|
Savaş bitmiş, henüz kısa bir süre önce dünyanın umut bağladığı Demokrat Wilson köşesine çekilmiş, Rusya’daki düzen kapitalizmin karşısına dikilmiş, Amerika’da işsizlik (ürünlerin ederleriyle birlikte) gene tırmanmağa başlamıştı. Bu koşullarda, Cumhuriyetçi Parti kendilerine düzeni kurtarmak için büyük sorumluluk ve iş düştüğü kanısındaydı. Bu parti çok kişinin yakışıklı bulduğu Warren G. Harding’i 1920 seçimleri için aday seçti. Ohio senatörüyken bile siyasetteki varlığına engel olacak birtakım bağlantıları olmuştu. Bu türlü düşkünlüğün yıllar sonra John F. Kennedy ve Bill Clinton’da da görüldüğü söylenebilir. Başkan adaylığı için bir engeli olup olmadığı kendine sorulduğunda, “hayır!” demişti, ama çevresindeki dostlarından birinin eşiyle çok yakın ve uzun ilişkisinden başka, kendinden otuz yaş küçük genç bir hanımdan da evlilik-dışı bir kızı olmuştu. Ayrıca, (çok ciddi engeller olmamakla birlikte) tütün çiğnediği, saatlerce poker oynadığı ve içkinin yasak olduğu dönemde çok içtiği bilinirdi. Hiç bir engeli yokmuş gibi aday oldu ve yardımcısı olarak Massachusetts Valisi Calvin Coolidge’ı seçti.
Demokrat Parti güç durumdaydı. Eski Başkan Wilson kalp krizinden ötürü kıpırdayamıyordu bile. Ona sırt çevirmeleri bir önceki önderlerini hasta koşullarda bırakıp unutmaları anlamına geleceği için bundan rahatsızlık duyanlar olduysa da, Wilson’un Milletler Cemiyeti tasarısını sürdüreceğini söyleyen Ohio Valisi James Cox’u aday seçtiler. İlerisi için daha önemlisi, genç ve çekici bir yardımcısı vardı: Franklin Delano Roosevelt. Daha Önce Deniz Bakanlığı Yardımcılığı yapmıştı ve Theodore Roosevelt’le uzaktan kan bağı vardı. Cumhuriyetçiler başkanlık seçimini çok ciddiye aldılar. Önce, adayları Harding’in metresi konumunda olan ve ayrıca evli Carrie Fulton Phillips’i tüm aile üyeleriyle birlikte, bütün harcamalarını üstlenerek, Asya’ya uzun bir dinlenceye yolladılar. Ayrıca, Harding’in kayınbiraderini de aynı koşullarda Avrupa’ya gönderdiler. O da Katolik biriyle henüz evlenmişti ve kendini daha çok Protestan sayan bu ülkede, özellikle tutucu Batı’da, kimi oylar bu yüzden kaçıp giderdi. O tarihte Katoliklerin her şeyin üstünde Papa’ya bağlı olduklarına inanılıyordu. Sıradan seçmen gitgide daha tutucu oluyordu. Demokrat Cox 22.000 mil dolaşıp 400 konuşma yaptıysa da, dinleyenleri harekete getiremiyor, o da seçmene uyarak gün geçtikçe tutucu tavırlar benimsiyordu. Rakibi Harding ise, tam bir “lâf ebesi”, bir boş konuşma ustasıydı. Seçime yakın günlerde Douglas Fairbanks ve Al Jolson gibi o günlerin Hollywood yıldızlarıyla birlikte görünür, onların yanında gazetecilere açıklamalarda bulunur ve hep birlikte günlüklerin birinci sayfalarına geçerlerdi. Bu yöntemden yıllar sonra Al Gore da yararlandı. Harding-Coolidge ikilisi kazandılar, hem de büyük farkla: 404-127. Yeni Başkan Harding Beyaz Saray’da daha çok geç vakitlere değin poker oynamakla zaman geçirirdi. İçkili bir resmi çağrıda genç metreslerinden Nan Britton’u birçoğunun gözleri önünde Beyaz Saray’ın büyük dolaplarından birinin içine sokmuş ve uzun süre orada kalmışlardı. Söylendiğine göre, böyle bir yöntemi yıllar sonra denemeyi düşünen çapkın Kennedy de gene bir törensel çağrıda kendi becerisini sergilemişti. Ancak, Harding’in başını yiyen böylesine hafiflikler değil, öldürücü bir grip virüsü oldu. Alaska’dan dönerken bir otel odasında yere yığıldı ve 1923 yılında Yaz ortasında öldü. Son yaptığı şeylerden biri, yeni oluşturulmuş olan savaş gazileri örgütünün başındaki Charles Forbes’ın kasadan iki milyon dolar çalması üstüne, yakasına sarılıp ona küfürle karışık sert çıkmasıydı. Böylece, yönetim (ve skandallar birikimi) Yardımcı Coolidge’a kaldı. Örneğin, yeni açılan petrol kuyularının rüşvet karşılığında birtakım kişilere dağıtıldığını bilmeyen yoktu. 1924 seçimlerinde Coolidge Cumhuriyetçi aday oldu. Güney’in güçlü partisi Demokratlar da ırkçı eksene gün geçtikçe daha çok bağlanıyorlardı. Sırtlarında tepeden tırnağa beyaz giysili ve yüzleri kapalı Ku Klux Klan üyeleri özellikle siyahların evlerini basıyor, kimilerini öldürüyor, Yahudi evlerini de oldukça sık darmadağın ediyorlardı. Önemli erekleri görüşlerini Demokrat Parti’nin gündemine aldırmaktı. Parti içinde uzun tartışmalardan sonra bu konuda tam 103 kez oylama yapıldı ve sonunda Ku Klux Klan’ın istediği, hiç değilse dilediği ölçüde, olmadı. Parti John W. Davis adlı bir hukukçuyu aday gösterdi ve yardımcısı da (eski adaylardan W.J. Bryan’ın kardeşi) Nebraska Valisi Charles Bryan oldu. Coolidge gevezelik etmeyecek denli zekiydi. Ağzından söz kapmak isteyen gazetecilere şunu söyledi: “Fazla konuşmadığı için kendine zarar veren bir başkan adayı tanımadım.” Cumhuriyetçi iktidarın yabancı ülkelere büyükelçi diye yolladığı yirmi yedi kişi oradaki görevlerini bir süre bırakarak Coolidge’a yardımcı olmak amacıyla Amerika’ya döndüler. Her eve girmiş olan radyo, seçim savaşımında önemli bir araç olarak siyaset sahnesindeki yerini henüz alıyordu. Ulusal Radyo Birliğinin başkanı Coolidge’e gidip daha önceki yılların adaylarının tüm ülkeyi dolaşmaktan pestillerinin çıktığını, ama artık halka ve seçmene radyodan uzanmanın olasılığını anlattı. Coolidge evinde oturup ulusal radyodan bolca yararlandı. Sonunda da herkese “iyi geceler” diler ve eklerdi: “Vermont’taki çiftliğinde şu sırada beni dinleyen babama da!” Bu seslenmeler Coolidge ile halkı yakınlaştırdı. Sonuçta, rakibinden iki kat fazla oy aldı. Demokrat Davis şöyle bir değerlendirme yapmıştı: “Bir kartopunun cehennemde ne olanağı varsa, benimki de o kadardı.” Kazanan Coolidge 1928 seçimlerine girmedi. Bu kararı belki on altı yaşındaki oğlunun 1924’de ölümüyle ilgiliydi. Gerçek daha çok eşinin şu sözünde olabilir: “Babamız önümüzde derin bir para bunalımının olacağını söylüyor.” Onun yerine aday kabinede ticaret işlerine bakan ve kendi de milyoner olan Herbert Hoover oldu. Çok yakında çarpacak olan 1929 ekonomik bunalımında ne olduğunu bile anlamayacak olan başkan da buydu. Ancak, seçime ve Beyaz Saray’a girişi umutlarla doluydu. Kısa süre içinde oradan süklüm püklüm ayrılacaktı. Hoover’ın Demokrat rakibi Al Smith’di. Dört kez New York Valisi olmuştu. Ama halkın gözünde iki sorunu vardı: Önce, Amerika’nın ilk Katolik başkan adayıydı. Böyle birinin seçilmesi için 1960’da Kennedy’yi beklemek gerekiyordu. Smith’in ikinci sorunu içki yasağının kaldırılmasını istemesiydi. Bir küçük sorun da Smith’in İngilizcesinin New York vurgulu olmasıydı. Kırsal bölgedeki Amerikalı kimi söyleyişleri anlayamıyordu. Sonraki adaylar bunu düzeltme yollarını aradılar. Seçim konuşmalarının en etkili aracı artık radyoydu. Ancak, bir saati için 10.000 dolar ödemek gerekiyordu. Hoover’ın seçim sırasındaki çarpıcı sözü şuydu: “Her tencerede bir tavuk istiyorsan, oyunu Hoover’a ver!” Öte yandan, Ku Klux Klan üyeliği ikiye katlanmış, dört milyona çıkmıştı. Bu çevre Demokrat aday Smith için şunu yaydı: “Katolik Smith Amerika’yı Vatikan’a teslim eder.” Protestan papazlar da kiliselerde Smith seçilecek olursa, Katolik olmayanların evliliklerinin geçersiz sayılacağını, böylece evlilik-dışı doğmuş olan çocuklara “piç” deneceğini ve ona oy verenlerin de doğrudan cehenneme gideceklerini söylediler. Kaçak içkiden milyonlar vurdukları için mafya örgütlerinin işine gelen içki yasağının kalkmasını istediği için de, adını “Alkolik Smith” taktılar. Abartma “eski kaçak içki patronlarından birini maliye bakanı yapacağı” suçlamalarına değin vardı. Bundan sonraki adaylar bunu düzeltme yollarını aradılar. Gerçeğin kimi seçimlerde, özellikle Amerikan seçimlerinde, pek yeri olmadığı anlaşılıyor. Cumhuriyetçi Hoover kazandı. Üstelik, Demokratlar’ın eski kalelerinden beş Güney birlikteş devletinde de. Ağızdan ağza dolaşan bir şakaya göre, seçim sonuçları alınıp Al Smith kazanamadıklarını anlayınca, Vatikan’da Papa’ya şöyle bir telgraf çekmiş: “Bavullarını boşalt; gelmende bir yarar yok!” New York’ta “Hollanda Tüneli” denen bir kazı henüz bitirilmişti ki, Cumhuriyetçiler Al Smith New York Valisiyken yapılan bu yeraltı tünelinin gerçekte Atlantik Okyanusu’nun dibinden 3.500 mil ileriye uzanarak Roma’da Vatikan’ın bodrumuna vardığı suçlamasını yaydılar. Bundan sonraki birkaç yıl, Amerika’nın değiştiğini gördü. 1929’da pazar ekonomisi büyük gürültüyle çöktü. Yalnız 1931’de 2.300 banka yıkıldı. Bir yıl sonra, 300.000 küçük öğrenci batkınlığa sürüklenmiş okullarını bırakmak zorunda kaldılar. Bunalım gitgide yayıldı ve derinleşti. Milyonlarca işsize yeni milyonlar katıldı. Olmayan işleri arayan on dört milyon kişi pırtı giysiler içinde sokakları arşınlıyordu. Her yerde ekmek kuyruğu vardı. Bolluğun içinde kıtlık yaşanmaktaydı. Beş çocuklu bir aile on çocuklu bir ailenin yanına taşınmak zorundaydı. Her çöp kamyonunun çevresine insanlar doluyordu. Dünyanın en varlıklı ülkesi ekonomisiyle birlikte dibe vurmuştu. Yıkım başka hiç bir ülkede bu denli büyük olmadı. “Amerikan düşü” denilen şey balon gibi sönen bir masala dönüştü. Ederleri sıfırlamış ürünler çiftliklerde çürüyor, makineler çalışmıyor, para pul oluyor, yurttaşlar açlıktan ölüyorlardı. Serbest pazar ve özel girişim düşüncesinin başını çekenler halkın eğlencesi olmuşlardı. Ne olmuştu? Durmaksızın daha fazla kazanç ve bu yoldan daha büyük sermaye sarmalı öyle bir aşamaya gelmişti ki, kazancı ve parayı büyütmek önce zorlaşmış, ardından olanaksızlaşmıştı. “Suç” üretim düzenindeydi. Batkınlığın o zamanki yorumunu yapanlar tepetaklak çöküşün nedenlerini para dizgesinin özelliği, makinelerin gelişmesi, uygulamadaki ilerlemeler, varlığın dengesiz dağılımı, vurgunculuk, toprak genişlemesinin sona erişi ve Birinci Dünya Savaşının bitişi gibi yollardan anlattılar. Tüm bu göstergeler görülmeyecek gibi değildi. Para düzeni eleştirilebilirdi; vurgun alıp yürümüştü; batı, güney ve kuzey yönlerinde yerlilerden ve komşu devletlerden ele geçirilecek toprak kalmamıştı; savaş bitmiş ve yapımevlerinin hızı yavaşlamıştı. Ama bunların tümü hastalığın nedeni değil, sonuçlarıydı. Gerçek neden üretim düzeniydi. Temel hastalık bütün bu sonuçları içinde barındıran kapitalizmin kendi, daha açıkçası, onun en gelişmiş, en keskin, en aşırı, en şiddetli, en ağır ve en duyarlı biçimiydi. Yeni Dünya’nın bu en varlıklı ülkesinde Eski Dünya’nın en yoksul mahallelerini de aşan karanlık bölgeler uzanıyordu. Amerika’nın büyük kentlerinde İngiltere, Fransa ve Almanya’nın endüstri merkezlerindeki açlığa denk fakirlik vardı. İşçi ücretleri artmıyor, düşüyordu. Özgürlüğe kâğıtta kavuşmuş olan siyahların New York ve San Francisco’da durumları güney çiftliklerindeki eski yaşamlarından farklı değildi. Chicago ve Detroit’teki temel hastalık Sheffield, Lyons ve Hesse’dekinin aynıydı. 1929’da (bankacılık alanı dışındaki) 300.000 özel kuruluşun yalnız 200’ü dev boyutlu olup geri kalan 299.800’ün toplamından daha büyük ve güçlüydü. Bu küçük azınlığın mülkü Britanya’nın tüm zenginliğine eşitti. Bir de 50 dev banka vardı. Bu iki güçlü küme birbirine kenetlenmişlerdi. Bunların da başını Morgan, Rockefeller, Kuhn-Loeb, Mellon ve du Pont beşlisi çekiyordu. Örneğin, Morgan tekeli “Birinci Ulusal” bankaya, “General Electric” kuruluşuna, “ABD Çelik”e, “AT&T” adıyla bilinen telefon ve telgraf ağına, “New York Gaz”a, sigorta örgütlenmelerine ve daha birçok şeye egemendi. Bu beş dev birbiriyle örtüşüyordu da. Bir avuç kişi ekonominin büyük bölümüne el koymuştu. Kazançlarını en yüksek düzeyde tutmak için yapmayacakları şey yoktu. Ücretleri indirecek, rakipleri ortadan kaldıracak, yabancı pazarları acımasız yollardan ele geçireceklerdi. Makineler hem ürünü arttırıyor, hem de işçiye gereksinimi azaltıyordu. Ancak, ürün çoğalıp kazanç o oranda artmayınca, sermayeci için çıkar yol daha fazla işçi çıkarıp geri kalanının ücretini daha da düşürmek ve onların yerine daha üretken makineler yapıp koymak oldu. Ama artan ürünleri alacak tüketiciler de yok olmaktaydı. Bir anlama, kazanç dürtüsü kendi kendini yenilgiye uğratan bir süreç oluyordu. Bu yol sonuna dek kazanacak bir denklem değildi. Üretim türünü düzenleyen serbest pazarcılar “varlığı halka yayıyoruz” yalanıyla pay belgelerini ileri sürdüler. Ancak, bu yoldan da 300 kişiden biri payların yüzde 78’ini alıyor, geri kalan 299 yurttaş da artan 22 senti aralarında bölüşüyorlardı. 1929’da ülkede 504 milyarder vardı. Bunların bir yılda istifledikleri para dünyanın sözde bu en büyük demokrasisinde tüm buğday ve pamuk çiftçilerinin eline geçeni aşıyordu. Oysa, bu türlü bir büyüme çöküş tohumlarını da kendi içinde barındırıyordu. 1929 bunalımının açıklaması ondan bir önceki genişlemededir. “Daha fazla para birikimi, daha artan kazanç, gene sermaye istiflemesi, ardından sürekli kazanç” zinciri er ya da geç kopacaktı. Kapitalist düzen durmadan genişlemeye dayanır. Ancak, bu düzene özgü üretim güçlerinin durmak bilmemesi sonsuz gibi görünen bu büyümenin önüne kendiliğinden engeller de koymaktadır. Bu durumda, genişleyemeyince daralması ve çökmesi kaçınılmazdır. Yoğunlaşan ilk daralmalar son çöküşün belirtileridir. Avrupa böyle bir bunalıma daha 1919’da girmişti. ABD onu on yıl arkadan izledi, ama bu ikincisinin çöküş gürültüsü çok daha büyük oldu. Çatırdı koptuğunda Hoover başkandı. Desteğini hemen kodamanlara verdi; sanki onlar paçayı kurtarıp sofralarından artanları aşağıdaki büyük kitle yaladıkça yakınmalar durulacaktı. Öyle olmadı. Bütün iğneleri ölmekte olan hastaya yapmanın bir yararı yoktu. Beyaz Saray’a tantanayla girmiş olan “Hoover”ın adı artık yoksullukla eş anlama gelmeğe başladı. İşten çıkarılanlar köşe başlarında elma satmayı deneyince, nelerin olduğunu bir türlü kavrayamayan Hoover, “onlar iş aramıyor, çünkü elma satışı daha kazançlı!” gibi acı değerlendirmeler yaptı. Cumhuriyetçiler bu aymazlık içinde Hoover’ı gene aday seçtiler. Demokrat aday New York Valisi F.D. Roosevelt’ti. 1921’de çocuk felcine yakalanmıştı. Bacaklarına takılı madenden yapılmış dayanaklar ve koltuk değnekleriyle yürüyebiliyordu. Az bulunur bir istenci vardı. Siyasette başarı için çok önemi olan öteki özelliği halka ne işitmek istiyorsa onu söylemesiydi. Kendi kuzeyden olduğundan güneyli birini, Texas’dan Temsilciler Meclisi Başkanı “Kaktüs” takma adlı Jack Garner’i yardımcılığına seçti. Gerçekte, Hoover’ı her hangi bir rakip 1932 seçimlerinde kolayca yenilgiye uğratabilirdi. Ama kısaca FDR (Ef-di-ar) diye anılan Roosevelt radyo, alan konuşmaları, kitapçıklar ve evlere yollanan mektuplarla Cumhuriyetçilerin “bunalımın teyet geçtiği” ve “zenginliğin kapıda” olduğu palavralarını açığa vurdu. Hoover artık öylesine sevilmiyordu ki, korumaları Beyaz Saray’dan dışarıya adımını atmamasını öğütlediler. Kansas’a konuşma için gittiğinde treni çürük domates yağmuruna tutuldu. Halk kazada “geberip gitsin” diye vagonunun altındaki rayların çivilerini söktü. Yurttaşın gerçek yaşamına sürekli kör ve sağır kalmış olan Hoover ülkenin en varlıklılarından Henry Ford’un kendine armağan ettiği altı kapılı uzun araçla dolaşıyordu. “Açız!” haykırışlarıyla üstüne yürüyenlerin içinden onu “linç edelim!” diye bağıranlar çıktı. Roosevelt ise son konuşmasında bir “Yeni Anlaşma” sözü etti. Bir tür halkla yönetim arasında yeni bir sözleşme, davranış, düzen ya da çözüm demek istiyordu. FDR 48 birlikteş devletin 42’sinde kazandı. Hoover yalnız yenilmekle kalmamış, gerçekte siyasetten “aforoz” edilmişti.
|