18.05.2009/Sayı:236
TÜRKSOLU Anasayfa
Kapak
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Yön

Serap Yeşiltuna

19 Mayıs yeni bir başlargıç olsunBu 19 Mayıs
yeni bir başlangıç olsun...

19 Mayıs: Türk milletinin doğum günü

“Yaban”dan bir kesit:

...

Bir gün bir öğle üstü idi. Kahvenin çardağı altında oturuyorduk. Bizim Mehmet Ali, Bekir Çavuş, Salih Ağa ve Muhtar hep orada idiler. Bahis harp üzerine ve onun akıbetlerine dairdi. Onlara “İstanbul’un dört devletin askeri işgali altında olduğunu, İzmir’in ta Bursa’ya kadar Yunanlılar tarafından istila edildiğini, Adana’dan henüz Fransızların el çekmediğini, Urfa’da Antep’te kanlı olaylar cereyan etmekte olduğunu haber veriyor ve her birinin yüzüne ayrı bir dikkatle bakıyordum. Hiçbirinde ne hayret ne dehşet ne de alelade bir alaka izine tesadüf etmedim. Ateşin içinden henüz çıkmış olan Mehmet Ali bile artık bunları geçmiş zamana ait bir masal gibi dinliyordu...

Diyorum ki: “Bunların tecavüzünden ne karılarınızın ırzı ne çocuklarımızın canı ne din ne iman, hiçbirşeyimiz kurtulamadı. Hepsine el uzatıyorlar.” Ve bunları izah ederken vakalar anlatıyordum. Tam bu sırada bir de baktım ki, muhtar uyukluyor. Mehmet Ali elindeki çakı ile söğüt dalını yontuyor. Salih Ağa ta uzakta, yamaçta otlayan davarlarını gözetliyor. Yalnız Bekir Çavuş biraz dikkat eder gibi göründü.

– Efendi tekrar savaş olacak mı? dedi.

– Olmaktadır dedim işitmediniz mi? Mustafa Kemal isminde bir büyük adam, bir kumandan, İstanbul’dan çıktı, Anadolu’ya geçti. Erzurum’da, Sivas’ta milleti başına topladı. “Hükümet devlet görevini yapmıyor biz kendi kendimizi koruyacağız. Düşmana karşı koyacağız.” dedi. Şimdi, onun adamları taraf taraf Yunanlılarla, Fransızlarla döğüşüyor. Hepsi öyle kahraman kişiler ki...

Ve destani kıssalarla onları heyecana getirmeye çalıştım. Çanakkale’de bulunmuş olan Mehmet Ali, Mustafa Kemal adını hatırlıyor. Ona göz ucuyla baktım. Başını yonttuğu söğüt dalından kaldırdı. Benden tarafa döndü:

-Beyim, Allah vere de, bizi tekrar savaşa almasalar, dedi.

...

Ve Kuvayi Milliye Destanı’ndan bir kesit:

...

“Karayılan” olmazdan önce
umurunda değildi Karayılan’ın
kıyamete dek düşmana verseler Antep’i.
Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.
Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
korkaktı da bir tarla sıçanı kadar

...

Ve bir kesit de “Mustafa Kemal’in Kağnısı”ndan:

...

Aman Kocabaş, ayağını öpeyim kocabaş
Süs beni öldür beni, koma yollarda beni.
Geçer götürür ana çocuk mermisini askerciğin
Koma yollarda beni, kulun köpeğin olayım
Bak hele üzerimden ses seda uzaklaşır
Düşerim gerilere iyceden iyceden

Kocabaş yığıldı çamura
Büyüdü gözleri büyüdü, yürek kadar
Örtüldü gözleri örtüldü hep.
Kalır mı Mustafa Kemalin kağnısı bacım
Kocabaş yerine koştu kendini elifçik
Yürüdü düşman üstüne yüceden yüceden.

...

Bir 19 Mayıs günü, o gemiyi o limandan kaldırıp, ta Samsun’a kadar götüren ve geriye bir kez bile dönüp bakmadan, bir milleti yeni bir “diriliş”e götüren süreci anlamak için bu milleti anlamak gerek, ya da anlamaya çalışmak...

Öyle, savaşmaya çok hazır bir millet vardır da, Mustafa Kemal’i önüne takmıştır ve bir çırpıda kong­reler yapılmış, Meclis kurulmuş da Kurtuluş Savaşı kazanılmış falan değildir. Mehmet Ali’ler, ne yazık ki ülkenin kaderidir Mustafa Kemal’den önce. Ölü toprağı serpilmiş, gücü sıfırlanmış ve kaderine boyun eğmiş bir millet, hatta Türklüğünü bile unutmuş koca bir kalabalık vardır Misak-ı Milli sınırları içinde.

19 Mayıs o nedenle gerçek bir doğum günüdür, bizce. Hani Nâzım, “Karayılan olmazdan önce An­tep’i kıyamete dek düşmana verseler umrunda olmazdı Karayılan’ın” diyor ya, öylesine sinirleri alınmış, öylesine toprağına yabancılaşmış bir millete, adeta mücadele aşısı enjekte eden, sarsıp kendine getiren bir gücün iradesinin eseri bir doğum günü, yeni bir başlangıçtır.

Bu başlangıç, milleti Mehmet Ali olmaktan, Karayılan olmaya, Elif olmaya götüren süreçtir. Mustafa Kemal o cevheri açığa çıkaran adamdır demek yanlış olmaz.

Halkı örgütlemek, delilik değil devrimciliktir

Bunu hatırlatmak önemli; çünkü 1919 koşullarını yaşadığımızı kabul eden bir kesim için bile artık mücadele dönemi sona ermiş ve kaderine boyun eğmekten başka yapılacak bir şey kalmamıştır. Çünkü artık o mücadeleci insanlar yoktur. Kanının son damlasına kadar savaşacaklar da yalnızca bir efsaneden ibarettir onlara göre.

Onlar, Atatürk’ü de, Kurtuluş Savaşı’nı da yalnızca yaşanmış, bitmiş, sonuçları hoş bir tarihi gerçeklik olarak hatırlamak isterler.

“O dönem geride kalmıştır” onlar için. Bugün o mücadeleyi yeniden başlatmaya çalışmak, bu halka güvenmek, bu halktan “adam olabileceğini” düşünmek ise deliliktir yalnızca. Velhasıl, Mehmet Ali’yi, Bekir Çavuş’u suçlamak dışında bir şey yapmayan, günümüzün modern yabanlarıdır onlar ve ne yazık ki bunun bile farkında olmayarak yaşayan...

Bize göre ise bu halktan adam olabileceğini düşünmenin adı delilik değil, devrimciliktir!

Mustafa Kemal’e de deli diyorlardı, unutmayalım. Hayalperest bir kaçık olduğunu düşünenler bile vardı. Oysa Mustafa Kemal ve 19 Mayıs ile başlayan silkiniş dönemi, bu milleti millet yapmaya kararlı bir iradenin sonucudur. Ve ona deli diyen herkesi de sonunda utandırmış, korkutmuş ve bu topraklardan da ka­çırtmıştır.

O nedenle bugün 19 Mayıs’tan çıkaracağımız sonuç, tüm olumsuzluklara karşı yeni bir adım atmak zorunda olduğumuzdur!

90 yıl sonra acı bir tarihi tekerrür

Şimdi de Nutuk’tan bir kesit verelim...

“...Manzarai umumiyeyi daha dar bir çerçeve dahiline alarak, seri ve sahil bir surette, hep beraber müşahade edelim:

Muhasım devletler, Osmanlı devlet ve memleketine maddeten ve manen tecavüz halinde; imha ve taksime karar vermişler. Padişah ve halife olan zat, hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı halde. Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan millet, zulmet ve müphemiyet içinde tecelliyata muntazır. Felaketin dehşet ve sıkletini idrake başlıyanlar, bulundukları muhit ve hissedebildikleri tesirata göre çarei halas telakki eyledikleri tedbirlere mütevessil. Ordu ismi var cismi yok bir halda. Kumandanlar ve zabitler, harbi umuminin bunca mihnet ve meşakkatlerile yorgun, vatanın parçalanmakta olduğunu görmekle dilhun, gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumu kenarında dimağları çare, çarei halas aramakla meşgul. Millet ve Ordu, padişah ve halifenin hıyanetinden haberdar olmadığı gibi o makama ve o makamda bulunana karşı asırların kökleştirdiği dini ve ananevi rabıtalarla muti ve sadık.... Bu akıdeye muhalif, rey ve içtihat izhar edeceklerin vay haline! Derhal dinsiz, vatansız, hain, merdut olur...”

Türkiye’nin şu anki durumunu da bundan daha iyi özetleyen bir “genel görünüş” tahlili yoktur herhalde.

Atatürk, ne emperyalist devletlerin geri adım atacaklarını ve onlarla uzlaşarak meselenin çözüleceğini düşünmektedir ne de padişahın adam olabileceğini. Meclis-i Mebusan’dan da herhangi bir ümidi yoktur. Şu İttihatçılar gelsin de bu ülkeyi kurtarsın ya da ben onların içine gireyim de doğrularımı anlatayım gibi bir tasası da olmamıştır Atatürk’ün.

O, tüm bunların kolaycılığa kaçıp kendini kurtarma çabası olduğunu görmektedir. Ve bunun dışında yol arayanların, yüzünü millete dönüp vatanı kurtarmaya kalkmaya çalışanların da dinsiz, vatansız, hain olarak ilan edileceğini bizzat kendisi söylemektedir.

Bunu göre göre, sonuçlarını bile bile O, tüm gemileri yakmış ve milletin gemisiyle Samsun’a doğru yol alma cesaretini göstermiştir. Vatanı kurtaran, işte yalnızca bu cesarettir.

90 yıl sonra yeni bir başlangıç: Devrimci Parti

Şimdi biz de bu 19 Mayıs’ta yeni bir gemiyi harekete geçiriyor, Devrimci Parti’yi kuruyoruz. 90 yıl sonra belki benzer bir başlangıç yapmak zorunda kalmak çok acı, ancak bu bir zorunluluk!

Şimdi herkesi bu gemiye davet ediyor, Anadolu’yu karış karış dolaşacak bir sefer için yolculuğu başlatıyoruz.

Atatürk, Manzara-i Umumiye tahlilini yaptıktan sonra,

“Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak istiklali tamme maikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun istiklalden mahrum bir millet, beşerieti mütemmeddine muvacehenesinde uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye kespi liyakat edemez.... Türkün haysiyet ve ve izzeti nefis kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evladır.” diyordu.

“Ya istiklal ya ölüm!” diyerek de devam ediyordu.

Kurtuluş Savaşı, bu genel görünüşü değiştirme koşulunun, bağımsızlığı sağlamak dışında bir çıkışının olmadığı fikrinden doğmuştu.

İşgal, bölünme ve hilafet... Artık iç içe geçmiş, birbirinden koparılmaz emperyalist dayatmalardı ve buna karşı yapılacak tek şey milleti esaretten kurtarmaktı. Ya istiklal ya ölüm bu nedenle Kurtuluş Savaşı’nın sloganı olmuştur. Esarete son vermek için...

Ama en önemlisi de fikri bir esarete son vermiştir.

Her ne kadar Türk, bağımsız olmadan yaşayamaz idiyse de ve Atatürk Türk milletinin bu karakterine güvenerek yola çıkmışsa da, esareti kırmak için cesaret vermek gerekmiştir.

Şimdi biz de buna güveniyoruz.

“Bu halk satılmış, artık toparlanamaz, baksanıza hâlâ oyunu AKP’ye veriyor.” diyenlere aldanmayın. Onlar AKP’yi halka reva görenler. Halkın karşısına “biz bağımsızlığı savunuyoruz” diyerek çıkan olmadığı için halk gericiliğe ve emperyalizme teslim oldu. Bandırma, Samsun’a doğru yolculuğa çıkmasaydı, millet nasıl ki Vahdettin’lerin ya da mandacıların yazdırdığı reçeteyle bir felakete sürüklenecekse, bugün de “yüzümüzü millete dönelim ve bağımsızlığı savunan bir örgütlenme yaratalım” demeden, hangisi olursa olsun her türlü kolaycı politika Türkiye’yi felakete sürükleyecektir.

Biz, halkımıza bağımsızlığı uygun görüyor ve bu yolculuğu onun için başlatıyoruz.

Mücadele halkın yoksullarıyla olacak

Mücadeleyi verecek olanlar, sıradan Türk milletidir. Halkın yoksullarıdır. Bu düzenin devamından çıkarı olmayan, rahatım bozulmasın da ne olursa olsun demeyecek insanlardır. Çünkü dünyanın neresine giderseniz gidin, devrimci bir örgütlenmenin çekirdeği inanmış ve yoksul insanlardır.

Yeter ki ona yol gösterici bir örgütlülük ve cesaretle gidebilecek bir önder kadro olsun.

“Bu halk bizi satar” diyen Türk aydını, halkı tanımayan ve halka güvenmeyen bu nedenle de devrimci olamayıp sadece konuşan hainler sürüsü haline gelmiştir.

Halkı suçlamayıp, yüzünü Anadolu’ya dönecek bir örgütlenme yaratmak için başlatıyoruz bu yolculuğu.

“İstiklali için ölümü göze alan millet insanlık haysiyet ve şerefinin icabı olan bütün fedakarlığı yapmakla müteselli olur ve esaret zincirini kendi eliyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete nazaran yar ve ağyar nazarındaki mevkii farklı olur.”

Mehmet Ali’lerin bir anda Karayılan’lara dönüşmesi bu nedenle bir mucize değildir. “Ya istiklal ya ölüm!” deme kararlılığında olan bir hareketin ardından gitmiş yoksullardır onlar o kadar.

Mustafa Kemal ve beraberindekiler halka o güveni aşılamıştır, çünkü onlar önde gidenlerdir. Bir kez o gemiye binip tüm mevkileri geride bırakmış, sevdiklerini, çocuklarını geride bırakmış ve yüzünü millete dönmüş olanlardır.

Kurtuluş fedakarlık ister

Bu miskinliği harekete geçirecek ancak böyle bir duruştur bizce. “Halk bundan anlar” diyerek ona esareti reva görünlerin sonu başka bir gemiye binip kaçmak iken ve tarih tekerrürden ibaret iken binilecek sadece bir gemi olduğunu hatırlatıyoruz.

Kurtuluş, fedakarlık ister. Bazen cephede ölmektir, bazen yaralı arkadaşını taşımaktır, bazen de öküze kendini koşup mermi taşımaktır. Bazen tekalif-i milliyedir, bazen de gönüllü doktor olmaktır. Bazen fotoğrafını çekmek, bazen yazıya dökmektir bunu. Bir mücadelenin içinde maddi, manevi ne yapmak gerekiyorsa onu yapmaktır, hatta bazen çoğunu aynı anda yapmaktır. Biz buna kısaca devrimcilik diyoruz. Bu gemiye binmenin ön koşulu olarak da bunu gösteriyoruz.

Yani bu öyle sıradan bir yolculuk olmayacak. Sıradan insanlarla yapılacaktır ama biraz insanüstü bir çaba gerektirecek. “Bir iki toplantıya katılayım, seçimlerde oy vereyim, bir iki de çocuk okuttum mu benden âlâ Atatürkçü yok.” deme dönemini de kapatan bir özellik taşır. Fedakarlık, temel kıstaslardan biridir.

Kapı kapı dolaşıp halkı uyandıracak insanlara gerek var...

Manzarai umumiyeyi tekrar tekrar anlatacak neferlere gerek var...

“Ben zaten Atatürkçüyüm” diyenlere Atatürkçülüğün mücadele demek olduğunu anlatacak gönüllülere gerek var...

Yeni bir başlangıcın kaçınılmaz olduğunu anlatacak, anlatmakla yetinmeyip, Mehmet Ali’leri Karayılan olmaya ikna edecek devrimcilere ihtiyaç var...

Yabanlara gelince...

Onlar da kafalarını soktukları kumdan çıkarıp bir etraflarına baksın ve halkın kendilerini anlamasını beklemeyi bırakıp, halkı anlamaya çalışsın. Orada bir mücadele yattığını, fedakarlık yatttığını, korkunç bir karamsarlıkla karışık, ümitsizlikle karışık, yılgınlıkla karışık bir Kurtuluş Savaşı yattığını görecekler.

Şimdi, bu 19 Mayıs yeni bir başlangıç olsun...

“Bu halk adam olmaz” nidalarını bırakıp, biz nasıl adam oluruz onu düşünelim. Nasıl daha çok çalışırız, daha çok faydalı oluruz, nasıl daha devrimci oluruz, Atatürkçü gibi oluruz onu düşünelim.

Bu halk elbette adam olur. Her zaman da olmuştur. Adam olmayan halka sırtını dönen, çok bildiğini zannedip çok yanılan, bu nedenle de onu çoğunlukla yanlış yönlendirenlerdir.

Şimdi kendi yönümüzü kendimiz çizelim ve çok bilip çok yanılan ve de az çalışan bu siyaset bezirganlarıyla değil, kendi gücümüzle partimizi örgütleyelim.

Bu 19 Mayıs, yeni bir başlangıç olsun.

 


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: