür madem cemaat yararına köşe bucak dünyayı gezmeye niyetlendi, hazır cemaatin televizyon kanalı da varken “Acun Firarda” benzeri bir program çekiversin. Ne bileyim, cemaat yararına kermes falan düzenlesin. Biz de hiç değilse kendisini Türkiye’de daha az görme bahtına erişmiş oluruz.



Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: