Prof. Dr. Şener Üşümezsoy |
Türk tarih tezi nasıl savunulmalı? Türkiye politiği ve jeopolitiği, ana sorunu ayakları üzerinde dikilmiş bir bilimsel tarih tezidir. Bu tarih tezi özellikle Türk etnojenisini esas alan bir tarih tezidir. Türkiye’nin devrimci mücadelesi günümüzde sisteme karşı antiemperyalist bir mücadele olma temelinden uzaklaşarak, mücadele alanı emperyalist sistemle bütünleşmiş etnilerin Türk kimliğine karşı saldırısı ile biçimlenmiştir. Bu temel saldırı biçimi esas olarak antiemperyalist mücadelenin temel devrimci eksenini oluşturmaktadır. Yani Türk kimliğini devrimci bir tarih teziyle ayakları üzerine dikerek Ortadoğu bölgesinde antiemperyalist mücadelinin temelleri oluşturulmalıdır.
Günümüz Türkiyesine dayatılan politikaları ele aldığımızda, Ermeni soykırımı kavramı altında tarihimizle yüzleşmemiz önerisi gelmektedir. Keza Kürt kimliğini tanımak ve Kürt kimliği doğrultusunda politikalara yol açmaktır. Bunu devam ettirdiğimizde Ermenistan ve Azerbaycan olgularını da ele aldığımız zaman gene Kürt kimliğiyle dayatılan ana öğe, Ermeni topraklarını Ermenilere geri verme tezi ile Azerbaycan sürekli işgal edilmektedir. Ve bu işgali açıklıkla Ermeni bir dinadamının Azerbaycanlı milletvekilleriyle yaptığı televizyon tartışmasında “Belki de bu zaptedilen yerler gerçekte Ermenilerin topraklarının geri almasıdır. Dolayısıyla bir zaptetme yoktur.” tezini ileri sürmektedir. Ve bu tezin gerçek boyutuyla ele alınması, ancak doğru bir tarih teziyle mümkün olacaktır. Marks ve Engels’te “Doğu Sorunu” Benzer emperyalist dayatmalar çok uzak sayılamayacak 20. yüzyıl başlarında 1000 yıl yani 10. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar İran’da egemenleşen Türk kimliğinin reddine dayanan ve Farsı öne çıkaran bir tarih dayatması şeklinde olmuştur. Bu boyutu Avrupa Türkiye diyerek Engels’in vurguladığı Eflak-Boğdan’dan başlayan, Romanya, Macaristan ve Bosna Hersek’ten Adriyatik’e kadar uzanan Türk etnileriyle göçer ve yerleşik Türk etnileriyle bütünüyle Türkleşme durumunda olan Avrupa Türkiyesini Türksüzleştirme projesi, 19. yüzyılın projesi olarak karşımızda Engels’in ve Marks’ın doğu yazılarında ana metinleri oluşturmaktaydı. Bu anlamda gerçekten Marksist olduğunu ileri süren kişiler Marks’ın metinlerini okuduklarında Marks’ın Doğu Sorunu olarak Türk İmparatorluğu’nun parçalanma sorununu ele aldığı yazılarını okuduklarında görecekleri olgu, Türk İmparatorluğu’nun Avrupa’daki mutlak egemenliği, Avrupa’daki Türklükle pekiştirilmesiyle ele alınabilir. Keza aynı şekilde bugün Afrika Türklüğünden bahsetmek mümkün gözükmemekte iken, gene 19. yüzyılda Doğu Sorunu’nda Engels’in Mısır Türklüğünü ele alan değerlendirmesinde, Mısır’ın o yüzyılda artık her şeyden çok İngilizlerin olduğu, ama Mısır tarihinin 1200’lü yıllardan bu yana Kıpçak Türklerinin egemenliğinde gelişmiş toplumsal formasyonunu ve etnik kimliğini ortaya koymaktadır. Osmanlı tarihi olarak tanımlanan ama gerçekte Türk İmparatorluğu tarihi olan tarihsel perspektifle baktığımızda, Mısır levant kıyıları, yani Filistin, Ürdün, Suriye ve Çukurova bölgesinin esas olarak Mısır Türklüğünün yönetiminde olan bir alan olduğunu görmekteyiz. Bu boyutuyla bakıldığında karşımızda Türk kimliğinin tarihsel sürecini bilimsel temellere oturtma zorunluluğunun, bizim tüm politik ve hatta jeopolitik uluslararası problemlerde temel olduğunu görmekteyiz. Bu anlamda Türkiye’deki yönetim doğru bir tarih tezine sahip olamadığı için sürekli bir uçtan diğer uca bocalamaktadır. Karşı tarih tezleri karşısındaki zayıflığımızın nedeni Bunun çok tipik örneği, 1970’lerde 80’lerde Kürt kimliğinin olmadığını vurgulayan mahkemelerden sonra günümüzde ise “Türkiye halkı Türk milletidir”, “Cumhuriyeti kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”, “Burada etnik bir kimlik işaret edilmez” söylemiyle tümüyle Türklük kavramının reddine gidecek bir açıklamayla karşımıza çıkar. Burada bir uçtan diğer uca kayış esas olarak tarih perspektifinin tarih tezinin olmayışından kaynaklanmaktadır. Tarih tezinin bir bölümü ütopik bir tarih anlayışıyla Türklerin Sümerler ve Etrüsklerin devamı olduğu gibi ütopik bir söyleme dayanmaktadırlar. Bu Prototürkçü söylem, nedense Avrupacı bakış açısıyla Türklük kökünü Avrupa uygarlığının ve Avrupa coğrafyasının içinde arama noktasında İspanya’dan, İtalya’dan hareket etmektedir. Diğer tarafta ise medeniyetin beşiği olan Sümerlerin Türklüğü temel alınmaktadır. Oysa Türklük kavramını ele almamız için gerçekten somut tarihsel veriler ve tarih yazımını yönlendirecek olgular gereklidir. Bu boyutuyla bakıldığı zaman Cumhuriyet Türkiyesi’nde Osmanlı Türklüğü veya Türk İmparatorluğu kavramı dışlanarak Türklük kavramını Sümerlere indirgeme anlayışı önemli hatalarımızdan biri olmuştur. Keza aynı anlamda Hititlerin, Lidyalıların, Frigyalıların uygarlığın beşiği olduğu ve bu beşiğin temsilcisinin de bugünkü Türkler olduğu da ayrı bir ütopik anlayış olarak ortaya çıkmıştır. Oysa etnojenes sürekli vurguladığımız gibi biyolojik, askeri, ekonomik ve politik bir sürecin ürünü bir kavramdır ve uygarlıklar gibi, devletler gibi etnik kimliklerin de gelişimi ve yokoluşları bir tarihsel sürecin ürünüdür. Yani etnojenes kaderci bir biçimde baştan sona kadar devam eden kesintisiz ve değişmeksizin devam eden bir Türklük kavramını reddettiği gibi baştan sona kadar devam eden bir idealist kavram temelinde Türklüğü yerleştirerek bugünkü Ermeni tezleri konusunda, Kürt tezleri konusunda veya Fars tezleri konusunda zayıflığımızın temelini oluşturmaktadır. İlk uygarlıkların ortaya çıkışı ve göçebelerin üstünlüğü Oysa tarihin gelişimini verimli hilalle başlayan bir uygarlık temeline oturttuğumuzda, Mezopotamya’dan başlayıp Mısır’a ulaşan ilk hilal ve bunu takip eden İran ve Anadolu’daki site devletleriyle temsil edilen uygarlık alanları, Gordon Sein tarafından ayrıntılarıyla tanımlanmıştır. Bu süreçte ilginç olan nokta toprağa yerleşen uygarlık alanındaki sınıflı toplumların ortaya çıkmasıdır. Mezopotamya, Ortadoğu’nun tek tanrılı dinlerin temel oluşturduğu bir üretim tarzı ile toplum, Tanrı tarafından kutsanmış yönetici krallar, bunların altında din adamları, bunlara bağımlı üçüncü aşamada askerler, dördüncü aşamada sanatkarlar ve beşinci aşamada ise köle veya köylüler tarzında katmanlara bölünmüştür. Bu uygarlık formu askeri olarak iç sömürüyü esas alan ve bu sömürüyü devamlılaştıran yasalarla egemenlerin hizmetinde bir askeri otorite oluşturmuştur. İşte bu yapının zıddı olan ve devrimci bir karakteri taşıyan Engels’te Toynbee’de, Kıvılcımlı’da ve bunlardan çok önce İbn-i Haldun’da ifadesini bulan komünel, nomatik yani göçer çoban toplulukların toplumsal yapıları incelendiğinde karşımıza Ortadoğu tarihini ve günümüz Türkiye tarihini de anlamamız için iki kutuplu bir dünya gelişiminin başlangıcı çıkar. Bu iki kutuptan biri, yalın tarzda Kafkas dağlarının kuzeyinde, İran’ın kuzeyindeki Turan yaylasındaki göçebe topluluklar ve bunların askeri organizasyonlarıdır. İşte bu askeri organizasyonlara baktığımız zaman, bunları savaş makinesi ve vergi düzeni olarak ikili bir yapı içinde görmekteyiz. Bu savaş makinesi, birler, onlar, yüzler, binler tarzında toplanarak askeri demokrasi ile yönetilen topluluklar ortaya çıkarmaktadır. Ve bu toplulukların egemen olduğu alanda ise vergi aygıtıyla biçimlenmiş bir yapı vardır. Bu yapı Çin’den Macaristan’a kadar uzanan ve bozkır coğrafyasında çoban topluluklarının egemenliğine dayanan bir üretim tarzı söz konusudur. İşte bu nomatik üretim tarz askeri yapılarıyla ve vergi aygıtlarını örgütlemesiyle ilginç bir konum alır. Bu konum, uygar alandaki dünya ticari yollarını, yani Ege’den başlayarak Çin’e kadar giden, Anadolu, İran, Afganistan, Hindistan veya Anadolu, İran, Afganistan, Türkistan ve Çin doğrultusunda giden ticari yolları kontrol eden uygarlıklar ve bu uygarlıkların kuzeyindeki göçer topluluklardır. Bu göçer topluluklar ile uygarlıklar arasındaki diyalektik ilişkide tarih uygarlar tarafından yazıldığı için göçerler sürekli olarak eleştirilmiş ve barbarlar olarak dışlanmıştır. Oysa Engels’in “Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni” isimli kitabında vurgaladığı ana öğe kutsanmış barbarlar ve askeri demokrasiyle özgür, eşitlikçi kardeşlik, barbar insan yapısı, her zaman kölecileşmiş, serfleşmiş, tabileşmiş, kimliğini kaybetmiş uygar insan yapısına nazaran üstünlük sağlamıştır. Ve bu anlamda da Turan’dan uygar alana gelen akınlar bu bölgedeki uygarlığı fethederek uygarlığı yeniden canlandırmaktadır. Ölmek üzere olan uygarlıklar, Turani toplulukların yani Türk topluluklarının bu bölgelere akınlarıyla dirilmeye uğramışlardır. Göçebe akınları ve uygarlığın dirilmesi Bu dirilme nedir sorusuna gelince, uygar alanlarda önceki bölümde vurguladığım gibi kutsanmış tanrısal krallar, Daryus gibi krallar, bunlara bağlı din adamları ve bunlara bağlı askerlerin oluşturduğu bu egemen ve üretmeyen sınıflar, köylülüğün aşırı sömürülmesine dayanan bir sistem oluşturmuştur. İşte bu aşırı sömürülen sistemde artık üretimin gerilediği dönemlerde ve dünya ticaret sistemindeki maddi gerileme dönemlerinde sınıfsal çelişkiler had safhaya varmakta ve bu anlamda krallar artık bölgeleri yönetemediği için barbarlar tarihsel bir akınla buradaki çökmekte olan uygarlığın yıkılmasına ve yeniden dirilmesine yol açmaktadır. Arnold Tonybee bu barbar topluluklarına “dış proleterler” demektedir. Keza Engels, barbar toplulukları kolektif aksiyonu yüksek eşitlikçi topluluklar olarak daima uygarlıktaki şeflerden daha saygı duyulan topluluklar olarak vurgulamakta ve insan kalitesi olarak herkesin bir olduğu bir yapılanmadan bahsetmektedir. İşte bu barbar toplulukların veya Turani komünal toplulukların askeri savaş makinesi çelişkiler içindeki gerilemekte olan uygarlığı bir hamlede yıkmakta ve yeniden rönesansa uğratmaktadır. İşte bu süreç aynı zamanda uygarlığın rönesansa uğratılması yani diriltilmesi sürecinde etnik bir yenilenmeyi getirmektedir. Bu süreci doğru kavramadan yapılacak tüm tarihsel tartışmalar eksik olacaktır. Bu süreci özetlersek, İskitlerin Medler ve Persler üzerine akınıyla bugün çok gündemde olan Azerbaycan ve İran’daki Aranlar, Ağvanlar veya Albanlar dediğimiz topluluklar bu bölgede yerleşmiştir. Keza aynı İskitlerin bir başka kolu Sakalar, Hindistan’a ve Afganistan’a yerleşerek bu bölgede Turani bir aşı yapmıştır. Bu olguya baktığımız zaman İskitlerin kökenlerinin Hint-Avrupalı olduğu gibi skolastik bir yaklaşıma ne dil bilim ne de biyoloji hiçbir veri sunmadığı halde İskitleri İrani bir topluluk olarak yorumlamaktadırlar. Oysa Heredot’un tarihini okuduğumuz zaman, İranlıların Dara ve Kurus zamanında İskitilere yaptıkları akınlarda nasıl İskitler tarafından Turan yaylasında yok edildiklerinin tarihi anlatılmaktadır. Ve bunun dışında İskitlerin bölgeye akınlarıyla da Ermeni tarihçilerini bütünüyle çürüten Albanlılar veya Ağvanlılar denilen topluluğun Kuzey İran ve Azerbaycan’da yerleşerek burada uygarlık alanını yönettiğini görmekteyiz. İşte bu süreçte Ağvanlılar, Ermenilerden de önce MS 50’li yıllarda Hıristiyanlaşarak bu bölgelerde uygarlığı diriltmişlerdir. Ermenilerin ortaya çıkışı Diğer taraftan ise İskitlerden önce veya onlarla beraber Partların İran’ı ve Afganistan’ı fethederek İran’daki Makedon ve Helenistik dönemi tarihten sildikleri, ama bu Harzemli Partların İran tarihinde önemli bir dönüşüm yarattıklarını bilmekteyiz. Ve bugünkü Pehleviler bu Partlardan gelmektedir. Ve hatta Ermenistan’daki Arşatlar hanedanlığı da Part hanedanlığından gelmektedir. Bu boyutuyla bunu vurgularken Partların Ermeniler olarak Hıristiyanlaşması veya İskitlerin Ağvanlar olarak Hıristiyanlaşması, bu topluluklar Ermeniler tarafından 1200’lü yıllar öncesi bu bölge Ermenilerin elindeydi ve Hıristiyandı denklemine götürmektedir. Oysa Hıristiyan olmak Ermeni olmak değildir. Tersine Ağvanlıların bizzat Ermeni kaynakların çarpıtılmasına karşılık hiçbir zaman Ermeni olmadıkları ortadadır. Keza Ermenilerden de önce Hıristiyan olmuşlardır. Ermeniler 200’lü yıllarda iken bunlar 50. yıllarda Hıristiyan olmuşlardır. Diğer taraftan Ermeniler olgusuna baktığımız zaman, Urartu topluluklarının batıdan gelen Frigler tarafından kolonileştirilmesiyle Ermenilerin ortaya çıktığını görmekteyiz. Yani Urartuların Frigler tarafından fethedilmesiyle ortaya çıkan Ermeniler söz konusudur. Bu Ermeniler, Sasaniler dönemi öncesi Partlar döneminde İran’ı ve Doğu Anadolu’yu fetheden Partların inisiyatifinde yeni bir etnik kimlik kazanmıştır. Ve burada Partların Hıristiyanlaşmasıyla Ermenilerin yeni bir kimlik olarak ortaya çıkmasına karşılık İran’da da Makedonların yani Helenistik dönemin sona erdiği bir süreci yaşadığını görmekteyiz. Bölgede Türk hakimiyetinin kurulması Ama Arapların İslamiyetle birlikte buraya akınlarıyla etnik tarih bütünüyle Arap etkisiyle dönüşmektedir. 6.-7. yüzyılda olan bu tarihten sonra, 9. yüzyıldan sonra Arapların iktidarlarının dağılmasıyla, örneğin Sasanilerin üzerinde paralı asker olarak bulunan Gazneli Mahmut’un bölgede egemenleşmesiyle, tarihsel yapı Türklüğün kesintisiz devam ettiği bir sürece girmiştir. Bu süreçte uygar alanı fetheden göçer Türkmen kabileleri, fethettiği uygarlık alanının değerlerine sahip olarak kendisini bu uygarlığın temsilcisi olarak görmektedir. Bunun en tipik örneğini de Gazneli Mahmut ünlü Şeyhnâme’yi yazdırtarak, derleterek kendisi de Şeyhnâme’nin kralı olarak İran kralı ünvanını almakta ve Turan’a karşı bir tavra, askeri operasyona girmektedir. Türkmen beyliklerinin yöneticisi olan Oğuz yagbusu Kınık boyundan egemen olan Selçuk, kendisini İran Şahı olarak almakta ve ordusunu Türkmenlerin oluşturduğu komünal savaş makinesi yerine, Gulamların oluşturduğu bir orduya dönüştürmektedir. Bu süreçte ilginç olan İskitlerden sonra Hunların bölgeye girişidir. Kafkasya’da Utigurlar, Sarıhunlar gibi, Albanların son döneminde Hunlar bölgeye girmekte ve bu Hunlar Afganistan’da ve Kafkasya bölgesinde son Hun devletlerini kurmaktadırlar. Hunların bu bölgedeki egemenliklerini tarihsel kaynaklarda özellikle Harzem bölgesinde, Azerbaycan’da ve Afganistan’da görmekteyiz. Özellikle Beş Gur denilen Kaçarlar, Kalaçlar, Kantlılar, Kıpçaklar gibi kabileler bu bölgede yer almaktadır. İşte bunların belli kesimi Ogurlar olarak Afganistan’da Gurları oluşturmaktadır. Ve Selçuklu, Harzemşahlı ordularıyla beraber Anadolu’ya taşınan Gurmançları oluşturmaktadır. Keza Kafkasyadaki Ogurlar, Gurman olarak isim almaktadır. Ve Guraniler eski Harzemce dilini kullanan topluluklar oluşturmaktadır. Ve bunlara Salaroğulları, Dehleviler olarak isim verilmektedir. Dehleviler de Şii gelenekleriyle bu Hunların devamı olabilen topluluklardır. Ve bu topluluklar Arapların bölgeye gelmeden evvelki Kafkasya’da var olan toplulukları oluşturmaktadır. Örneğin Şeddadilerin kurucusu, oradan Gurtlar Kürtlere dönüştürülmektedir. Ama Kürt kimliği olarak Gur kimliğiyle eşlediğimizi zaman böyle bir Oğuzdan farklı bir kimlik oluşturmaktadır. Ama Selçuklu Türkmenleri gerek Afganistan’daki Ogurları gerekse Kafkasya’daki Gurmanları yapılarına almaktadır. Burada Arapların yönetiminde kalan Rebabiler veya Salarlar da bu Selçuklu ordularında yer alarak Anadolu’yu fethetme noktasında birlikte hareket etmişlerdir. Azeri-Ermeni tartışmasının derin kökleri Günümüzdeki Azeri-Ermeni tartışmasının, Türkiye’deki Türk-Kürt-Alevi tartışmasının tarihsel köklerini bu diyalektik perspektifle olayı ele aldığımızda, Türkleşme sürecinin çok daha derin köklerini görmekteyiz. Bu kökler Selçuklu öncesi var olan bölgedeki Arap topluluğunun gerek Horasan’a gerek Türkistan’a gerekse Azerbaycan’a gelmeden bölgede yaşayan Hunların devamlılığı Ogurlar, Gurlar, Guranlar ve onların öncesi İskitlerin devamlılığını açıklıkla görmeliyiz. Kaldı ki Partlar da açıkça Turani bir topluluktur. Ama daraltılmış anlamıyla Kafkasya’daki Hunların ve ondan evvelki İskitlerin devamlılıkları kesinlikle Ermeni topluluklarıyla ilişkisi olmayan Hıristiyan olmalarına karşılık Turani özellikleriyle var olan topluluklardır. Ve Arapların bu bölgeyi fethetmesi döneminde dahi gerek Salaroğulları gerek Şeddadiler bu bölgenin Selçuklu öncesi Türklerini oluşturmaktadır. Yani bu Selçuklu öncesi Türklerinin bir kısmı Hıristiyanlaşmış olarak İskitlerle kökü ve kimliği dağılmasına karşılık Hunların devamı olan kabileler gerek bozkırda yani eski Kıpçak bölgesinde gerekse İran, Horasan ve Azerbaycan’ da yaşayan günümüzde kimliğini koruyan topluluklardır. Yani Kıpçak, Kantlı, Kaçar ve Kalaç gibi Ortaçağ Türk topluluklarını da oluşturmaktadır. Ve bunlar bu bölgede Selçuklular sonrası ortaya çıkan İlhanlılar döneminde de varlıklarını sürdürmüş topluluklardır. İlhanlılar bölgeye belli bir Tatar uruğu dediğimiz uruglarla gelmesine karşılık yanlarında bu bahsettiğimiz Harzemdeki Gurları da beraber getirmiştir. İlhanlıların bölgede dağılması sonrası İlhanlıların devamı olan hanedandan gelmeyen ama Tatarların devamını oluşturan topluluk, gerek Kuzey Irak gerekse de İran’da egemen olmuştur. Celayirliler, Çobanoğullarıyla beraber egemen olmuştur. Bu boyutuyla baktığınız zaman Celayirlilerin dağılması sonrası burada yeni bir Çağatay egemenliğini oluşturan yani Timur’un egemen olduğu bir etnik yapılanma ortaya çıkmıştır.
|