20.04.2009/Sayı:233
TÜRKSOLU Anasayfa
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Eser Özaltındere

Neo-sömürgeciliğin büyük oyununda Kürtçülük ve Fettullahçılık (2)

Turgut Özal
Turgut Özal

Tayyip Erdoğan
Tayyip Erdoğan

Turgut Özal ve Tayyip Erdoğan, Birinci ve İkinci Körfez savaşlarının yaşandığı sırada hükümet olarak Türkiye’yi ABD’nin planlarına dahil etmede önemli rol oynadılar.

ABD 12 Eylül ile Fethullah’ın ve Apo’nun önünü açtı

Şimdiye kadar olan açıklamalar ışığında çok önemli bir konuyu dile getirmekte yarar vardır; Apo’nun, geçmiş dönemde MİT ile ilişkileri olduğu çok sayıda yazılıp çizilmiş, hatta Kesire Öcalan’ın babasının da MİT’te çalıştığı ve Uğur Mumcu’nun suikaste uğramadan önce bu konular üzerinde araştırma yaptığı son günlerde de gündeme oturduğu gibi, yine geçmiş dönemde, aranmasına karşın Fettullah Gülen’in sıkıyönetim karargâhlarında rastlanıldığına dair tanıklıklar da ileri sürülmüştür.

Kısacası, Kenan Evren dönemi ve öncesi, Apo ve Fettullah Gülen ile örgütlerinin direkt veya endirekt olarak kollandığı ve kullanıldığı dönemler anlamında değerlendirilmelidir. Görünen o dur ki, söz konusu evrelerde bu örgütlerin oluşturulması ve palazlanması devlet içerisindeki Amerikan yandaşı derin güçler tarafından organize edilmiştir. Zaten, darbe öncesi dönemler; yasal devlet veya askerî güçlerin egemen ve etkin olamadığı kaos süreçleri olarak kabul görüldüğüne göre, o dönemler de emperyalist güçlerin ve onların çıkarları doğrultusunda organize edilmiş devlet içindeki derin güçlerin denetimindeki hazırlık periyotları olarak ele alınır ve bunun üzerine Kenan Evren iktidarındaki safha da eklenirse, Apo ve Kürtçülüğün, ayrıca da Fettullah Gülen önderliğindeki Amerikan güdümlü Ilımlı İslâmın nasıl yüceltilerek iktidar olduğu daha iyi anlaşılır. Her ne hikmetse zaten, Uğur Mumcu’da en son bu derin Kürtçü yapılanma peşinde koşarken katledilmişti.

PKK belasının Türkiye’nin başına musallat edilmesi

1984 Şemdinli ve Eruh baskınlarından sonra Özal’ın “birkaç çapulcu” diye nitelendirdiği PKK’nın birdenbire ortaya NATO’nun en güçlü ordularından birine meydan okuyacak bir yapılanmaya sahip olarak çıkıvermesi ve yirmi yıldan fazla bir süre boyunca Türkiye’ye kan kusturması gerçekten çok enteresan ve üzerinde çok düşünülmesi gereken bir konudur.

1991’de Birinci Körfez Savaşı, 2003’te ise ikincisi başlamıştır.

1984’te nasıl gerçekleştiği çözülemeyen çok etkili bir örgütlenmeyle ortaya çıkan PKK silahlı gücü, birinci ve ikinci körfez savaşları boyunca TSK’yı ve dolayısıyla Türkiye’yi inanılmaz şekilde meşgul etmiş ve Türkiye, baş belâsı bir sorunla uğraşmaya mahkûm edilmiş bir konumda bırakılmıştır. Her nedense, iki körfez savaşı da Türkiye ve silâhlı kuvvetlerinin PKK ile boğuştuğu dönemlere denk gelmiştir. Yâni, Amerika’nın Irak’ta çıkarlarının kollanması dönemlerinde hep Türkiye’yi ve TSK’yı meşgul edecek birileri bulunmuştur. Nitekim, 3 Mart 2009 tarihli bir internet haberinde ABD Dış İstihbarat Kurulu Başkanı General Scowcroft PKK’yı İran’a karşı kullandıklarını itiraf etmektedir. PKK’yı İran’a karşı kullandığını açık açık ilân eden sömürgeciliğin ağababası ABD’nin, Büyük Kürdistan’ı kurarak BOP’u gerçekleştirmek gibi çok daha büyük bir proje için PKK belâsını Türkiye’nin üzerine salmaktan kaçınması zaten mümkün değildir. Çünkü, PKK gerçekte İran’ı değil Türkiye’yi parçalamak, tehdit ve meşgul etmek için kurdurulmuştur. Bu, örgütün Türkiye kökenli olmasından ve en büyük zararı Türkiye’ye vermesinden de belli değil midir? Onun İran için kullanılması sonraki ve tâli bir durumdur. Ayrıca, bu general PKK’nın kullanıldığını dile getirerek de onların kendileri emrindeki taşeron bir örgüt olduğunu kendi ağzıyla itiraf etmiş olmaktadır.

Abant Erbil Toplantısı

Son dönemde Kürtçülükte öne çıkan kesim ise Fethullahçılar. Cemaat en son Abant toplantısını Erbil’de Kürt sorunu üzerine gerçekleştirdi.

Gerçi TSK, daha o dönemlerde ABD’nin Kuzey Irak’ta bir şeyler çevirmekte olduğunu ve PKK’yı el altından desteklediğini sezinlemiştir, fakat Özal onun elini kolunu bağlamıştır. Çünkü Özal, ABD’nin emriyle vetodan kurtularak önce Başbakan, sonrasında ise Cumhurbaşkanı olmuş bir kişidir ve onun görevi de zaten Amerikan çıkarlarını savunmaktır. Bir Amerikan rüyası olan ve “Büyük Kürdistan”ın kurulmasından önceki en ideâl aşama olarak kabul edilmesi gereken; Türkiyeli Kürt kökenlilerle bir federasyon, Kuzey Iraklı Kürtlerle ise bir konfederasyon oluşturulması fikrini ilk dillendiren de yine Özal’dır ve o da Evren döneminin mahsülüdür.

Bu arada, tehlikenin önemini ve Özal’ın ateşle oynadığını fark edenler de çıkmıştır; Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay bunlardan biridir. Ama Özal’ın “sahibinin sesi” doğrultusundaki sorumsuz davranışları yüzünden istifa etmek zorunda kalmıştır.

Olayın derin boyutunu kavrayanlardan biri de Ecevit olmuş ve Körfez savaşıyla birlikte Kuzey Irak’ta oluşan otorite boşluğunun (daha doğrusu ABD denetimindeki boşluk) PKK’yı daha etkin bir güç durumuna getireceğini ısrarla dile getirerek bu konuya dikkat çekmiş, ayrıca da Irak savaşı öncesi bu savaşın Türkiye’nin aleyhine olacağını kavrayarak savaş noktasına gelinmemesi amacıyla Saddam’ı ikna etme adına başbaşa görüşmek de dâhil olmak üzere elinden gelen her şeyi yapmıştır. Zaten daha sonra da onun bu Amerikan ve BOP karşıtı tavrı, geride hastalığı da işin içinde olmak şartıyla bir sürü soru işareti ve dedikodu bırakacak şekilde kendi önderliğindeki koalisyonun bozdurulmasıyla cezalandırılmıştır.

PKK’nın siyasi uzantısının örgütlenmesi

Diğer taraftan, sömürgecilerin büyük oyununda PKK nın silahlı baş kaldırısı yeterli görülmemiş, bir de onun siyasi uzantısının sağlanması gerektiğine karar verilmiştir. Çünkü artık, sömürgeci emperyalistlerin son kozları olarak sadece Kürt kökenli toplum kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti içerisinde kullanabilecekleri yoğunlukta ne Ermeni, ne de Rum nüfus bulunmaktadır. Diğer etnik gruplar ise kışkırtılmaya değmeyecek kadar azınlıktadırlar. Ayrıca, Kürt nüfusun Türkiye sınırlarının dışında Büyük Kürdistan’ı oluşturacak uzantıları da bulunmaktadır. Bu durumda, eğer konu sadece silahlı güçle halledilmeye kalkışılırsa, o silahlı gücün yok edilmesi durumunda bir daha sivil halk üzerinden yeni bir oluşum başlatmak kolay olmayabilecektir. Çünkü, Kürt kökenli toplum örgütsüzdür. Örgütlenmeyi sağlayacak olan ise plânlanan o Kürtçü sivil yapılanmadır. Oluşturulması gerekli bu yeni siyasi oluşumun bir başka boyutu da, bu siyasi güçle PKK’nın bütün dünyaya tanıtılması ve anlatılmasının gerçekleştirilebilecek olmasıdır. Ama en önemlisi, kalıcılığın sağlanabilmesi için, sivil halkın örgütlenme işlevini yerine getirebilecek sivil bir siyasî oluşuma ihtiyaç duyulmasıdır. Yâni bu durumda, bir tarafta PKK’nın silahlı gücü diğer tarafta ise ondan destek alan ve sivil halkı örgütlemeye yönelik faaliyet gösterecek olan Kürt milliyetçisi siyasal bir parti birbirini tamamlayacaktır. Bilinmektedir ki, silahlı güç olmadan siyasallaşma gerçekleştirilemez, siyasallaşma olmadan da silahlı güce dayanak ve destek oluşturacak tabandaki örgütlenme elde edilemez.

PKK’nın çok etkin bir yapılanma olarak birdenbire ortaya çıkışı gibi, siyasal Kürtçülerin de partileşme için çok kısa sayılabilecek bir sürede örgütlenebilmeleri ve parlâmentoya girerek skandallarını sergilemeye başlamaları kafalarda soru işaretleri bırakacak durumlardır. Kesin olan bir şey daha vardır ki, o da bu oluşumun da belli güçlerin bilinen süreç içerisinde gerçekleştirdikleri titiz plânlamalarının ürünü olduğudur. Dolayısıyla, PKK’nın örgütlenmeye başladığı dönemlerden itibaren bu siyasal Kürtçü partinin lider kadrolarının da hazırlanmaya başlandığı su götürmez bir gerçektir.

Bunlar önce Meclis’teki yemin olayı ile kışkırtmaya yönelmişlerdir. Daha sonra da, ülke ülke dolaşarak ve gittikleri her yerde Türkiye Cumhuriyeti’ni şikayet ederek ya da PKK’yı savunarak Kürt kökenli toplumun hakları adına bölücülük yapmaya devam etmişler ve sözde Kürt halkı ile PKK’nın ayrılıkçı savaşımını dünyaya tanıtmaya çalışmışlardır. Bunların Türkiye’de her katıldığı miting kanlı olmuştur. Özellikle gerginlik yaratmak için çok uğraşmışlardır; gerginlik, kavga ve şiddet bunların besin kaynağı hâline gelmiştir. Bu tarz, özellikle uygulanan bir taktiktir. Bu taktiğin mimarları da gözlerini kan bürümüş sömürgecilerdir. Kürt milliyetçiliğini canlı tutabilmek ve dünyanın ilgisini çekebilmek için ellerinden gelen hiçbir şeyi ardlarına koymamışlardır. Bu kaos ortamı ve şiddet PKK’nın varlığını koruyabilmesi ya da yeni katılımlarla güçlenebilmesi için de gerekli olmuştur. Bu makyevelist tutumlarına, yargılanarak tutuklandıkları ana kadar devam etmişlerdir.

Bu Kürtçülerin silahlı ve siyasal gücün örgütlenmeleri ve ortaya çıkış zamanlamaları, aynı zamanda birbirlerini bütünleyecek paslaşma yöntemleri, Apo ve Leyla Zana takımınının kapasitelerini kat be kat aşacak mükemmellikte gelişmiştir. Tabir-i caizse, kusursuz bir mühendislik örneği gibidir. Anlaşılmaz bir şekilde her şey “cuk” diye yerine oturmaktadır. Bütün bu ince hesaplara dayanan plânlamaların Kürtçüler tarafından gerçekleştirilmesi mümkün olmadığı gibi Kürtçülerin kendileri de zaten sömürgecilerin yaratısından başka bir şey değildir.

Bu arada, 1. ve 2. Körfez Savaşı sona erdiğinde; sömürgeciler açısından belli enlem ve boylamlar dahilindeki bölge, yâni müstakbel Kürdistan, tamamıyle güvence altına alınmış ve ilk aşama sona ermiş, özetle de hedefe ulaşılmıştır.

Tesadüf müdür bilinmez, 1995 yılı dönüm noktası olmak üzere ve onu takip eden birkaç yıl; TSK’nın tarihe geçecek destansı mücadelesiyle PKK’ ya kesin darbenin vurularak Türkiye sınırları dışına kaçmak zorunda bırakıldığı dönem olmuştur.

Apo’nun teslim edilerek terörle mücadele bitirildi

İlk devre sona erip takımlar soyunma odasına girdiklerinde; emperyalist sömürgecilerin çıkarları çerçevesinde, Kürdistan bölgesi kabataslak belirlenmiş ve güvence altına alınmıştır ama, TSK da PKK’yı yok olma noktasına getirerek onları sınırların dışına atmış, siyasal Kürtçü parti taraftarları da yargılanıp hüküm giymiştir. Türkiye, uzun zamandır ilk defa güçlü duruma geçtiği bir pozisyonda ve kararlı bir şekilde Suriye’den Apo’yu teslim etmesini istemektedir.

Ancak, sömürgeciler açısından birinci periyotta hedefe ulaşılsa da, bu daha ilk devrenin sonudur. Oysa, ikinci devre daha da kritiktir. Çünkü, nihai hedef henüz gerçekleşmemiştir ve sömürgeciler açısından önemli riskler ortaya çıkmıştır. PKK’nın etkinliğini kaybetmesi, toplumu örgütleyecek tüm Kürtçü liderlerin mahkum olması, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin topraklarında egemen hâle gelmesi, işleri alt üst etmiştir. Üstüne üstlük sıra şimdi Apo’dadır ve sömürgecilerin ona olan ihtiyaçları daha bitmemiştir.

Bu yüzden, ikinci yarıda stratejilerini yeniden gözden geçirmeleri ve B planlarını devreye sokmaları gerekmektedir. Çünkü, ikinci yarı tam bir finâl olacaktır.

Önce, Apo’yu ne yapacaklarına karar vermeleri gerekmektedir. Çünkü, Türkiye güçlü duruma geçmiş ve masaya yumruğunu vurmuştur. Apo’nun Suriye’den çıkması şarttır. Aksi halde, Türkiye-Suriye savaşı söz konusu olabilecektir. Bu ise, ikinci yarı oynanmadan ve maç sonuçlandırılmadan, maçın tatil olması riskini içermektedir. Diğer taraftan, Apo’nun Suriye’den çıkarılması söz konusu olduğunda, güvenli bir yere konuşlandırılması ve bu yerin de Türkiye’den uzak olmaması bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü, Türkiye’den uzak bir yerleştirme ondan yararlanılmasına imkân vermeyecektir. Oysa hâlâ, PKK’nın ve Kürtçülerin onun talimatlarıyla, simgeselde olsa liderliğine ihtiyaçları vardır. Nitekim, daha sonraki dönemlerde Apo’nun doğum ve yakalanma günleri gibi sözde özel günler kutlanılmaya başlanmış, ablasının elini öpmek amacıyla oluşturulan kuyruklar ve buna benzer idolleştirme etkinlikleri de ulusal kahraman yaratma plânının birer parçası hâline gelmiştir. Zaten ‘idolleştirme’ toplum psikolojisinde toplumlar üzerinde denetim kurma konusunda çok önemli yere sahip bir kavramdır. Ve sömürgeciler de bunu çok iyi bilmektedirler.

Sonuçta 1999 yılında Apo, dünyaya mesaj verme amacıyla podyuma çıkarılmıştır. Kendisinin başına bir iş gelmesi durumunda tetiklenilecek bir dünya kamuoyu yaratıldıktan ve bu kanıt bütün dünyanın zihnine kazındıktan sonra, Türkiye’ye iade edilmiştir. Sonunda canlı bomba Türkiye’nin kucağına atılıvermiştir. Bu işi Ecevit bile kavrayamamış ve ilerleyen günlerde “Apo’yu bize neden teslim ettiler bir türlü anlayamadım” şeklinde bir beyanda bulunmuştur.

Bu arada ne entresandır, söz konusu dönem tam da AB’ye üye olma sürecine denk düşmektedir.

Ecevit anlayamamıştır ama, sömürgeci emperyalistler ne yapmak istediklerini çok iyi bilmektedirler. Nitekim koalisyonun iktidarda olduğu bu kısa aralıkta, AB müktesabatı gereği görüntüsü altındaki bir dayatmayla idam cezası kaldırılmış, Apo otomatikman Türkiye’nin üzerine kalmıştır.

Tesadüfler ne kadar da üst üste gelmektedir?… Önce, Apo ülke ülke dolaştırılıp mesaj verilmiş, hemen arkasından Türkiye’nin kucağına bırakılıvermiş, bir sonraki adımda ise Türkiye’nin AB sürecine girmesinden dolayı idam cezası kaldırılmış ve Türkiye, Apo’yu AB’nin gözcülüğünde ağırlamaya hazır hale getirilivermiştir.

Ilımlı İslamcıların ve Kürtçülerin hedefi aynı

Bütün bu hengâme içerisinde insanı hayretler içerisinde bırakacak başka bir süreç daha yaşanmıştır. Durup dururken devreye sokulan ve kim olduğunu, nereden çıktığını kimsenin anlayamadığı, daha sonra Fettullahçı Abant toplantılarının müdavimi de olacak olan Kemal Derviş’in Ecevit koalisyonuna dinamit koyup siyasi ortamı darma duman etmesinden sonra iktidar, “kuş yumurtası”ndan kabuğunu çatlatarak çıkan Tayyip Erdoğan ve AKP’nin eline geçmiş ve teslimiyet dönemi başlamıştır. Tesadüfe bakın ki, bu defa da süreç tam da Irak işgali dönemidir ve PKK ile Kürtçü partinin kadroları gibi yıllardır hazırlanan “Ilımlı İslâm” iktidarı ele geçirerek (daha doğrusu iktidara taşınarak) Fettullahçı güçlerle birlikte devletin en kritik kurumlarına çöreklenmeye başlamıştır.

Bu dönemde, yâni şaibeli iktidar değişikliği ile birlikte AB müktesabatı da yoğun bir şekilde devreye girmiş, AKP’nin teslimiyet anlayışı çerçevesinde Apo, Türkiye’nin göbeğindeki İmralı’da beş yıldız otel lüksünde yaşama avantajına sahip oluvermiştir.

Apo artık, her türlü riskten ve tehlikeden uzak bir şekilde PKK ve siyasal Kürtçüleri yönetmeye hazırdır.

Başına bir iş gelse, podyuma çıktığı dönemde verilen mesajdan dolayı Türkiye Cumhuriyeti suçlanacaktır. Yine taşlar yerli yerine oturtulmuştur. Hain emperyalist tuzak bütün boyutlarıyla yürümeye devam etmektedir.

Sonunda sömürgeciler, Apo’ya en ideal yeri bulmuşlardır. Bu yer, hem PKK’ya yakındır, hem de siyasal Kürtçülere…Ve bu mekân, AB süreci çerçevesinde çok da güvenlidir. Apo, üstüne para verse bu rahatı bulamayacak konumdadır.

Artık ikinci yarıya başlanabilecektir.

Bu yarıdaki hedef, Irak’ın işgali ve Türkiye’nin bölünerek Büyük Kürdistan’ın inşa edilmesine yöneliktir.

Devre arasında tüm hazırlıklar yapılmış, AKP iktidarıyla birlikte ilk yarıdaki taktikler daha gelişmiş ve etkin bir hale getirilerek bir daha hataya meydan vermeyecek bir şekilde yeniden revize edilmiştir.

Ilımlı İslâm ve Fettullahçılar iktidar taşındıktan sonra sıra PKK ile Kürtçüleri ilk yarının başlarında olduğu gibi daha etkin bir hâle getirmeye gelmiştir. Zaten çok kısa sürede o da başarılmış ve takımın kadrosu daha da güçlendirilmiştir. Artık, taşeron güçler olan Ilımlı İslâmcılar, Kürtçüler ve PKK birlikte hedefe doğru yürüyebileceklerdir.

Ne acıdır ki, sömürgecilerin çok uzun zamandır uygulamaya koydukları bu aşağılık oyunu geçen süre zarfında fark edecek ve bu doğrultuda önlemlerini alarak toplumu peşinden sürükleyecek hiçbir lider, devlet adamı, asker ya da parti çıkmamış, herkes büyük bir aymazlık ve çaresizlik içerisinde Türkiye’nin uçuruma doğru gidişini boynu eğik bir şekilde izlemek zorunda kalmıştır.

Bugünlerde de ikinci yarı oynanmaya devam etmektedir. Ancak bu yarıda sömürgecilerle AKP iktidarı ve Kürtçüler Türkiye’nin bölünmesi konusunda yeni taktiklerini şansa bırakmayacak şekilde çok iyi uygulayarak elverişli bir skor elde etmiş durumdadırlar. Şu anda maçı çok önde götürmektedirler.

Sanıyorum maçı geriye döndürmekte pek kolay olmayacaktır. DTP’nin son seçimlerde Güneydoğu’da çıkardığı tulum ve Türkiye’nin birçok bölgesindeki etkinliği bunun en güzel kanıtıdır. Basın toplantılarından ve şikâyet etmekten başka bir iş yapmayan protokol formatlı Genelkurmay da dâhil olmak üzere büyük bir çoğunluk Kürt milliyetçiliğinin kemikleşmesini ve Güneydoğu’nun Kürdistan hâline gelmesini sinema seyircisi gibi seyretmektedirler.

Ödüllü seyircilere iyi seyirler….

Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: