Prof. Dr. Şener Üşümezsoy |
Güneydoğu Anadolu’da Kürt kimliğinin ortaya çıkması Neden Şafileştirme Yavuz Sultan Selim döneminde başlamıştır sorusunu sorarsak, Yavuz Sultan Selim karşısında Şah İsmail’in Eldebir tekkesiyle Şiiliği, Aleviliği ve Kızılbaşlığı öne çıkarmaya başlamasıyla Yavuz Sultan Selim de Osmanlı ordusunun temelini oluşturan Bektaşilik yerine Sünniliği getirmiştir. Ve bu Sünnilikle İranla Şiilik ayrımı bugürkü Türkiye’nin güneydoğusunda büyük bir ayrım getirmiştir. Ve burada Güneydoğu’nun kimlik yapısını incelediğimiz zaman, buradaki Osmanlı’ya tabi olarak gelen Şafiler, Müslümanlar, Güneydoğu’ya, Doğu Anadolu’ya yerleştirilmiş ama buradaki egemenler, yani Van’da, Bitlis’te, Diyarbakır’da egemen olan Türkmen beyleri, ya bunların ya Müslümanlığa geçmesini önermiş veyahut da buradan sürmüşlerdir. Ve böylelikle de Güneydoğu Anadolu’daki etnik kimlikteki Türkmen egemenliği Kızılbaşlıkla özdeşleştirilerek yerine Şafilik getirilmiştir. Şafilik de giderek Kürtlük kimliğinin başlangıç noktası olmuştur. Aynı şekilde Doğu Anadolu ile İran sınırına ise Çaldıran Savaşı sonrası Batı Anadolu’dan çok sayıda Yörük getirilerek bu bölgeye yerleştirilmiştir ve bu Yörükler de Şafileşerek Gurmançlaşmışlardır.
Bu boyutuyla etnik kimlikteki bu farklılaşma Osmanlı döneminde başlayan bir süreç olup, keskinleşme Abdülhamit döneminde, buradaki Ermenilere ve Ruslara karşı savaşlarda, Şafi bölgelerin silahlandırılmasıyla Kürtlük kimliği ortaya çıkmış ve Abdülhamit “Kürtlerin babası” ünvanını almıştır. Burada bu Kürtlerin Kızılbaş Türkmenlere saldırması, giderek Türkmenlerin kimliklerini ikinci plana atmasına sebep olmuştur. Alevi Kürtler, Türkmen kökenlidir ve konuştukları dil Harzemce’dir Bu tarihsel gerçeklere baktığımız zaman, Kızılbaş Türkmenler içinde Anadoluda kalanların, yani İran’a gitmeyenlerin, kendilerini Zaza diye tanımladıkları ve dimilice konuştuğunu ileri sürebiliriz. Aslında Harzem’den gelen, Horasandan gelen, Harzemce’yi konuşan Türkmenler, bu sayede Türkmen olmaları dolayısıyla katledilecekleri gerçeğinden Harzemli dilini kullanarak, yani dimili ve zaza dilini kullanarak kurtulmuştur. Ama tarihsel gerçeklere bakıldığı zaman Kızılbaş Kürtler ya da Alevi Kürtler diye tanımlanan kesimin gerçekteki kimliğinin bütünüyle Türkmen olduğu ve Harzem dilini konuştukları ve Harzem dilinin de Harzemşahların ana dili olduğu açıklıkla ortaya çıkmıştır. Çünkü Harzemşahlar hem Türkçe hem de Harzemce konuşmaktadır. Keza Selçuklular da hem Türkçe hem Farsça konuşmaktadır. Ama Gurmançların dili, Taciklerin diliyle birlikte yeni Farsçadır. Oysa Goranların dili Sasani dönemi Farsçasıdır. Harzemlerin diliyse, yani Zazaların diliyse, Harzemlerin dili olarak ortaya çıkmıştır. Bu boyutuyla bakıldığı zaman, Türkiye’deki etnik kimliği özellikle Kürt anlamında analiz ettiğimizde, Osmanlı kaynaklarının da Ekrat, Türkmen ve Yörük kabilelerini esas alan incelemesine baktığımız zaman, gerçekten burada dinsel bir ayrılmayla başlayan bir farklılaşma gerçekleşmiştir. Ama esas olarak Selçuklu’yla başlamış bir Türk egemenleşmesiyle Anadolu Osmanlı döneminde de bunu devam ettirmiştir. Kürtçülerin asıl kökenleri Türkmen Beylikleridir Şimdi bu gerçekler ortadayken “Türkiye halkına Türk milleti denir” diyerekten Türkiye dışındaki Türk unsurunu dışlama dışında Türkiye unsurunu nda bütünüyle Türkten oluşmadığı anlamda bir imajla farklı bir noktaya gelmektedir. 15. ve 16. yüzyıldan sonra farklılaşmaya başlayan kimliği analiz ettiğimiz zaman, tarihsel köklerinin 500 yıllık olduğunu ileri süren bugün bir çok Kürt politikası yapan kişilerin tarihsel analizlerinde kabilelerin Türkmen ve Türkmen beylikleri oldukları ortaya çıkmaktadır. Ama bugün bu politikayı Kürt kimliğiyle yapmaları farklı bir dönemin konjektürel olgusudur. Zira Türklerin Anadolu’ya gelişlerinde Gurmanlarla ve Guranjlarla olan ilişkisi incelendiğinde, daima Türkmen savaşçılarının oluşturdukları beyler sözkonusudur ve egemen hanedanlardadır ve bunlara tabii olan kabileler içinde köylüler anlamına gelen Goran ve Gurmançlar sözkonusudur. Bu boyutuyla Kürt Teali Cemiyeti’nde bile asıl hanedanların kendilerinin Kürt olmadıklarını, halkın Kürt olduğu gibi bir söylemle yola çıkıp, sonradan Kürt milliyetçiliğinin ortaya çıkmasıyla farklılaşmaya başlamış ve Kürt kimliği öne çıkarılmaya başlanmıştır. Oysa görüldüğü gibi Şeref Han’da da ya Emevilerden ya da Halid Bin Velid’den gelen hanedanlardan bahsedilmekte ama daha sonraysa bu hanedanlar yerine Aksungur gibi Timur’un atadığı Türkmen beyleri Karakoyunluların Akkoyunluların atadığı Türkmen beyliklerinden gelen hanedanların devam ettiği yapılar sözkonusudur. Bu yapıların İlhanlılar tarafından da silinmesi ve bu yapıların Osmanlı tarafından da silinmesi, karşımıza Osmanlıyla başlayan bir yapılanma ortaya çıkarmıştır. Ve bu boyutuyla etnojenetik olarak Orta Asya’dan gelen Turani toplulukların Afganistan’daki ve İran’daki Turani göçebe kabileleri de ordusuna alarak Anadolu’yu fethetmeleri sürecinde ortaya çıkan bir etno sözkonusudur. Ve bu boyutuyla Türk İmparatorluğu olarak Osmanlı’nın bölünmesi döneminde özellikle Türkiye’de Ermenilerin üzerine politika yapan emperyalist devletler Türk ve Kürt ayrımı gibi bir kavramı henüz keşfetmemişlerdir ve yaratmamışlardır. Oysa Avrupa’daki Türklerin Anadolu ve İran yaylasından gelen Türkler olduğunu, Arap Yarımadası’nda ve Kuzey Afrika Türklerinin Anadolu, İran ve Ermenistan yaylasından gelen Türkler olduğunu Engels vurgulamaktadır. Ve bu vurgulamada Gurman ve Guranların da Müslüman kimliğinin yanında Türk kimliğinin içinde yer alan bir süperetnos olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu boyutu çok net olarak görebildiğimiz bugün birçok Kürt politikası yapan hanedanın kökenlerinin Türkmen beyleri olarak çıkması en azından ilginçtir.
“Türkiye halkı” söylemi bölünmeye götürür! Ama bugün şu söylem söylenir, “bugün onlar kendini Kürt olarak kabul ediyorsa buna diyeceğimiz yoktur”. Ama etnojenes bilimine göre nasıl İrandaki Türklüğü Fars olarak kabul edemezsek, aynı şekilde Güneydoğu Anadolu’daki Türklüğü de Kürt kabul etmemiz aynı derece bilimsel gerçekten kopmaktır. Yani İran olayında Farslığı öne çıkararak bütünüyle Türk olan, etnik olarak Türk olan, grupların farslaştırılması ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde Güneydoğu Anadolu’da da bin yıldan beri Türklerin egemen olduğu bir süreçte onlarla birlikte gelen Goran ve Gurmançların da Türk etnosu içinde yer alma süreci Türk kimliğinin parçalanması için yaratılmış bir etnojenestir. Ama bunun daha tipik örneğini Azerilerde görürüz. Bugün Azerilerin Türklüğünü sorgulamak akıl dışı, bilim dışı bir şey olmasına karşılık Azerilere de İranlılar “sizler aslında İranlıydınız ama İlhanlılar gelince sizi Türkleştirdiler” diyen bir söylem kullanmaktadırlar. Oysa ki bu tarihe baktığımız zaman Azerbaycan bölgesi, Hunlardan beri Türklüğün temelini oluşturan bölgedir. Bunu İskitlere kadar götürmüyoruz ama Hunlardan beri Türklerin bu bölgeye akınını bilmekteyiz. Bu bölgeye akın eden Türkler, askeri yapıları ve obalarıyla beraber gelip yerleşmiş ve bir etnik kimlik oluşturmuşlardır. Ama bu süreç içerisinde Hristiyanlaşarak, Müslümanlaşarak, Yezitleşerek farklı dinlere geçmişlerdir. Bu tarihsel devrimin ana sorunudur. Şimdi bu boyutuyla bakıldığında, “Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan halka Türk milleti denir” diyerekten Türk milletinin bütünü parçalama dışında Türkiye içinde farklı etnilerin de varlığını kabul etmek ama biz bunlara Türk demiyoruz Türkiye halkı diyoruz diyerekten bir ayrımcılığa başladığımız zaman bu ayrımcılığın sonu kopmaya giden bir olaydır. Çünkü ulusal devletlerin ana sorunlarından biri ulusal bütünlüklerini o konsessüs dönemindeki yani iktidar kurulduğu dönemindeki bir etninin egemenliğinde belirlemeleri onların zayıf karnını oluşturmaktadır. O zayıf karın zaman içinde içindeki farklı etnilerin kimliklerinin ve ekonomik ve politik güçlerinin artmasıyla beraber dağılmayı tohumunun içerisinde taşımaktadır. Bu boyutuyla kendi içindeki kimlikleri asimile etmek yok, etmek mümkün değildir. Bu nedenle de nasıl İran’daki Türklüğü, Farslaştırmasıyla İran halkı Farstır demek gerçekçi olamıyorsa aynı şekilde Türkiye bütünlüğünde eğer farklı etniler varsa hepsi Türkiye halkı demek anlamsızdır. Ama daha gerçeği Güneydoğu Anadolu, İran ve Irak’ta esas olarak Türkmen aşiretlerinin yönetimindeki Doğu Anadolu Türklüğünün bir parçası olan ve onlarla birlikte Anadolu’ya yerleşmiş ve onlarla birlikte etnojenes oluşturmuş etnik kimliklerin bugün Kürt diye ayrı kimlikler olarak ayrılması aynı derecede aynı derecede çelişkidir. Bu, Kürdistan coğrafyasında yaşayan herkes Kürt’tür deme anlamında yaratılmış bir olgudur. Ve de bu ulusal devletlerin ana sorunlarından biridir. Bu ulusal devletler hangi alanda hangi yerde yaşarsa yaşasın, bu anlamda karşımıza bir sorun olarak çıkmaktadır. Uluslaşma kapitkalizmin ürünü değil tarihsel bir zorunluluktur Ulusal devletlerin ana sorunlarından biri, “modern kapitalizmde ortaya çıkmış Pazar ekonomisi için ulusal sınırların belirlendiği” tezi bütünüyle tarih dışı bir olaydır. Kapitalizm antik çağlardan beri küreseldir ve ulusal devletler pazarıyla sınırlı değildir. İkincisi ise uluslar, modern devletlerle tarihe çıkmamıştır. Uluslar tarihsel sürecin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Ve etnojenes bilimi bu süreci açıklıkla ortaya koymaktadır. Bu anlamda Türkiye ve İran 9. yüzyıldan bu yana kesintisiz bir Türklük yaşamış, ondan evvel ise Turan coğrafyasından gelen İskitler, Partlar, Sakalar ve Hunların işgali ile sürekli Türklük ve Turanlılık yapısıyla etnojenes olarak Türklüğe doğru ilerleyen bir süreç işlemiştir. Ve bu anlamda da nasıl ki devletlerin de bir sonu varsa, imparatorlukların da tarihsel bir sonları varsa, etnojeneslerin de tarihsel sonları vardır. Yani Anadolu’da binlerce yıl önce yaşamış etniler, örneğin nasıl Hititler bugün kalmamışsa, Frigyalı, Lidyalı kalmamışsa ve bunlar Rumlaşmışsa, Roma döneminde Rumlar da aynı şekilde Osmanlı’nın gelişiyle Türkleşmiştir. Bugünkü Anadolu’nun etnik yapısına baktığımız zaman bütünüyle Türkleşmeyi görmekteyiz. Aynı olay İran için de geçerlidir. Nasıl ki Hititler, Asurlar Anadolu’da kalmamışsa aynı şekilde İran’da da ne Parslılar kalmıştır ne Sasaniler kalmıştır. Bütünüyle yeni bir etnik kimlik geliştirilmiştir. Bu boyutuyla Güneydoğu Anadolu’da Kuzey Irak’taki ve İran’daki iktidarları Hurileri, Mitanlileri, Urartuları ve Komenikaları giderek hepsini Kürt sayarak bir hanedan oluşturmaya kalktığınız zaman bu kendi gerçeğinizi bütünüyle hayal üzerine kurma noktasına gelmektedir. Yani bu ulusal devletlerin kendilerini belli coğrafyalar üzerinde bu tarihin ürünü olarak görmeleri çelişkisine düşmektedir. Nasıl ki bugünkü Mısırlılarla Antik Mısırlıların hiçbir ilişkisi yoksa, antik halklarla bugün onun üzerinde yaşayan halklar arasında hiçbir ilgileri yoktur. Ve bu boyutuyla ulusal devletlerin ana sorunlarından biridir. Benzeri Pakistan için yapılmıştır. 20. yüzyılda ortaya çıkan bir yapı olan Pakistan devleti, Pakistan ulusu dediğimiz zaman Hint, Babür devleti, ondan evvel Gazze Sultanlığı, ondan evvel Timurluların oluşturduğu bir devlet yapısı ortaya çıkmaktadır. Türk milleti, “Türkeyi halkı”yla sınırlandırılamaz Bu yapıya baktığımız zaman tarihinizi siz bu sürece doğru aktarabildiğimiz zaman karşımıza bir tarih çıkmaktadır. Aynı olayı ileriki sayımızda devam ettiğimizde Orta Asya devletleri için göstereceğimiz bir olgu vardır. İlhanlılar döneminde İran ve Anadolu’ya nasıl bir bütünlük kazandırıldıysa, Altınordu döneminde ve Çağataylar döneminde Orta Asya ve Avrasya bozkırını bütünüyle Türkleştiren Tatar kimliği ve bu kimlikle bütünleşmiş ama bugün o kimlik kendi içinde kazak, Özbek, Türkmen, Gürcü, Tatar kimlikleriyle ayrı ulusal devletlere bölünmekte ve gerçekte bunların hiçbiri ulusal ayrı devletler değil, ulus yaratma projeleri olarak ortaya çıkmışlardır. Bu anlamda ulus yaratma projelerinin de ana çelişkisi, tarihsel ulusal bütünlükleri parçalama çabasıdır ve bu anlamda da “Türkiye halkını oluşturan Türk milletidir” sözü bir anlamda doğrudur. Ama bu Türkiye’yle Türk milleti sınırlı değildir. Artı Türkiye halkının içinde farklı etnojenes anlamında bu yapıda tarihsel bir bütünlük vardır. Bu bütünsellik bir Türk etnojenes içinde yer alabilir bir açıklamadır. Giderek eski Hunlardan kalma etnik kimliklerin kalıntılar olarak devamı sözkonusu olabilir ama Osmanlıyla beraber yeni bir kimlikle, Şafi Gurmançların Kızılbaş Türkmenlere karşı bir alternatif politika olarak öne çıkarılması, siyasi yapılanmanın ürünü bir olgu olup etnik bir değişikliği getirmemiştir. Bu olgu 20. yüzyılda ele alınmış, bu gerçeklerle çeliştiği için batmış, ama 21. yüzyılda yeniden öne çıkarılmak istenmektedir. Ama bu gene de ümitsiz bir olgudur. Bu anlamda tarihsel gerçekleri açıklıkla ortaya koymamız biçiminde olay ele alınmalıdır. İran için de gördüğümüz olgu benzer bir olgudur. Bunun ötesinde Avrupa Türkiyesi olarak Braudel’in haritaladığı haritada göçer Yörük Türkmen Tatarların Avrupa’nın bütününde göçer olarak yer aldığı bir 16. ve 17. yüzyıl da var. Yani Doğu Avrupa’da Roma coğrafyasında yer aldığını görmekteyiz. Keza aynı şekilde burada yerleşmiş Müslüman olarak Türklerin görüldüğü bir bölge vardır ve bu Avrupa coğrafyasının Avrupa Türkiyesi kesimidir. Günümüzde burada Türklerden bahsetmek maalesef mümkün olmamaktır. Ancak Müslümanlıktan bahsedilebilmektedir. Ancak aslında bunlar Anadolu’nun saf Türklerinin Avrupayı fethetmesiyle, Avrupada yerleşmesiyle ortaya çıkmış bir etnojenesin başlangıcı noktasıdır. İşte bu anlamda emperyalizm daima Türk dünya sistemine karşı çıkmıştır ve Türk dünya sistemi, Hindistan’dan, Rusya’ya, İran’a ve Anadolu’ya daima Türk dünya sistemindeki Türk etnojenesiyle savaşarak modern bir kimliğe dönüşmüştür.
|