Eser Özaltındere |
Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı olarak Abdullah Gül dönemi
Sezer’e öyle, Gül’e böyle Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı seçildiğinden beri sanki aynı zamanda Dışişleri Bakanlığı görevini de birlikte yürütüyormuş gibi bir izlenim yaratıyor. Bu durumda da sabık Dışişleri Bakanı Babacan hâliyle, görev süresi boyunca “Dışişleri Bakanlığı Kâtibi” pozisyonunun ötesine geçemiyor. Oysa AKP iktidarı, Sayın Ahmet Necdet Sezer zamanında kendi işine gelmeyen ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin lâik yapısını bozacak yasaları veto ettikçe, “Cumhurbaşkanı’nın yetkileri çok fazla, yasama erkini kısıtlıyor.” diye “avaz avaz” bağırıyordu. Peki daha sonra ne oldu? Cumhurbaşkanı kendilerinden biri olunca ve o Cumhurbaşkanı, Dışişleri gibi davranmaya başlayarak Meclis ile yürütmeye ait olması gereken yetkiler konusunda kendisine vazife çıkarmaya, hatta bu doğrultuda devlet adına ve kendi başına taahhütler oluşturmaya başlayınca, AKP’den çıt çıkmaz oldu. Bakıyorsunuz, Abdullah Gül Cumhurbaşkanlığı yetkilerini aşacak şekilde Dışişleri Bakanı gibi “Kafkaslar’daki donmuş dış politikalara işlerlik getireceğiz.” diyerek Ermenistan ile olan ve Azerbaycan dostluğunu da yakından ilgilendiren ilişkilere müdâhil olduğunu açık bir şekilde dile getiriyor. Bu sürecin işleyiş şekli ortaya çıkınca da görülüyor ki, Babacan aracılığıyla çok uzun zamandır Ermenistan ile “kapalı kapılar arkasında” görüşmeler yapılıyormuş ve bazı mutabakatlara varılmış. Hatta, Aliyev, bir araya gelişlerinin birinde bu gizli görüşmelerden bahsedince ve bizim Babacan “Bebe” hâliyle inkâra kalkışınca Ruslardan edindiği belgeleri önüne koyuvermiş. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin görüntüdeki Dışişleri Bakanı yüzünden içine düştüğü rezâleti tahayyül edebiliyor musunuz? Ama gerçekte, bu gizli kapaklı görüşmelerin mimarının eski Dışişleri Bakanı ve şimdiki Cumhurbaşkanı olduğu herkesçe malûm. Zaten bu görüşmelerin ön hazırlığı da denebilecek dönemin Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığına denk geldiği de apaçık ortada. Yani Cumhurbaşkanı Gül, başladığı işe Cumhurbaşkanlığı döneminde de devam etmiş oluyor. Bu arada paravan olarak da görünürdeki Dışişleri Bakanı Babacan kullanılıyor. Dolayısıyla takiyye durumları ortaya çıkıyor. Bu açıdan bakıldığında Cumhurbaşkanı Gül aynı zamanda, yasalara göre tarafsız ve yetkisiz olduğu halde, AKP’nin dış politika hedeflerinden birini hayata geçirmek için el altından çaba gösteren bir devlet yetkilisi pozisyonuna düşmüş ve hatta bir bakıma yasaları çiğnemiş oluyor. Görüntüde Babacan yer alsa bile… Gül’ün müzakere yürütmek ya da arabuluculuk yapmak gibi bir yetkisi yok! Oysa Ermenistan ile ilişkiler gibi çok hayati bir konunun Cumhurbaşkanı gibi o konularda yetkisiz bir kişinin önderliğindeki gizli kapaklı görüşmelerden çok Meclis çatısı altında ve şeffaf bir ortamda tartışılması gerekirdi. Çünkü, bu derece hassas bir konu Türk ulusunun bizzat kendisini ilgilendirmektedir ve ancak bu ulusun Meclis’te bulunan temsilcilerinin bütünü tarafından karara bağlanabilir. Yoksa, bu konuda yetkisi olmaması gereken bir Cumhurbaşkanı ve %38’lik oy oranıyla AKP, “ben yaptım oldu” mantığıyla bu işi oldu bittiye getiremez. Cumhurbaşkanı’nın yine bu Ermeni yakınlaşması konusunda olağanüstü, tek taraflı ve gereksiz bir gayretkeşliği var. Ayrıca kendisinin, Sarkisyan’la Aliyev’in bir araya gelerek bu konuyu zorla ve “oldu bitti” aceleciliğiyle çözmesi şartmış gibi neredeyse dayatmacı denilecek bir çizgi izlediği de bir gerçek. Özellikle Aliyev haklı olarak bu dayatmadan hoşnut değil. O yüzden Sarkisyan’la bir araya geldiklerinde gayet soğuk. Güya Abdullah Gül arada yapıcı bir arabulucu rolü üstlenerek iki tarafı da uzlaştırmaya çalışıyormuş gibi bir görüntü sergiliyor; ama işler hiç de onun istediği doğrultuda yürümüyor. Basında el altında prensipte anlaştılar haberleri sızdırılsa da, Azerbaycan Dışişleri Bakanı’nın söylemleri hiç de öyle demiyor. Fakat, tüm bunlara karşın Cumhurbaşkanı, Ermenistan ile mutabakatın yürüyeceğine dair beyanlarda bulunmaktan da geri durmuyor. Yani, “Azerbaycan, seni takmıyorum! İster kabul et, ister etme! ABD istekleri doğrultusundaki Ermeni yakınlaşması devam edecektir.” demeye getiriyor. Tabii ki, Ermenistan bu işten en kârlı çıkacak olan taraf. İncir çekirdeğini doldurmayacak ödünlerle her istediğini almış oluyor. Onun için de Gül ile resim verirken Sarkisyan’ın yüzünde “gül”ler açıyor. Kıbrıs ve Ermenistan’dan sonra açılım sırası Kürtlere geldi Bütün bu oldu bitti mantığı ile acelecilikler ve kapalı kapılar arkası görüşmelerle meclisleri devreden çıkarma ve tek adamla işi bitirme zihniyeti hep KKTC’deki Annan Planı süreciyle ondan sonraki “işbirlikçi, kimliksiz, teslimatçı” Talat ve CTP dönemini hatırlatıyor. Bu tarz da ister istemez ABD’nin kendi sömürgeci çıkarları doğrultusunda parlamenter rejimlerle değil de tek adam diktatörlükleriyle iş yapmaya ne kadar sevdalı olduğunu kanıtlamış oluyor. Peki ya Gül’ün Ermenistan-Türkiye milli maçı için hiç gerek yokken Ermenistan’a gitmesine ve İstiklâl Marşı 30 bin kişi tarafından ıslıklanırken protokol tribününde bu protestoya maruz kalmasına ne demeli? Cumhurbaşkanı’nın Dışişleri Bakanı alışkanlığı sadece Ermenistan konusuyla da sınırlı kalmıyor. Malum olduğu üzere sık sık gittiği Irak’tan dönüşlerinden birinde bizlere hasretle beklediğimiz bir mesaj getirmiş ve “Sizlere Kürt sorunu konusunda sevindirici haberlerim var.” demişti. Bu müjdeli haberinin hemen arkasından da, kendisini görmekten büyük keyif aldığımız ve söylemleriyle, dürüstlüğüyle tüm Türk ulusunun gönlünde taht kurmuş(!) Kürtçü aşiret reisi Talabani Türkiye’ye gelmişti. O geldikten sonra da, büyük bir özgüvenle verdiği beyanatlarında, PKK’ya silah bıraktıracak Kürt konferansından bahsetmiş, militanların topluma kazandırılmasını ima eden birkaç lâkırdı etmiş ve buna benzer inciler döktürmüştü. Herhalde Abdullah Gül’ün sevindirici haber dediği; “Kürt konferansıyla PKK’ya silah bıraktırılacağı” müjdesiydi. Dikkat edilirse, Abdullah Gül’ü sevince gark eden mutlu haberi Talabani getiriyordu. Bir müddet sonra da demokrat İlker Başbuğ’un konferansında PKK’lıyı topluma kazandırmaya yönelik “genişletilmiş yasalardan” bahsediliyor ya da daha öncesinde “Şeş-Beş” kanalı “külterel açılım” olarak nitelendiriliyordu. Yani böylelikle; Cumhurbaşkanı, Talabani, İlker Başbuğ ABD planında buluşmuş oluyordu. Bu arada yakın zamanda Hasan Cemal, geçmişte Yasemin Çongar ve Ahmet Altan’ın yaptığı ziyaret benzeri bir ziyareti Kuzey Irak’a giderek Murat Karayılan ile görüşüyor ve “Saçsız İsmet”in Radikal’de yaptığı bir söyleşide Başbakan “Kürt sorunu konusunda yeni açılımlar”dan bahsederken “Cemal Paşa’nın kemiklerini sızlatan torun Hasan Cemal’in” izlenimlerini de yüz yüze dinleyeceğini ifade ediyor. Vay anasını sayın izleyiciler, herkes “Kürt Konferansı”yla gelecek müjdeli haber ve ABD planı çerçevesinde daha sonra hayata geçecek Kürtçü açılımları sahiplenebilmek için adeta birbiriyle yarış ediyor. Yine yanılmıyorsam, bir Irak ziyareti dönüşünde de gazeteler Cumhurbaşkanı’nın Kuzey Irak için “Kürdistan” dediğini yazmıştı da, bunun üzerine Abdullah Gül bazı açıklamalarla tekzipte bulunmuştu. Gel gelelim, gazetelerin durup dururken o kelimeyi Cumhurbaşkanı’na yüklemelerinin mantığı ve Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarının millete ne kadar doyurucu geldiği pek anlaşılamamıştı. Gül’ün her adımı Türkiye’nin çıkarlarına ters Şöyle bir geriye gittiğimizde Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığı döneminde de Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal çıkarlarına ve dış politikalarına taban tabana zıt girişimlerde bulunulduğu görülür. Bunlardan en önemlilerinden biri Louizidou Davası’dır. Türkiye, AKP iktidarına kadar bu tür davaların muhattabı olmayı kabul etmediği halde, AKP ve Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığı döneminde bu davanın sonuçlarını üstlenerek öngörülen tazminatı ödemeyi kabul etmişti. Böylelikle Türkiye, o davanın yükümlülüklerinin üstlenilmesi neticesinde hem “işgalci” olduğunu bizzat kendi Dışişleri Bakanı tarafından tescil ettirmiş hem de daha sonraki Rum tazminat davalarının önünü açtırmış oldu. Dolayısıyla Orams Davası gibi gelecekteki tüm mülkiyet olumsuzluklarının başlangıcı bu dava sayılacak, bu yolun açılışının sorumlusu da AKP ve onun Dışişleri Bakanı Abdullah Gül olarak görülecektir. İş bu kadarla da kalmamış, KKTC’nin bir sabun gibi elden kaçacak noktalara geldiği dönemlerde de Dışişleri Bakanı koltuğunda oturan kişi Abdullah Gül olmuştur. O süreçte; Kıbrıs Türk Halkının var oluş tarihi boyunca görüp görebildiği en basiretsiz, en teslimiyetçi toplum lideri olarak dünya tarihine geçecek olan Talat ile partisinin hayata geçirmeye çalıştıkları ve Kıbrıs Türk Halkının mahvına neden olacak inanılmaz ödünler konusunda Türkiye adına yol veren kişi olarak yine Dışişleri Bakanı Abdullah Gül anılacaktır. Hele restore edilen Akdamar Kilisesi’nin açılışında diaspora liderlerinin Dışişleri Bakanlığı tarafından tüm masrafları da karşılanarak davet edilmesi tam bir fiyaskoydu. O dönemde de Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’dü. Bütün bunların üzerine Vakıflar Yasası’nı, Ruhban Okulu’nun açılması ve Ekümeniklik dayatmalarını, 301’in kaldırılmasını ve yabancılara toprak satışı ile ilgili yasaları da koymamız gerekir. Yine bunlar da AKP iktidarı döneminde yasalaşmıştı ve o zaman aralığında kabinede Dışişleri Bakanlığı koltuğunda Abdullah Gül oturmaktaydı. Şimdi arka arkaya sıralanan bu olaylara şöyle bir baktığımızda AKP iktidarıyla gündeme getirilen ABD planlarının bir parçası olan ve BOP’u da içeren Neo-Osmanlı’nın oluşturulmasıyla ilgili çabaların derinden derine devam etmekte olduğunu ve bu konudaki girişimlerde de eski Dışişleri Bakanı ve şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığından kalma misyonunu sürdürdüğünü gözleriz. Neo-Osmanlı’dan sonraki hedef ise Türkiye’nin parçalanarak Büyük Ermenistan’ın ve Büyük Kürdistan’ın kurulması, Türkiye’nin Kıbrıs’tan kovularak orasının bir Helen adası haline getirilmesi, Fener Patrikhanesi’nin Ekümenikliğinin tanınarak Vatikan örneği bir bağımsızlığının sağlanması ve Yunanlıların peyderpey sözde ata topraklarına dönmesidir. Önce Ermenistan ve Kürdistan Yakın dönemdeki gelişmeler çerçevesinde Ermenistan, Kürdistan ve Kıbrıs ayağı öne çıkmış olup Yunanlıların sözde ata topraklarına dönmesi ve patrikhane ayağı zamana bırakılmıştır. Bunun göstergeleri de şunlardır: 1- Ermenistan, Türkiye Cumhuriyeti’nin içerisine entegre edilmeye çalışılmaktadır. Cumhurbaşkanı’nın son dönem artan girişimlerinin arkasında ABD’nin istekleri doğrultusundaki bu çabalar vardır. Abdullah Gül, Dışişleri Bakanlığı döneminde gerçekleştirmeye başladığı bu misyonuna devam etmektedir. Planın bu bölümünde Ermenistan tarihi amaç ve hedeflerinden vazgeçirilmeden, ufak tefek ödünlerle ve yumuşak geçişle Türkiye’nin bir müttefiki haline getirilecek ve aynı Kuzey Irak’ta olduğu gibi onun bizzat Türkiye tarafından kalkındırılması sağlanacaktır. Ayrıca bu yumuşama siyasetiyle birlikte diaspora da Ermenistan üzerinden Türkiye’ye giriş yapacak, vakıflar ve yabancılara toprak satışı yasasının getirdiği avantajlarla çok uzun yıllara yayılan süreç içerisinde Türkiye’de önemli bir toprak parçasına sahip olacaklardır. Hatta belki de Louizidou Davası örnek gösterilerek Türkiye’den istedikleri tazminat hakları bile hayata geçirilecektir. Ermeniler kendi iddialarından vazgeçmeyerek bunları bir pazarlık konusu haline getireceklerini göstermişlerdir. Bu iddiaları pazarlık konusu yaparken bunların bazılarını gözden çıkaracaklar ve bu geri adımları kendi adlarına önemli ödünlermiş gibi gösterecekler, böylelikle Anadolu’ya sızacaklar ve aynı Osmanlı’da olduğu gibi Anadolu’nun bir halkı konumuna geleceklerdir. Türkiye’nin başına Kürtlerden sonra bir yumuşak karın daha oluşturulacaktır. Zaten ondan sonrası da basittir. Bu halkı yine birileri kullanmaya başlayacaktır ve bu noktadan sonra artık Ermeniler geçmişte yaptıkları hataları da yapmayacaklardır. Bu operasyon Neo-Osmanlı projesi çerçevesinde Ermeni halkının Anadolu’ya eklemlenmesidir ve Abdullah Gül’ün aracılık yaptığı da doğrudan doğruya budur. Ayrıca Osmanlı’ya özlem Abdullah Gül için de pek yadırgatıcı değildir. Böylelikle alan da razıdır veren de… 2- Neo-Osmanlı’yı oluşturmayı hedefleyen bir diğer yapılandırma Kürdistan eyaletinin hayata geçirilmesidir. Bu konuda da çok önemli mesafeler katedilmiştir. Baksanıza, Pervin Buldan yerel seçimlerde elde ettikleri kazanımlarla kendi topraklarının sınırlarını çizdiklerini ilan ediyor; Osman Baydemir ise “dilimizi teslim ettiler toprağımızı da edecekler” diyor. Öyle ya! Nasıl olsa dilleri de “Şeş-Beş” kanalıyla resmiyet kazandı. Tabii bu arada bir de sürekli “demokratik özerklik” kavramının dillendirildiğini de unutmayalım. Tayyip Erdoğan yeni açılımlardan bahsettiğine göre bunların arkasından daha birçok sürpriz de gelecektir muhakkak… Ayrıca, son zamanlarda Kuzey Irak aşiret yönetimiyle ilişkilerin düzeltilebilmesi bağlamında atılmadık takla kalmadı. Gerek Cumhurbaşkanı gerek Başbakan orasını kapı komşusu yaptılar. Gelen giden heyetin haddi hesabı olmadığı gibi Talabani, Tayyip Erdoğan ile “kan kardeş” bile oldu. Hele oraya yapılan yatırımların haddi hesabı yok. Orası sanki Osmanlı’nın bir vilayeti olarak görülmek isteniyor ve bu çerçevede Kuzey Irak’ın kalkındırılması bir görev olarak addediliyor. Böylelikle arada sınır olsa bile o sınır Cumhuriyet sınırı olduğu için geçerli sayılmıyor ve Kuzey Irak ile Güneydoğu Anadolu bir bütün olarak algılanıyor. Neo-Osmanlı’nın büyük bir eyaleti gibi… Zaten zaman içerisinde bu bütünlük pekişti mi, mıknatısa yapışan metal örneği Türkiye parçası Kuzey Irak merkezi tarafından çekilip alınacaktır. Al sana Büyük Kürdistan! Önce Osmanlı vilayeti, sonra ise Büyük Kürdistan… Özal zamanında da bu proje bol bol dile getirilmişti. Sonrasında ise Kıbrıs, Patrikhane 3- Kıbrıs da, AKP’nin Osmanlı projesinde farklı cemaatların yaşadığı bir bütünlüğe sahip olmalıydı. Aradaki sınır milliyetçi güçler tarafından oluşturulmuştu ve o sınır ümmet ideolojisine göre var olmamalıydı. Nitekim AKP Kıbrıs’ta bütünlüğün gerçekleştirilerek eski Osmanlı ortamının sağlanabilmesi için her türlü ödünü vermekten çekinmemiştir. Onlara göre Kıbrıs, bütün haliyle geçmişte olduğu gibi farklı dini cemaatlerin yaşadığı büyük Osmanlı’ya bağlı bir ada haline getirilmeliydi. 4- AKP’ye göre nasıl Osmanlı’da güçlü bir Fener Patrikhanesi var ise, bugün de aynı ortam yeniden oluşturulmalı ve Rumların yine Osmanlı’da olduğu gibi Anadolu’daki eski mal mülklerini sahiplenerek ya da yeni mülk edinmelerine fırsat tanınarak ayrıca da Ekümenik bir patrikhaneye bağlı olarak özgürce dini vecibelerini yerine getirebilmeleri sağlanmalıydı. Vakıflar ve Yabancıların Mülk Edinme Yasası’nın en önemli işlevlerinden biri de buydu. Ayrıca Medeniyetler Buluşması gibi organizasyonların arkasında da Osmanlı’nın dini cemaatlerinin birlikte iç içe yaşayabilme hoş görüsünü yerleştirme gayreti vardır. AKP politikalarıyla emperyalizmin politikaları örtüşüyor AKP ve yandaşlarının tüm özlem ve hayalleri Osmanlı’yı yeniden canlandırmaktır. Dayandıkları ideoloji de “ümmet” ideolojisidir. Onlar Cumhuriyetin tüm ilke ve kazanımlarına düşmandırlar. İdeolojileri gereği ulusallığın ve ulus devletin hangi anlama geldiğini kavrayamazlar. Tüm zihinsel ve değersel yetileri bunları kavramaya göre programlanmamıştır. İsteseler de anlayamazlar. Ayrıca da onların Neo-Osmanlıcılıkları Vahidettin ve Damat Ferit döneminin parçalanma ve yabancılardan medet umma zihniyetiyle birebir örtüşmektedir. Bu yüzden sömürgecilerin “siz Atatürk ulusalcılığını bırakın Osmanlının ümmet anlayışı çerçevesinde dini yapıştırıcı ideoloji olarak benimseyin” empozesinin objesi olarak kullanılmaktadırlar. Ama zaten onları yaratan da Kenan Evren dönemiyle beraber sömürgecilerin kendisidir. Hem onları yaratmışlar hem de Neo-Osmanlılık ideolojisini onlara empoze etmişlerdir. Çünkü, Neo-Osmanlı’nın sonu da yeni bir Vahdettin, yani parçalanma dönemi olacaktır. Başka bir ifade ile her halükarda sömürgeciler kârlı çıkacaktır. Ayrıca da bütün bunları içerideki beşinci kolları aracılığıyla bizzat Türklere organize ettirmektedirler. Nasıl Apo’yu Türkiye’nin kucağına atarak PKK’yı ve Kürtçüleri Türkiye’den yönetmesini sağlamışlarsa, önce Ermenistan’ı palazlandırmayı ve Kürdistanı bir eyalet haline getirmeyi, böylelikle de daha sonraki aşamada Türkiye’nin parçalanmasına zemin hazırlamayı bizzat Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisine yaptırmaktadırlar. Özetle, AKP’nin Neo-Osmanlı hayalleriyle, sömürgecilerin “böl-parçala-yönet” şiarı üst üste çakışmaktadır.1
|