Arif Bakır |
Kemalist devrimin diyalektiği Kapitalist emperyalist sistem, tüm dünyayı ekonomik kriz çığırtkanlığıyla boğuntuya getirip yeni dizginler oluştururken gezegenimiz daha da bilinmezlere doğru yol almaktadır. Amerikan Merkez Bankası, Rockefeller gibilerine bol keseden kredi dağıtırken, sistemde tökezleyenler tasfiye edilmekte, trilyon dolarlar daha az sayıda kişi ve şirketlerde toplanmaktadır. Çok büyük reel ve mali sermayenin çok az bir elitin elinde bulunması büyük sorunları da gündeme taşımaktadır. Trilyon dolar rezervleri olan Çin ve Rusya’nın bu operasyonda nasıl bir yol izleyeceği merak edilmektedir. Bu rezervler, bu ülkelerin Amerikan emperyalizminin kuyruğuna girmesini engelleyebilecek mi? Bizim gibi emperyalizme göbekten bağlı ülkeler kriz olarak dayatılan bu operasyondan nasıl etkilenecektir? Amerika’nın karşılıksız basıp, bir avuç elite dağıttığı dolarların karşılığı tüm sömürge ülkeleri halklarından çıkarılacaktır. Üçüncü Dünya halklarının alınterleri, dolar olarak Rockefeller’in kasasına girmektedir. Kısacası önümüzdeki yıllarda bizi daha büyük yoksulluklar ve sıkıntılar beklemektedir.Batı emperyalizmi, kriz operasyonuyla dünyayı mali kıskaca alırken, mazlum uluslardan gelebilecek direnişlere karşı da hazırlanmakta, askeri, sosyal, medyatik bütün tedbirlerini almaktadır. Kısaca savaşa hazırlanmaktadır. Bu savaş bazen askeri, militarist güçlerle, bazen turuncu devrimlerle, bazen de yerli işbirlikçileri ile, o ülkenin tamamı kontrol altına alınarak bütün kaynaklarına el konulması ile sonuçlanmaktadır. Batılı beyaz adam mutlaka bu gezegenin patronu, tek hâkimi olmayı kafasına koymuştur. Daha önce de Hitler denilen faşist bunu denemiş, elli milyon insanın ölümüne neden olmuştur. Şimdiki yeni elitler, bu denemeyi tekrarlamak niyetindeler. Bu nedenle inanılmaz bir çaba göstermektedirler. Beyaz adam kendine kara bir temsilci bularak dünyayı oyalamaya çalışmaktadır. Yüzü kara, ruhu beyaz olan bu görevli, ülkeleri gezerek Amerika’nın talimatlarını bildirmektedir. Mazlum ülkelerin işbirlikçi siyasileri Obama’yı peygamber gibi karşılamakta, kendi halklarına bir barış güvercini gibi göstermektedir. Bizim ülkemizde de medya, yönetim, muhalefet, sendikalar, sözde sivil toplum örgütleri, askerler ve sözde Atatürkçüler, Amerika ve Obama sevdalısı olduklarını göstermişlerdir. Kısacası dünyaya barış ve düzeni ancak Amerika’nın getirebileceği imajı elbirliği ile yaratılmıştır. Bu, 1920’lerdeki mandacılık ruhunun günümüzdeki oluşumundan başka ne olabilir ki? “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.” diyen Mustafa Kemal Atatürk, bunları görse ne yapardı acaba? Sayın Emekli Amiral Vedii Bilget, TÜRKSOLU’ndaki “Gerisi laf-ı güzaf” başlıklı yazısında (Sayı 232, 13 Nisan 2009) Amerika’nın emperyalist saldırılarını ancak Amerikan işçi sınıfının önleyebileceğini yazmakta, Vietnam halkının kararlı direnişi sırasında verdiği beş milyon şehidi görmezden gelmektedir. Sayın Bilget, 1 Mayıs 1867’de çıkan on bin kişilik Chicago ayaklanmasından etkilenmiş olabilir. Ancak o günden bugüne köprünün altından çok sular aktı. O tarihlerde dünya sömürüsünün ortağı olan Amerikan işçi sınıfı, günümüzde de bu kanlı sömürünün ortağıdır. Ve kendi efendilerinden de çok memnundur. Irak işgalinde çocukları ölen anneleri dışında, bu savaşa Amerikan işçi sınıfı karşı çıkmamıştır. Hatta bu savaşa karşı herhangi bir toplumsal muhalefet dahi oluşmamıştır. Oysa Irak işgaline karşı çıkan mazlum uluslardır, sömürülen ülkelerdir. Amerikancı yönetim, Türk halkının korkusundan bu savaşa Amerika’nın kuyruğunda girememiştir. Amerikan ve Avrupa işçi sınıfı, kısaca kapitalist ülkelerin işçi sınıfı bu savaşa tam destek vermişlerdir. Bu durumda, geleceğimizi bu kapitalist ülkelerin işçi sınıfının insafına mı bırakacağız? Dünyamızı tek merkezden faşist bir yönetim ile kontrol altına almayı düşünen dünya elitleri, gelecek için inanılmaz bir kumar oynamakta, askeri ve parasal gücü tek belirleyici olarak görmektedir. Üç yüz yıllık tarihi olan Amerika, otuz bin yıllık insanlık tarihindeki diyalektik süreci kavrayamamakta, gezegenimize telafi edilemez yaralar açmakta kararlı görünmektedir. İnsanlık Avrupa’da özel mülkiyetin belirleyiciliği ile kapitalist emperyalist süreci yakalamıştır. Ancak Asya’daki toplumlar, kolektif ve sosyalist olguları çağımıza taşımışlardır. Ayrıca bu sosyalist düşünce bütün insanlığın çıkarınadır. Bu durumda altı milyar insan birkaç bin elitin faşist kontrolüne girip, post-modern bir kölecilik devrini başlatabilir mi? Bu mümkün gözükmemektedir. İnsanlık ancak mazlum ulusların devrimci başkaldırısı ile bu faşist saldırının önüne geçebilir. Uluslar karşılıklı yardımlaşma ve eşit gelişim içinde, barış içinde çok daha ileri aşamalara geçebilir. Peki, mazlum uluslar bu cendereden çıkamıyor, emperyalizmin getirdiği işbirlikçilerden neden çabucak kurtulamıyor? Burada emperyalizmin pozitif bilimleri, kendi ideolojileri doğrultusunda çok iyi kullandıklarını itiraf etmek mecburiyetindeyiz. Ayrıca mazlum ulusların da bu bilimi kullanmasını engellemektedirler. Biz mazlumlar da, en gerçek yol gösterici olan bilimi, kendi ideolojimiz doğrultusunda kullanmak zorundayız. Ama bir gün bir insan çıkıyor. Gerçek düşmanın bir avuç sömürgeci olduğunu söylüyor. Biz bunları yenebiliriz diyor. Ülkemizi bağımsız yapabiliriz. Kaynaklarımıza sahip çıkabiliriz. Zenginleşip gönenç içinde yaşayabiliriz. Köle olmak kaderimiz değildir diyor. İşte Mustafa Kemal, Türk halkı ile beraber sömürgecilere savaş açıyor. Sömürgeciler yeniliyor. Mazlum bir ülke bağımsız oluyor. Emperyalistler ile eşit statüye geliyor. Emperyalistler bu kuyruk acısını asla unutmadılar. Bir gün Türk milletini, Türk vatanını tarihten silmek en büyük idealleri oldu. Silahla yenemeyince içeriden çökertmek için ajan unsurlar oluşturdular. Kürtler, Ermeniler, Rumlar vs… Türkleri korkuturuz, evlerine hapsederiz, istediğimiz gibi Anadolu’yu parçalarız diyorlar. Oluşturdukları ajan unsurlara çok güveniyorlar. Oysa tarihi ajan topluluklar değil, milletlerin yaptığını millet olamayan bir avuç elit nereden bilecek? Ajan unsurlar yetmiyor, Atatürkçülere karşı inanılmaz bir cadı avı başlatılıyor. Aynı Hitler zamanındaki komünist avı gibi. Çünkü Türkler evlerine hapsedilmeli. 1920’lerde de, buna benzer bir şekilde Türk milleti, küçücük bir bölgeye hapsedilmişti. Mustafa Kemal dedi ki; “Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Bu millet sıkıştırıldığı cendereyi patlatarak, dışarı çıktı. Anadolu Türk Devrimi’ni başardı. Yedi bin yıllık Türk yurdu olan Anadolu’ya sahip çıktı. Atatürk’ün öncülüğünde modern bir ulus oluştu. Şimdi emperyalizm eskilerden ders alarak, Türkleri evlerine hapsetmeye, birbiri ile ilişkisini kesmeye çalışmaktadır. Tarihte özgür ve göçebe yaşamış bu toplum, hiçbir zaman esaret altına girmemiştir. “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.” diyen Mustafa Kemal, burada Türklerin genetik bir özelliğini anlatmaktadır. Bu durumda biz bu emperyalist saldırıya ya boyun eğeceğiz yok olacağız, ya da genetik şifremizi hatırlayarak özgürlük ve bağımsızlığımızı seçeceğiz. Atatürk’ün değişi ile: “Bunu milletin azim ve kararı belirleyecektir.” Ancak milletimiz çok çile çekmiş, çok ezilmiştir. Emperyalizmin yarattığı bilgi kirliliği ile kafası çok karışmıştır. Bu halkın elinden tutmak gerekir. Bu halkın elinden 1919’da Gazi Mustafa Kemal tutmuştu. Şimdilerde ise Kemalist bir parti bu halkın elinden tutmalıdır.
|