Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Dalavereyle başkanlığa getirilen Hayes’in görev sürecinde halk kimi özel girişimcileri “soyguncu baronlar” sözcükleriyle tanımladı. John Rockefeller ve Andrew Carnegie gibileri bunlardandı. Hayes’i soygunları kolaylaştırsın diye Beyaz Saray’a sokanlar da onlardı. Giderek, zenginler daha zengin, yoksullar da daha yoksun oldular. Sanki oy hakkının yaygınlaşması çağı açılmıştı, ama oy veremeyenlerin sayısı azalacağına türlü nedenlerle artmaktaydılar. Hayes yıllarının Amerikan tarihçileri onu “ha-var, ha-yok üçüncü sınıf bir siyasetçi” diye tanımlıyor. Devlet görevlileri arasında kayırmacılık ve aşırı çürümüşlüğü önlemeğe çabaladıysa da, seçim sonuçları henüz açıklanmadan ileriye ilişkin olarak giriştiği pazarlıklar elini kolunu bağlamıştı. Önce, Güney’den askeri çekti ve alan bu yörenin ırkçı ve gerici Demokratlarına kaldı. Gerçekte, askerin oradaki daha önceki varlığı da benzer biçimde çürümüş Cumhuriyetçileri iktidarda tutmaktan başka bir işe yaramıyordu.
Bu durumda, Hayes kendi için doğru bir karar verdi: İkinci dönem aday olmayacaktı. Cumhuriyetçiler de ikiye bölündüler. Bir bölümünün çevresini Grant ve kimi yandaşları sararak eski generali yeniden yönetimin başına getirmek ve ülkeyi onun eliyle sağmak istiyorlardı. Grant’a bir dört yıl daha katlanamayacak olanlar “ılımlılar” diye biliniyorlardı. Partinin genel kurulu Chicago’nun görkemli sergi yapısında 1880’de toplandığında, ilk başında iki ad öne çıktı. New Yorklu Senatör Roscoe Conkling diye biri, geçmişindeki olumsuzlukları unutturup kendine özlemi arttırmak için tam iki-buçuk yıl sürecek bir dünya gezisine çıkmış olan Grant’ın seçilmesi için altyapıyı düzenlemeğe çalışıyordu. Ilımlılar da Conkling’in baş-düşmanı Maine Senatörü James G. Blaine’e yöneldiler. İktidarı bırakmak istemeyen Cumhuriyetçiler Beyaz Saray’a yıllardır sanki bir filin ağırlığıyla çöküp oturmuşlardı. Partiyi bu güçlü yaratığa benzeten Thomas Nast’ın bir çiziminden sonra, Cumhuriyetçi Partinin belirtkesi fil oldu. Dışarıda gösteriler olurken büyük toplantı odasını dolduran temsilciler ya Grant ya da Blaine için iyi sözler söyleme yarışı içindeydiler. Uyuşacağa da benzemiyorlardı. Derken, birbirine sırt dönmüş bu iki kalabalığı birleştiren biri çıktı: Ohio’dan yeni Senatör James A. Garfield. Otuz altı kez oylamadan sonra Cumhuriyetçi aday o oldu. Bunca gürültüden sonra Demokratların genel kurulu solda sıfır kalıyordu. Onlar da eski İç Savaş kahramanlarından General Winfield Scott Hancock adlı birini aday olarak seçtiler. Garfield kırsal bölgenin tek odalı bir evinde doğmuş son başkan adayıydı. Delikanlılığında Ohio suyolu kıyısında katır sürmüş, kendi kendine okula gidip Yunanca ve Lâtince öğrenmiş, İç Savaş çıkınca gönüllü yazılmış, savaşlarda öne çıkarak generalliğe yükselmiş, ardından Kongre’ye seçilmişti. Rakibi Hancock da İç Savaş generallerinden biriydi, ama siyasete hiç girmemiş, ordu dışında başka hizmette çalışmamıştı. Onun birikiminin kısıtlı oluşundan yararlanacak olan Cumhuriyetçiler’in ayrıntılı parti örgütü Demokrat adayı kıyma makinesinden geçirmeğe hazırlanıyordu. Amerikan toplumu yirminci yüzyıla doğru ilerlemekteydi. Ele alınması gereken bir sürü sorun vardı. Örneğin, çok kazananın daha fazla vergi ödemesi, kadın haklarının sağlanması, işçinin günlük çalışma saatlerinin indirilmesi ve siyahların acınacak durumlarının düzeltilmesi gibi. Ancak, adaylar bu yaşamsal sorunları dile getirmiyorlardı. Parti belgelerinde de bunlara dişe dokunur göndermeler yoktu. Bunların yerine devlet hizmetine almada ufak tefek değişiklikler yapılması, kilise okullarına yardımın azaltılması ve Çinli göçmenlere sınırlar getirilmesi söz konusu oldu. Özellikle Cumhuriyetçiler ülkeyi çekik gözlü Çinlilerin doldurmasını yadırgıyorlar, ayrıca birden fazla kadınla evliliğe sert biçimde karşı çıkıyorlardı. Gerçekte, her iki parti de sanki İç Savaşı hâlâ başka biçimlerde sürdürüyorlardı. Güney, yenilgiyi içine sindirememişti. Bu çatışma ve Güney’in bir anlama Kuzey’i ele geçirişi özellikle George W. Bush’un sekiz yılı içinde birkaç yönden daha belirgin olmuştur. Ama 1880 seçimlerinde gene iki general karşı karşıyaydı. Aday Garfield’i eski Başkan Grant’a özgü dedikodulara bulaştırmak isteyen Demokratlar onun Pasifik Demiryolu yapımı sırasında rüşvet aldığı savını ortaya attılar. Garfield buna inandırıcı biçimde karşı çıkınca, bu kez, geçmişte bir gün Troy ilçesinde bir yerden elbise alıp bedelini ödemediğini yaydılar. Garfield’i destekleyen Grant öteki aday Hancock için savaş sırasında “büyüleyici bir asker” biçimindeki övgüsünü unutarak, bu kez, “delinin biri, açgözlü, benliğine düşkün ve zayıf kişilikli” diye suçlamalarda bulundu. Her iki aday da parayla oy toplamağa çalıştı. Ancak, rüşvetler partilerin gerçek sahipleri olan varlıklıların cebinden çıkıyordu. Onlar da ileriye bakarak bağışladıklarından daha fazlasını kazanma umudundaydılar. Büyük sermayenin toplandığı “Wall Street” denen sokağın egemen güçleri Cumhuriyetçiler arasında yoğunlaşmışlardı. Korkulan bölgelerden Indiana’da (her biri iki dolarlık) 400.000 dolar Cumhuriyetçi Stephen Dorsey adlı bir aracı eliyle böylece dağıtıldı. Bu arada, kimi seçmenler bir sandıktan ötekine sekip birden fazla oy kullandılar. Bu hileler daha çok Garfield’e yaradı. Öte yandan, “New York Truth” (Gerçeği) adlı bir gazetede Garfield imzasını taşıyan ve Kuzey’de Lynn kentinde kurulduğu ileri sürülen bir İşverenler Birliği’nin Başkanı H.L. Morey’ye yollanmış bir mektup yayınlandı. Aday Garfield işverene “sermaye nerede daha ucuz işçi bulursa onu çalıştırır” diyordu. Bunun anlamı ülkeyi tartışmalı Çinli göçmenlere açmağa hazırlandığıydı. Özellikle Pasifik’e kıyısı olan ve Çinlilerin ilk durağı konumundaki California halkı ucuza çalışan işçilerin gelmelerini istemiyordu. Bu nedenle, Garfield bu birlikteş devletin oylarını yitirdi. Başkanlık da neredeyse düş olup uçacaktı. Öte yandan, gerçekte Morey diye biri yoktu. Lynn kentinde böylesine bir işverenler birliği de oluşmamıştı. Garfield, olmayan başkana bu türlü bir mektup da yazmamıştı. Ama gerçeği California halkına ve onların seçici temsilcilerine anlatma olanağı da bulunamadı. Mektubu o gazetede çalışan Kenward Philip adlı biri yazmış ve ele geçirmiş gibi yaparak yayımlatmıştı. Gene de, Garfield, çok az farkla da olsa, kazandı. Çocukluğunda katırları yularlarından tutup dolaştırmış olan kişi şimdi Washington yönüne doğru yürüyordu. Ne var ki, ant içtikten tam dört ay sonra, öldürülen ikinci Amerikan başkanı oldu. Birçok tarihçiye göre, istediği göreve bir türlü atanmayan biri art arda gelen siyaset saçmalıklarının üstüne bir de böyle bir tüy dikmişti. Ama başka bir neden New York’ta siyaset çarkını çeviren Stalwart’un kışkırtmasıyla yardımcı Arthur’u Beyaz Saray’a sokmaktı. Nitekim, tutuklandığında “ben Stalwart’un adamıyım; Arthur başkan olacak!” diye bağırmıştı. Garfield’in kendi de daha ilk günlerinde “gökten inen yıldırımla silâhlı saldırıya karşı yapacak bir şey yoktur” demişti. Bu durumda, başkanlık silik yardımcısı Chester Arthur diye birine kaldı. O da New York’ta siyaset makinesinin başındaki Stalwart’un buyruğu altındaydı. Başkanlığında işe yarar hiç bir şey yapmadı. Bu nedenle, bir daha aday da gösterilmedi. Cumhuriyetçiler bu kez Garfield’in dışişlerine bakmış olan James G. Blaine’i seçtiler. Kendinin namuslu olduğunu söyleyenler ilk başlarda çoğunluktaydı; ancak, yardımcı olarak seçtiği John Logan, çevirdiği karanlık işlerden ötürü, iskambil kâğıtlarındaki “Maça Oğlanı” önadıyla anılıyordu. Demokratların adayı eski Buffalo Belediye Başkanı ve New York valisi Grover Cleveland’dı. Seçim tartışmaları başladığında, Blaine’le ilgili namus sözlerinin yerini onun hızla gelişen demiryolculukta vurgun yaptığı suçlamaları aldı. Bu bağlamda yazılmış ve sonuna “bu mektubu okuduktan sonra yırtın” eklemesi Demokratlara iyi kullanacakları bir silâh verdi. O yılların ünlü Amerikalı gülmece yazarı Mark Twain, Blaine Cumhuriyetçiler’in adayı olur olmaz bu partiden ayrılacak denli ileri gitmişti. Öteki adayın halk arasındaki adı da “İyi Grover”dı. Ancak, onun doğup büyüdüğü kentte yayınlanmakta olan “Buffalo Evening Telegraph” adlı (21 Temmuz 1884 tarihli) bir gazetede “Maria Halpin’in Acıklı Olayı ve Vali Cleveland’ın Oğlu” başlıklı bir haber çıktı. 1874’de bekâr Cleveland’ın dul Maria ile yakınlığı olmuştu. Cleveland kimi yakınlarına doğan çocuğun kendinden olmayabileceğini söylüyorsa da, bakımını üstlenmişti. Cumhuriyetçiler de bu olayın üstüne yürüyerek halkın ağzına şöyle bir tekerleme verdiler: “Ana, ana; hani baba?” Günlüklere yansıyan çizimler kundakta bir çocuğu taşıyan ana Maria’nın Cleveland’ı aradığını gösteriyordu. Gerçekte, o tarihte on yaşında olan çocuğun kundaklık durumu da yoktu; Cleveland da sorumluluğu üstlenmişti. Halk rüşvetçi ve hırsız biriyle dul kadın ayartan öteki aday arasında kalmıştı. Ancak, Cleveland’ın sonraki yılların Clinton’undan farkı vardı. Yalan söylemedi ve seçildi. Buchanan’ın Beyaz Saray’a girdiği 1856’dan bu yana, ilk kez, bir Demokrat aday başkan oluyordu. Kazananlar sokaklarda şöyle yürüdüler: “Ana, ana; hani baba? Beyaz Saray’da; Ha, ha, ha!” |