18.05.2009/Sayı:236
TÜRKSOLU Anasayfa
Kapak
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Kapak

Okan İşbecer

Mardin’deki katliam

Mardin'deki katliamİki hafta önce Mardin’in Mazıdağı İlçesi’ne bağlı Bilge köyünde yaşanan katliamın yankıları devam ediyor.

Hatırlayacağınız gibi iki hafta önce Mardin’in Mazıdağı İlçesi Bilge köyünde kız meselesinden çıkan olayda kendi akrabaları tarafından uzun namlulu silahlar ve el bombalarıyla gerçekleştirilen saldırıda 44 kişi hayatını kaybetmişti.

Olay son yılların en büyük katliamıydı. İlk başlarda hemen herkes “PKK’nın işi” diye bakmıştı olaya. Çünkü böyle acımasız bir katliam tam olarak da PKK’nın tarzıydı. Ancak daha sonra olayın gerçek nedeni ortaya çıktı. Doğal olarak günlerce manşetlerden inmedi ve hararetli tartışmalar yaşandı. Yaşanan tartışmalar bir kesimin devlet düşmanlığını açıkça ortaya koyarken, hemen hemen hiç kimse meselenin özüyle ilgili dişe dokunur bir yorum getirmedi.

Hemen hemen bütün gazeteler ilk gün “Törerizm” manşeti ile çıktılar. Ancak sonraki günlerde töre kelimesini yazan çıkmadı. Gerçekten de olay Güneydoğu bölgemizin önemli toplumsal sorunlarından biri olan töre cinayetlerinin vahşete dönüşmüş haliydi. Ancak iki haftadır yürütülen tartışmalarda töre cinayetleri ve bu cinayetlere neden olan toplumsal koşullarla bu koşulların nasıl iyileştirilebileceği üzerine değil de farklı boyutlara taşındı.

Bir kere bu tür olaylara “töre cinayeti” denmesi bile başlı başına bir çarpıtma aslında. Biz Türklerde töre, yazılı olmayan ancak herkesin bildiği ve uymak zorunda olduğu toplumsal kurallara denir ve Türk toplumlarında böylesine bir olay tarihin hiçbir döneminde yaşanmamıştır.

Ancak bu tür olaylar özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesinde sıkça yaşanmaktadır. Bunun sebebini ise buralardaki geri toplumsal ilişkilerde aramak gerekmektedir. Yıllardır kırılamayan ya da özellikle kırılmayan feodal ilişkiler, zaman zaman bu bölgede böylesine acı sonuçlar ortaya çıkmasına neden olabiliyor.

Ancak daha da üzücü olanı, bu derece büyük bir olaydan sonra bile meselenin özüyle ilgilenmek yerine olay üzerinden siyaset yapılması.

Olaydan sonra açıklama yapan DTP, olayın bütün sorumluluğunu devletin üzerine yıkmaya çalıştı. Olaya karışanların korucu köyünden olmasını propaganda malzemesine dönüştüren DTP’liler, olayın sebebi koruculuk sistemiymiş gibi koruculuğun kaldırılmasını istediler. Başta Taraf gazetesi olmak üzere BirGün, Evrensel gibi PKK taşeronu gazetelerle birlikte Şeriatçılar da ağız birliği etmişçesine koruculuk sistemine veryansın ettiler.

Ancak bu olayın en büyük sorumlularından birinin de DTP olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Her fırsatta Güneydoğu’nun en güçlü siyaset kurumu olduğuyla övünen DTP’nin bugüne kadar bu toplumsal sorun ile ilgili en ufak bir girişimine şahit olamadık. Cinayetler üzerinden siyaset yapmak daha çok işlerine geliyor anlaşılan.

Bu tür bir propagandanın ne kadar etik olduğu konusuna ise hiç girmeyelim. Terör örgütünün siyasi arenadaki sözcülerinde etik aramak beyhude bir çaba olur çünkü.


Aydınlıkçılar DTP’nin yanında

Aydınlıkçılar DTP'nin yanındaGeçtiğimiz haftalarda Türkiye çapında yürütülen DTP’ye karşı operasyonlarla ilgili yorumlar arasında en dikkat çekicilerinden birini her zamanki gibi kendilerine has bakış açılarıyla Aydınlıkçılar yaptı.

Türkiye, yaklaşık bir ay önce gerçekleştirilen Ergenekon Operasyonu’nun 12. dalgasının şokunu atlatmadan bu kez de DTP’ye yönelik operasyonları izledi. Türkiye genelinde gerçekleştirilen operasyonlar sonucunda üçü genel başkan yardımcısı olmak üzere çok sayıda DTP yöneticisi ve üyesi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan bazıları daha sonra çıkarıldıkları mahkemelerde tutuklandılar.

Sonraki günlerde ise DTP özellikle Güneydoğu’da yaptığı eylemlerle operasyonları protesto etti. Hatta Diyarbakır’da başta DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk olmak üzere DTP milletvekilleri ve belediye başkanları iki günlük sembolik açlık grevine bile gittiler.

Perinçek’in haftalık bülteni Aydınlık ise DTP’ye yönelik operasyonlarla ilgili yaptığı yorumlarla farkını bir kez daha ortaya koydu.

Derginin 26 Nisan tarihli sayısında İşçi Partisi Genel Başkanvekili Mehmet Bedri Gültekin imzasıyla yapılan yorumda Aydınlık, DTP’ye yönelik operasyonun arkasında Fethullah’ın olduğunu iddia etti.

Mehmet Bedri Gültekin’in yorumunda özellikle birkaç nokta dikkati çekiyor. Birincisi, Ergenekon ile DTP operasyonlarını yürüten gücün aynı olduğunu söylüyor Gültekin. Yani ABD’ye bağlı Fethullahçı Gladyo’nun hedefinde hem Ergenekon hem de DTP varmış.

Bir kere DTP ile kendilerini yan yana koyan Aydınlıkçılara şunu hatırlatmamız gerekir ki, bu yorumdan iki sonuç çıkar. Ya DTP de sizin deyiminizle “yurtsever” ya da siz de DTP gibi bölücüsünüz. Kendinizi DTP ile aynı kefeye koyduğunuza göre aranızda belli benzerlikler kurmuş olmalısınız.

Operasyonun arkasında Amerikancı Fethullahçı Gladyo’nun olduğunu açıklayarak operasyondaki sır perdesini kaldıran (!) Gültekin, şöyle yazıyor:

“Amerika, Ergenekon tertibini Fethullahçı Gladyo aracılığı ile yürütüyor. AKP ise deyim yerindeyse eli mahkûm, bir oldu bitti halinde önüne konan ‘Ergenekon dalgalarını’ sahipleniyor. Bu tespit Ergenekon’un özellikle 12. dalgası ile onu takip eden DTP operasyonu için geçerlidir.”

Burada dikkatlerden kaçmaması gereken bir nokta daha var. O da bizim yılmaz AKP karşıtı Aydınlıkçılarımızın AKP’yi temize çıkarma çabası. Güya AKP de Fethullahçı Gladyo’nun etkisi altında kalmış ve hiç istemediği halde Ergenekon’u eli mahkûm üzerine almak zorunda kalmış. Gördünüz mü kendini ikinci Atatürk zanneden Perinçek Efendi’nin yaptığı cinliği. Buna hem AKP’ye hem de PKK’ya göz kırpmak denir.

Mehmet Bedri Gültekin’e göre DTP’ye yönelik operasyonun sebebi ise ABD’nin Ankara’yı kontrol altında tutmak istemesi. Peki sizce bunu nasıl yapıyor? Çok basit bir şekilde Türkiye’deki Kürtleri denetim altında tutarak. Ancak Gültekin’e göre seçimlerden sonra Kürtler denetimden çıkmış ve ABD de onları cezalandırmak için DTP Operasyonunu tertiplemiş. Güneydoğu’daki belediyeleri silme DTP’lilerin almış olması Aydınlıkçılarca Kürtlerin ABD denetiminden çıkmasına yorulmuş. Menmet Bedri Gültekin keşke Kürtlerin DTP’ye oy vererek ABD’nin denetiminden çıktıktan sonra kimin denetimine girdiklerini de yazsaydı.

29 Mart seçimlerinde Güneydoğu’da hüsrana uğrayan Fethullah’ın seçimler sonrasında hem Ergenekon’a hem de DTP’ye yönelik saldırılarının ardındaki nedenlerden biri de başarısızlığından dolayı ABD tarafından terk edilme korkusuymuş. Bu yüzden Fethullah böyle bir şey istemiyorsa saldırıya geçmek zorundaymış.

Bu cümleleriyle de Fethullah’a rehberlik eden Aydınlıkçıları ne kadar tebrik etsek azdır.


Fehmi Koru’dan Karamehmet’e tehdit!

Fehmi KoruSon zamanlarda Doğan Medya’nın “Amiral Gemisi” Hürriyet ile kafayı bozmuş olan Yeni Şafak’ın çift kimlikli yazarı Fehmi Koru’nun hedefinde bu kez Akşam gazetesinin sahibi Mehmet Emin Karamehmet var.

Fehmi Koru’nun Karamehmet’i tehditvari bir şekilde uyarmasının sebebi ise Oray Eğin. Daha doğrusu Oray’ın Fehmi Koru hakkında yazıp çizdikleri.

Uzun zamandır Fehmi Koru’yla ilgili yazılar yazan Oray Eğin, söz konusu yazılarında Fehmi Koru’nun ayda 105 bin YTL maaş almasından tutun da Beykoz’daki kaçak yalısına kadar pek çok konuyu “kolonya kokulu Fehmi” nakaratıyla diline dolamış durumda.

Bu muhabbetten fazlasıyla sıkılmış bulunan Fehmi Koru da 8 Mayıs günü ikinci kişiliği Taha Kıvanç olarak yazdığı “Medya patronu olmak da zor iş” başlıklı yazısında duyduğu rahatsızlığı dile getirirken Oray’ı muhatap bile almayarak direkt olarak Karamehmet’e seslendi.

Koru yazısında, Karamehmet’in Savunma Sanayii Müsteşarlığı tarafından açılan ihaleyi kazanmasından dolayı Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’a teşekkürlerini ileten mektubuyla söze giriyor. Bir bakanlığın açtığı ihaleyi kazandığı için Karamehmet neden İlker Başbuğ’a teşekkür ediyormuş? Ayrıca İlker Başbuğ’un bu ihaleyle ilgisi neymiş de bunun gibi bir takım ifadelerden sonra sözü yine Karamehmet’in sahibi olduğu Turkcell’e getiriyor.

“Önceki gün yeni bir haber düştü ajanslara: Karamehmet’in gözbebeği Turkcell’e İngiliz sürprizi... Bir ara zorunluluk sebebiyle borç aldığı Rus Alfa Grubu alacağını tahsil edemediği için teminat gösterilen hisselere el koymuş, şirketin diğer hisselerinin de peşine düşmüştü. ‘Alfa hisselere haksız yere el koydu’ diye İngiliz yüksek mahkemesi Privy Council’a şikâyette bulundu Karamehmet; mahkeme o başvuruyu reddetmiş...

“Bu demektir ki, Alfa’nın hisselere el koyma hakkına dair dava İngiliz mahkemesinde görülecek... Çukurova Grubu, “Mahkeme teminata el konma hakkını tespit etse bile önemli değil” görüşünde, ama hiç belli olmaz...

“Uzan’lar da yurtdışı mahkemelere çok güveniyorlardı, kendi açtırdıkları davalar birer birer düşüyor...”

Yazının sonunu ise şöyle bağlıyor: “Kendi gazetelerini okumayan, televizyonlarını izlemeyen bir patronun başına gelebilecekleri hesapta zorlanacağını biliyorum ama; o da hayatla ilgili genel bilgim sayesinde... Mehmet Emin Karamehmet ve yakınları bütün işlerini bırakıp gazetelerine her gün bir göz atsalar gözleri açılacaktır.”

Fehmi Koru’ya yanıt ise 10 Mayıs günü Akşam gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya’dan geldi. Küçükkaya yazısında; “Bir süredir isim sahibi kimi yazarlarda tuhaf bir eğilim görüyorum. Diyelim bir yazar kendileriyle ilgili eleştiri yazdı, doğrudan o yazarın gazetesinin patronunu hedef alıyorlar. Fehmi Koru ve Mehmet Altan bunların en son iki önemli örneğini oluşturuyor. Kendileriyle ilgili yazılanlar haksız ve ağır bile olsa, bu düzeydeki isimlere yakışan tutum ya görmezden gelmek (ki bence çoğu kere en ağır yanıt bu olur) ya o yazara yanıt vermek (bilge adamlar herkese hak ettiği şekilde ve uygun şiddetle karşılık verirler) ya da hakaret içeriyorsa mahkemeye başvurmak değil midir? Hayır, bunu yapmıyorlar... Kendi sütunlarından hükümetle veya bürokrasiyle iyi ilişkilerini ima ederek, o yazarın gazetesinin patronunu açıkça tehdit ediyorlar. Üstelik yalan yanlış ifadelerle...

Mesela Fehmi Koru, Mehmet Emin Karamehmet’e, ‘gazeteni okumuyorsun, başın derde girecek’ derken, ‘Gazetende benimle ilgili yazılar çıkıyor, bu senin başına dert açacak, benim devletin tepesindekilerle, etkili bakanlarla çok iyi ilişkilerim, TMSF’de dostlarım var’ mesajı veriyor. ‘Bu kadar da olur mu? Devleti yönetenler, kurumların başındakiler senin kişisel meselelerinin intikamını, kendilerine verilen kamu otoritesini kullanarak almayı düşünebilirler mi?’ İnsaf!”

Küçükkaya, cevap yazısında lafı eğip bükmeden Fehmi Koru’yu deşifre etmiş. Ancak Küçükkaya’ya şunu hatırlatmak isteriz ki, bu adamların lugatından “insaf” kelimesi çıkalı çok olmuştur.


Ahmet Altan’dan liberal faşizm örneği

Geçtiğimiz hafta medya camiasında önemli bir tartışma yaşandı. İstihbarat bülteni Taraf’ın saflarına yeni katılan “özgürlükçü sosyalist” yazarı Oya Baydar, yazdığı bir veda yazısı ile Taraf’la yollarını ayırdığını belirtti. Oya Baydar, veda yazısında Taraf gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’a da sert ifadelerle yüklendi.

Oya Baydar’ı ayrılma noktasına getiren olay, Ahmet Altan’ın 7 Mayıs tarihinde yazdığı “611... 1917... 1923...” başlıklı yazısında geçen bazı ifadeler. Altan, söz konusu yazısında, “Bizim gazetenin çok ilginç ve övündüğümüz bir yazar kadrosu var. Nabi Yağcı, Roni Margulies, Oya Baydar gibi sıkı sosyalistler de yazıyor burada. Her ne kadar Roni’yle Oya’da ‘liberallerin’ arasına ‘düşmekten’ dolayı zaman zaman hafifçe Türkan Şoray filmlerini andıran ‘pavyondaki namuslu kadın’ huzursuzlukları tezahür etse de burada sağlam bir ‘solculuk’ tartışması yaşayacağımızı ümit ediyorum.”

İşte bu yazıdaki “pavyondaki namuslu kadın” ifadesine bozulan Oya Baydar, 9 Mayıs günü yazdığı “Pavyondaki kadının vedası” başlıklı yazısında Ahmet Altan’a verdi veriştirdi. Baydar, Ahmet Altan’ın benzetmesi üzerine yazdığı yazısına “Teşbihte hata olmaz dense de teşbihte sık sık hata olur; bunlar çoğunlukla bilerek yapılan, en azından bilinçaltının yansıması olan hatalardır. Taraf’ın Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’ın, ‘övündüğü yazar kadrosu’ndan söz ederken ‘sıkı sosyalistler’ olarak nitelediği Roni Margulies ve Oya Baydar’da, ‘liberallerin’ arasına ‘düşmekten’ dolayı ‘Türkân Şoray filmlerini andıran ‘pavyondaki namuslu kadın’ huzursuzluklarının tezahür ettiği’ saptaması, işte bu türden teşbihlere, ya da şakalara, ya da üslup hoşluklarına iyi bir örnek.” (bkz. Taraf, 7 Mayıs) cümleleriyle başlamış. Ahmet Altan’ın “pavyondaki namuslu kadın” benzetmesiyle ilgili olarak da “Taraf’ta yazma maceram boyunca -ki pek uzun değil- pavyonda çalıştığım izlenimine hiç kapılmadım; kaldı ki, insan her yerde kendi iç tutarlılığını ve ‘namusunu’ koruyarak çalışabilir. Altan’ın bence çok talihsiz ‘pavyonda çalışan namuslu kadın’ teşbihinden buram buram yükselen erkek iktidar dilinin de içimi ürperttiğini itiraf etmeliyim.” yorumunu getirmiş.

Oya Baydar, kendileriyle birlikte solculuk oynamak isteyen Altan’a da söyle cevap vermiş: “Solculuk tartışmalarına gelince... Bunu; Marksizmi kitapların arka kapaklarından ya da ikincil aktarımlardan değil temel kaynakları okuyarak, özümseyerek ve evet, eleştirerek öğrenmiş olanlarla; bu da yetmez, Marksizme son kırk yılda -hatta Frankfurt Ekolü’nden bu yana alırsak son atmış yılda- içerden getirilen eleştirileri de bilenlerle yapmakta gerçekten büyük yarar var. Liberal dostlarımız da bu tartışmalarda dışardan söyleyecek söze sahiptirler kuşkusuz, tartışmalara katkı getirmeleri yararlı olur.”

Anlayacağınız Baydar, Ahmet Altan’a “öğren de gel” demiş.

Bu son olay da aslında Taraf’ta nasıl faşizan bir yapının kurulduğunun en güzel kanıtı. Adamlar kendilerinden olmayana veya kendilerine benzetemediklerine en olmadık yakıştırmaları bile reva görebiliyorlar. Bu olayda aslında Oya Baydar’ın da savunulacak bir tarafı yok. Netice itibariyle Taraf’ta yazmak hususunda kendi kaşınmış ve başına gelenlerden de bir tek o sorumlu. Ancak Taraf’ın özellikle son dönemde sözde özgürlükçü söylemlerini de bırakarak tamamen Kürt-İslam faşizminin borazanı haline gelmesiyle birlikte o çok bahsettikleri hoşgörü ve bir arada yaşam gibi kavramların da kılıftan başka bir şey olmadığı ortaya çıkıyor.


Hadi Uluengin’in faşistliği

Olmaz olmaz demeyin, olmaz olmazmış. Medya camiası içindeki en büyük TÜRKSOLU düşmanlarından Hadi Uluengin de “faşist” damgası yedi.

Hem de Kürtleri eleştirdiği için. Mardin’deki katliam sonrası kaleme aldığı yazısında olayı Ortaçağ vahşetine benzeten Hadi şöyle demişti:

“(...) Öyledir, zira ister kan davası güdenler; isterse de PKK veya başka bir çete tarafından gerçekleştirilsin, yukarıdaki olay tam anlamıyla ‘Ortaçağ vahşeti’ oluşturuyor. Diğer bir deyişle, Mardin dehşeti, bireysel ve pozitif hukuk yerine kolektif ve ‘kâvmi hukuk’un uygulandığı en ilkel, en anakronik ve en gaddar zihniyetin izdüşümünü yansıtıyor.”

İşte Hadi’nin yukarıdaki satırları ve Kürtleri kendilerine çeki düzen vermeye davet etmesi, Kürtçü cenahta tepkiyle karşılanmış ve Hadi’nin ne ırkçılığı kalmış ne de faşistliği. Hadi’yi savunmak ise gazetesinin şövalye ruhlu (!) Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’e düşmüş. Ertuğrul da yazdığı bir yazıda Hadi’ye saldıranlara cevap vermiş ve Hadi’yi kanatları altına sığınmaya davet etmiş. Bu satırlardan Hadi için üzüldüğümüz sonucu çıkmasın. Biz TÜRKSOLU olarak vakti zamanında “bu ülkede Kürt istilası var” dediğimizde yazabildiği en ağır kelimelerle bize saldıran Hadi, bugün bir zamanlar koruduğu Kürtlere karşı kendini savunmak için yazı üstüne yazı döşeniyor. Ne diyelim etme bulma dünyası.


 


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: