Ali Özsoy |
Türkiye ve Azerbaycan’ın kurtuluşu:
Türk Birliğinden Türk düşmanlığına Türkiye sağcı ve Amerikancı zihniyet yüzünden yapayalnız bir ülke haline geldi. Bilindiği gibi Türkiye 1990’larda tarihi bir fırsat ele geçirmişti. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan bağımsız Türk devletleri yüzünü Türkiye’ye dönmüştü. Atatürk’ün yıllar önce öngördüğü gerçekleşmişti. Ancak Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ihanet eden 50 yıllık sağcı zihniyet elbette ki ortaya çıkan yeni Türk soylu devletlerin ve bu devletlerin ezilen halklarının çıkarlarına sahip çıkmadı. Türkiye Orta Asya’da basit bir Amerikan taşeronu konumuna indirgendi. Bu ihanetin en acı sahnesi ise Azerbaycan’da yaşandı. 1,5 milyonluk Ermenistan arkasına ABD ve Rusya’nın desteğini ve Rus silahlı güçlerinin fiili yardımını alarak 8 milyonluk Azerbaycan’ın üçte birini işgal etti. Azerbaycan bağımsızlığı ve vatanı için savaşmak zorundaydı ancak daha bir ordusu bile yoktu. Elbette ki Türkiye’ye güveniyorlardı. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal ise Türkiye’de Kürtlerin Karabağ’da Ermenilerin yanında yer almayı tercih etti. Öyle ki, “onlar zaten Şii” diyerek büyük bir ihanet içinde Türkiye ile Azerbaycan arasına nifak tohumları ekti. Türkiye Azerbaycan’ı yalnız bırakarak Türk coğrafyasıyla da bağlarını kopardı. Ancak Türk kamuoyuyla Orta Asya halkları ve Azeriler arasında yine de derin bağlar mevcuttu. Türkiye iktidarları bu yüzden Ermenistan sınırını kapattı ve Ermenistan’a ticaret ambargosu uyguladı. Aradan geçen kısa süre için de Türk halkına rağmen bu önlemler kaldırılmak isteniyor. Çünkü artık AKP iktidarı Türk birliği politikasını tamamen terk etti. Türkiye’de kurulan Kürt-İslam faşizmi nasıl Türkiye içinde Türk düşmanı bir politika yürütüyorsa, Türkiye dışında da Türk birliği yerine Türk düşmanlığını esas almaktadır. Azerbaycan’a yönelik ihanet Türk milletine yönelik ihanet ile aynı kaynaklıdır.
AKP Türk düşmanlarıyla dost Batıcılık Türkiye’yi ve Türk’ü yalnız ve güçsüz kılmaktadır. Ancak bunun da ötesinde Batıcılığın vardığı son nokta er ya da geç Türk düşmanlığıdır. AKP politikası bunu açıkça göstermektedir. AKP döneminde Türkiye’nin bütün Türk devletleriyle ve halklarıyla bağları koptu. Özbekistan Türkiye’yi Fethullahçı kışkırtıcılık, dincilik ve Amerikancılığın kaynağı olarak gördüğü için Türkiye ile bağlarını kopardı. Diğer Orta Asya devletleri tekrar Rusya’nın kucağına itildi. AKP Kıbrıs’ta Rumlarla, Irak’ta Kürtlerle, Kafkasya’da ise Ermenilerle dost oldu. Bunun tersine Irak’ta Türkmenler, Kıbrıs’ta Türkler ve Azeri Türklerine karşı açık bir düşmanlık politikası yürütüldü. AKP’nin bu politikası Türkiye içindeki Ermenici, Kürtçü ve Rumcu politikasıyla eşgüdümlüdür. Karşımızda bir Türk iktidarı değil, Türk düşmanı iktidar vardır. Dış politika ve iç politika birbirinden ayrılamaz. Batıcılık sonunda özüne dönmüştür. Türkiye Batı ittifakına bağlı kalmak adına idaresini Türk olmayanlara kaptırmıştır. Osmanlı’nın son dönemlerine birebir benzeyen bir durum söz konusudur. Batıcılığın stratejik hedefleri Burada sorgulanması gerekenler Batıcılığın stratejik hedefleridir. Bu hedefler aslında büyük yanılsamalardan ibarettir. Dış politika açısından gerçekleştirilemez ve gerçeklikten kopuktur. Dolayısıyla bu stratejik hedefleri mantıklı dış politika seçenekleri olarak değil, daha çok Türkiye’yi sömürgeleştirme ve parçalama projesinin ayakları olarak değerlendirmek gerekir. Türkiye’de Batıcılar ve Kürt-İslamcılar bağımsızlıkçı ve milliyetçi politika öneren biz Atatürkçüleri hep ütopik olmak ve hayalcilikle suçlamaktadır. Sürekli reel politikadan ve güç dengelerinden veryansın etmektedirler. Oysa Batıcıların stratejik hedefleri en gerçek dışı hayallere dayanmaktadır. Türkiye’yi Kıbrıs ve Ermenistan konularında bu denli zaaf içinde bırakan bir numaralı stratejik hedefi ele alalım. Avrupa Birliğine tam üyelik, Avrupa’yla bütünleşme bugün Türkiye’deki “laik” veya dinci bütün Batıcıların amentüsüdür. MGK’da bile sürekli AB’ye üyeliğin bir devlet politikası olduğu belirtilir. Oysa AB üyeliği tamamen bir hayaldir. Bunu artık Türkiye’deki sağ politikacılar ve en hızlı AB taraftarları bile kabulleniyor. Ama söylenen şey şu: “Türkiye, AB’ye üye olmayacağı kesin olsa bile, kendisi için bu reform ve açılımları gerçekleştirmelidir.” Ne kadar gerçekçi bir politika önerisi değil mi? Üye olmayacağımız kesin olan bir birlik bizden ne istiyorsa yapacağız. Neden? Çünkü AB üyeliği adeta bir idea, gerçekleşmese bile uğrunda yürünmesi gereken kutsal bir görev. Bundan büyük ütopya var mı? Hepsinden kötüsü Türkiye bu saçma politika için çok büyük çıkarlarını terk etti ve ulusal güvenliğini tehlike altına attı. Batıcıların diğer stratejik hedefi ise ABD ile stratejik müttefiklik. Bu konuda daha iddialılar. Hatta bir zamanlar stratejik müttefikliği bir hedef değil, zaten var olan bir gerçeklik olarak yansıtıyorlardı. Sözde stratejik müttefikliğin devam etmesi için 100 bin ABD askerinin Türkiye’ye konuşlanmasını bile savunacak kadar çıldırmışlardı. Oysa bugün en değme Amerikancı bile Türkiye ile ABD’nin değil stratejik müttefik, müttefik bile olduklarını söyleyemiyor. Irak’ta yaşananlar, ABD’nin PKK’ya verdiği açık destek, Türk Ordusu ve ABD Ordusu arasındaki çelişkiler, Kıbrıs ve Kuzey Irak’taki çıkar çatışmaları iki ülkeyi dostluğun değil, neredeyse çatışmanın eşiğine getirdi. Zaten ABD gibi emperyalist bir devletin asla stratejik müttefiki olmaz. ABD’nin çıkarları vardır. Bu çıkarları için de her türlü politika mubahtır. En büyük hayalcilik ABD’yi vefa duygusu olan ve sözde stratejik müttefiklerini kollayan bir hayır kurumu olarak görmektir. Batıcı ütopyadan uyanmak Tüm bu gerçekler özellikle son yıllarda Türkiye’nin yüzüne şamar gibi patlamıştır. Türkiye Kıbrıs’ta, Irak’ta ve Kafkaslarda büyük darbeler aldı. Bunun yanı sıra Kürt terörü ve Ermeni talepleri ABD ve AB daha önce hiç olmadığı düzeyde desteklendi. Türkiye bugün kendisine biçilen Batının deli gömleği içinde tarihinin en güvensiz ve zaaflarla dolu sürecini yaşamaktadır. Tüm bunlara rağmen Türk devletinin resmi ideolojisi hâlâ ABD müttefikliği ve AB üyeliğidir. Batıcılar bu stratejik hedeflerden asla taviz vermiyorlar. Bu inatçı politika AKP döneminde açık Türk düşmanlığına dönüştü. Türkiye’nin tekrar ulusal güvenliğini ve çıkarlarını savunması için ilk olarak Batıcı paradigmayı terk etmesi gerekmektedir. Batıcılar bunu önerenleri izolasyoncu olmakla suçlamaktadır. Ancak tam tersine asıl Batıcı politika Türkiye’yi izole etmiştir. Türkiye kendisine en yakın iki devlet olan Azerbaycan ve KKTC’den bile kopmuş durumdadır. Artık bu Batıcı izolasyon politikası hayati tehlike arzetmektedir. Batıcılar Türkiye’yi, Türkiye düşmanlarıyla birleştirmeyi hedefliyorlar. Bu imkansız bir hedeftir. Hıristiyan ve Türk düşmanı Avrupa ile birlik mi daha mantıklı ve kolaydır, yoksa nüfusu yüz milyonları geçen, çıkarları bizimle ortak Türk dünyasıyla mı? Türkiye Batıcıların bu hastalıklı ve hayalci zihniyetiyle artık bir adım bile ilerleyemez. Batıcı şizofreni politikasının terk edilmesinin tek yolu radikal bir bağımsızlık ve alternatif güvenlik politikası uygulamaktır. Hastalık son aşamaya geldiği için tedavinin de radikal ve kesin olması gerekmektedir. Türk seçeneği Batıcıların ABD ve AB ile entegrasyon politikasını dengeleyecek ve Türkiye’yi tekrar güvenli kılacak politika Batı’nın zıt yönünde gerçekleştirilebilir. Türk seçeneği ABD ve AB ile entegrasyonu reddeder. Bunun yerine çok daha gerçekçi bir hedef olan Türkiye, KKTC ve Azerbaycan arasındaki entegrasyonu savunur. Bu birlik Türkiye’yi bir anda dünya gücü haline getirebilecek bir sinerji yaratacaktır. Her şeyden önemlisi bu üç devlet büyük sorunlarla boğuşmaktadır ve kuşatılmış durumdadır. Ancak oluşturacakları çekirdek Türk birliği, üç ülkenin tüm zayıf noktalarını avantaja dönüştürebilecektir. Tek tek ele alalım. KKTC, şu anda tamamen kuşatılmış ve Batı tarafından ambargolarla cezalandırılan bir ülkedir. Bunun da ötesinde ülkenin varlığı ve adadaki Türk halkının güvenliği sürekli tehdit altındadır. Oysa KKTC, petrol yollarının üzerindedir ve güçlü bir ekonomik potansiyele sahiptir. KKTC’yi bugüne kadar zayıf bırakan Türkiye’deki sağcı ve Amerikancıların cesaretsiz ve yalpalayan tavırlarıdır. KKTC, Türkiye’nin turizm ve sanayi başkenti olabilecekken ve Müslüman ve Türk dünyasının yarısı bu ülkeyi tanımaya hazırken, 12 Eylül’den günümüze kadar bütün iktidarlar ABD’den çekindikleri için Türkiye ile KKTC arasında yapay duvarlar örmüş ve adayı yalnız bırakmışlardır. Türkiye-KKTC-Azerbaycan birliği, hem KKTC’ye güçlü bir ekonomik yapı kazandıracak, hem ablukaları kırmasını sağlayacak hem de Azerbaycan’dan Ceyhan’a uzanan enerji hattında en önemli durak haline getirecektir. Türkiye ve Azerbaycan’ın çıkar birliği Tıpkı KKTC gibi Türkiye ve Azerbaycan da birlikten büyük çıkarlar sağlayacaktır. Azerbaycan büyük bir petrol satıcısıdır ancak dış denizlere bağlantısı yoktur. Türkiye ve KKTC sayesinde Doğu Akdeniz ve Kıbrıs, Azerbaycan’ın deniz sınırı olacaktır. Bunun haricinde KKTC’nin Türkiye’ye bağlanması ve adada fiili taksimin yasal olarak da sonuçlanmasıyla Türkiye büyük bir güvenlik riskini ve dış politikada baskı unsurunu aşmış olacaktır. Ancak Türk birliğinin esas yararları sadece Kıbrıs cephesinden ibaret değildir. Türkiye ve Azerbaycan’ın temel çıkarlarını korumanın yegâne yolu iki ülkenin birliğinden geçmektedir. Her iki ülke ABD’nin BOP çerçevesinde oluşturduğu İsrail-Kürt-Ermeni hattı tarafından kuşatılmaktadır. İki ülke de bu kuşatılmışlıktan ABD veya Rus politikalarına sığınarak kurtulamaz çünkü kuşatmanın esas destekçileri bu emperyalist ülkelerdir. Türkiye’nin Güneydoğu cephesi ABD-İsrail destekli Kürt setiyle çevrilmiş durumda. Tek çıkış noktası olan Azerbaycan rotası ise Ermeni yayılmacıları tarafından işgal edildi. İran’daki Urmiye bölgesi de Kürtleştiriliyor. Böylelikle Türkiye Kürt ve Ermeni hattıyla çevrilmiş olacak. Azerbaycan ise Kafkasların kuzeyinden Rusya tarafından çevrilmiş durumda. Azerbaycan’ın üçte birini işgal eden Ermenistan batı cephesini uzun süredir elinde tutuyor. Azerbaycan’ın güneyindeki İran sınırları içindeki tarihi Türk toprakları ise ABD destekli PKK-PJAK ve Kürtlerin istilasına maruz kalmaktadır. Açıkçası hem Türkiye hem de Azerbaycan bir kıskacın içine alınmıştır. Bu kıskacı kırmanın yolu iki ülkenin askeri pakt kurmasından geçer. Böylelikle Azerbaycan büyük Ermenistan; Türkiye ise hem büyük Ermenistan hem de büyük Kürdistan projelerini boşa çıkarabilecektir. Birlik için Türk stratejisi AKP’nin son Ermeni açılımları ve Azerbaycan’ı yüz üstü bırakması, tavizden de öte ihanet politikası olarak adlandırılabilir. Bu ihanet politikası sadece Azerbaycan’ın değil esas olarak Türkiye’nin de çıkarlarına ihanettir. Türkiye ve Azerbaycan’a düşmanlık yapan emperyalist güçler ve uzantıları iki ülke arasında bir ayrım yapmamaktadır. Onlara göre iki ülke de Türk’tür. Tek millet gerçeğini iktidardakilerden çok daha iyi ayırt eden ABD, AB, Kürt ve Ermeni çevreleri iki ülkeye karşı eşit düzeyde düşmanlık besliyor ve iki ülkeye karşı birleşik bir kuşatma stratejisi uyguluyorlar. Bu açıdan AKP’nin Azerbaycan düşmanı politikası da genel Türk düşmanlığı çerçevesinde değerlendirilmelidir. Azerbaycan devlet olarak ayakta kalabilmek için AKP’nin bu ihanetine karşı Rusya ve İran’a yakın durmak zorunda bırakılmıştır. Azerbaycan’ın Türkiye’ye sattığı ucuz doğalgazı piyasa düzeyine çekmesi de bu açıdan anlaşılabilir. Azerbaycan karşısında bir Türk hükümeti değil, Türk düşmanı iktidar bulunduğunu ne yazık ki acı bir şekilde anlamıştır. İlham Aliyev’in politikası bu yüzden AKP’nin ihanet politikasıyla bir tutulamaz; Ancak AKP’nin iki ülke arasındaki kardeşliği bitirmeyi başardığı bir gerçektir. En sonunda geçtiğimiz hafta İlham Aliyev Ermenistan lideri Sarkisyan ile Prag’da, ABD, Fransa ve Rusya gözetiminde görüşmelere oturtulmak zorunda kalmıştır. Recep Tayyip’in son açılım politikası bu açıdan hem ulusal hem de Türk coğrafyasını kapsayan kıtasal bir ihanete yol açmıştır. AKP, “tek millet, iki devlet” politikasını terk etti. AKP, birliği Ermenilerle kurmaktan yana çünkü Kürt-İslam ideolojisi bunu gerektiriyor. Bu açıdan AKP, reel-politik tutuculuk veya Batıcı paradigmanın bile gerektirmediği bir taviz politikası yürütmektedir. Bunun nedeni Türk karşıtı ideolojik saplantılardır. İki ülke halkının bu süreçten öğrenmesi gereken çok şey vardır. Bu kıskacın içinden kurtulmamız için her şeyden önce tek millet gerçeğine dayanmak gerekmektedir. Eğer ortada yıllardır tüm politikacıların belirttiği gibi “tek millet iki devlet” durumu varsa, her şeyden önce bu sorunlu bir statükodur. Çünkü tek milletin çıkarı tek devlet ile savunulabilir. Türkiye bu hataya bir kez Kıbrıs’ta düştü. Türkiye’nin aslında bir ili olması gereken adanın kuzeyi, ayrı bir devlet şartlandırmasıyla sonuçta Türkiye’den kopma noktasına geldi. Bugün ise ne Azerbaycan Türkleri kendi başlarına Karabağ’ı kurtarabilmekte, ne de Türkiye etrafına örülen kuşatmayı doğudaki kardeşlerinin yardımıyla kırabilmektedir. Öncelikle Kıbrıs, Türkiye ve Azerbaycan’da tek bir milletin yaşadığı, bunun da Türk milleti olduğu gerçeğinin altı çizilmelidir. Batıcıların ve Kürt-İslamcıların ABD ve AB’ye bağlanmak şeklindeki ideallerinin ve stratejik hedeflerinin karşısına Türk milleti ancak Türk milli birliği stratejisiyle çıkabilir. Bunun yolu önce askeri pakt, ardından ekonomik bütünleşme ve en sonunda konfederatif devlet temelinde siyasi birlikten geçer. Bu politika gerçekçidir ve KKTC, Türkiye ve Azerbaycan’ı kuşatılan olmaktan çıkarıp, kuşatan konumuna yükseltecektir. Milli davalar ve ulusal çıkarlar stratejik bakış açısıyla savunulur. Türkiye her şeyden önce Batı stratejisini terk edip, Türk ve mazlum birliğine dayalı Atatürk’ün milli stratejisine dönmelidir. Türk halkları ve diğer mazlum ulusların tek ve en gerçekçi kurtuluş yolu budur.
|