Kaya Ataberk |
Amerikancılık Türkiye’yi
Obama’nın gelişi ve ivmelenen Amerikancılık ABD Başkanı Barack Obama’nın Türkiye gezisi öyle bir hale getirildi ki, Amerikancılığın ne boyutlara ulaşabileceğini bir kez daha gözlerimizle görmüş olduk. Bir taraftan tüm basın Obama’yı yıkayıp yağlama kuyruğuna girerken, iktidarından muhalefetine tüm partiler de Meclis’te önünde hizaya geçti. Kimileri Fatih Altaylı gibi “Atatürkçü Obama” tarzı hilkat garibesi fikirler üretti. Askerler bile 22 Temmuz’dan beri protesto ettikleri PKK’lı Meclis’e Obama için geldiler. Şeriatçılar ise bir zamanlar Alman Kayzeri Wilhelm için yaptıklarını tekrarladılar. Nasıl o zamanlar II. Abdülhamit’in dostu (!) Wilhelm’in “gizli Müslüman” olduğunun propagandasını yaptılarsa, bugün de Obama’yı halka sevimli gösterebilmek için aynı taktiğe sığındılar. Obama ise bilinçli her sömürgecinin yapacağını yaptı. Kendisinin karşısında hizaya geçenlere şöyle bir baktı. ABD’nin ne kadar sömürgeci ve Türkiye aleyhinde planı varsa açıkladı. Belli kesimlere göz kırpıp cesaretlendirdi. Birilerine direktifler verdi ve gitti. Şimdi de ABD Savunma Bakanı Robert Gates geliyor. Tabi ki bu gelip gitmelerin pek hayra alamet olmadığı açıktır. Ne zaman Türkiye Amerikalıların üst düzey ilgisine maruz kalsa sonuçları pek de iyi olmamıştır. Fakat bu ziyaretler Türkiye siyasetinde Amerikancılığın ivmelenmesine neden olmaktadır. Biz Amerikalılara doğru her adım atışımızda en temel dayanaklarımızı yitiriyoruz. Fakat aynı süreçte AKP ve PKK başta olmak üzere tüm Amerikancı çevreler kazanıyorlar. Amerikancılığın Türkiye’de her inisiyatif kazanışında Türkiye kaybediyor ve yalnızlaşıyor. Son yılların tablosuna bakmak bile aslında yeterli. ABD’nin sözünden çıkmayan AKP sırf son yedi yıl içinde hem Kıbrıs davasının yitirilmesine neden oldu, hem de Kürt devletinin fiili olarak kurularak Türkiye’yi tehdit eder duruma gelmesinin önünü açtı. Ermeniler, Amerikancı faşist iktidarın dostluğuyla ellerini güçlendirdiler. En nihayetinde de Türkiye’nin Türk dünyasına açılan kapısı olan Azerbaycan’la ilişkiler de bozuldu. Şurası çok açıktır ki, iktidarların ABD dostluğu, Türkiye’yi dostsuz ve korunaksız bırakmaktadır. 1950’lerden beri bu yalnızlaşma süreci takip edilebilir. ABD Başkanları değişiyor, Türkiye’nin durumu hep geriliyor Her yeni ABD Başkanı Amerikancılar tarafından heyecanla karşılanır. Bir zamanlar Clinton’a hayran olanlar, ardından Bush’un müridi olmuşlardı. O kadar ki Bush, Irak’a saldırmakla kalmayıp Türk askerinin başına çuval geçirttiğinde bile bu bağlılıklarından bir şey kaybetmemişlerdi. Sadece biraz susmak zorunda kaldılar. Fakat Obama onlar için yeni bir fırsat oldu. Bu sefer de yeni Başkan’ın ne kadar demokrat ve ılımlı olduğunun propagandası başladı. Obama’nın da ne olduğu ortaya çıkacaktır demeyeceğiz. Çünkü ne olduğu ortada… Obama açık açık karşımıza geçip, “Ermeni soykırımını kabul edin, Türk-Ermeni sınırını açın, Kürt azınlığa haklarını verin, Ruhban Okulunun engellerini kaldırın” dedi mi demedi mi? Bunları hangi üslupla ifade ettiğinin bir önemi tabi ki yok. Sonuçta insanlara küfür etmenin de çok kibar üslupla ve gülümseyerek yapıldığı görülebilir. Kişiler ya da tarz değişir, emperyalizmin politikası baki kalır. ABD bundan yüz yıl önce de aynı planın peşindeydi, bugün de aynı planın peşindedir. ABD Başkanları değişmektedir ama Türkiye’nin durumu hiç durmadan daha kötüye gitmektedir. 1945’te Başkan Truman ve doktrini vardı. Bu dönemde CHP, Atatürk’ün mirasına ihanet edip ABD yörüngesine doğru ilk adımı attı. Bunun ardından ABD Türkiye’yi gerçek uşaklarına teslim etti. DP ve Menderes, Türkiye’yi önce Kore’ye sürükledi. Ardından da NATO ve Bağdat Paktı geldi. Atatürk’ün etrafı dostlarla çevrili Türkiye’si artık bölgede ABD çıkarlarının savunucusu Menderes Türkiyesine dönüşmüştü. Eisenhower, Keneddy, Johnson geldi geçti. Başkanlar değişti, Türkiye, Amerikan ittifakından zarar görmeye devam etti. Kıbrıs’ta Türkler katledilirken Başkan Johnson’un İnönü’ye yazdığı tehdit mektubu hala bir sembol olarak hatırlanır. Türkiye’de ardı ardına gelen sağcı iktidarlar, Amerikancılıkta birbirleriyle yarıştılar. Demirel’ler, Özal’lar; Bush’ların, Clinton’ların hep emrine amade oldular. İsimler farklılaşsa da geriye kalan hep kendi bindiği dalı kesen, ABD çıkarları uğruna oradan oraya savrulan, güçsüzleşen, yalnızlaşan Türkiye oldu. Kürtçülük belası Amerikancılığın eseri Türkiye’de Amerikancı politikanın şampiyonluğunu yapanlardan biri Özal’dı. Özal’ın sınır tanımayan Amerikancılığı Kürt-İslamcılığıyla da uyum içindeydi. 12 Eylül’ün yarattığı ortamda sol ezilirken, Özal dönemi neo-liberalizmin ekonomik alanda, Kürtçülüğün ve Şeriatçılığın da siyaset sahnesinde güç kazandığı yıllar oldu. ABD, sadece soldan kurtulmakla yetinmiyordu. Türk milleti ve devleti de ortadan kaldırılacaktı. Bir taraftan PKK terörü kendisini göstermeye başlıyor, diğer taraftan da Özal “federasyon” tartışmasını gündeme getiriyordu. Tam bu sırada baba Bush’un Irak saldırısı gerçekleşti. Özal ve Amerikancılar, ABD’nin yanında yerlerini aldılar. Özellikle de ABD yandaşlığının Kürt ve peşmerge sevgisiyle yarıştığı görülüyordu. Irak ve Saddam düşmanlığı ise had safhada yapılıyordu. Kaçan Kürtlere sınırlar açılırken, aslında Türkiye’nin başına olabilecek en büyük bela açılıyordu. Özal’ın Amerikancı tezleri hala hatırlanır. Savaşa Türkiye katılacak ve Türkiye bir koyup üç alacaktır. Türkiye Kuzey Irak Kürtlerinin hamiliğini üstlenecek ve Irak petrolü Türkiye’ye akacaktır. Bilindiği gibi sonuçlar pek de Özal’ın beklediği gibi olmadı. Savaşın ardından Kuzey Irak, fiilen Irak’ın geri kalanından kopartılmıştı. Özal, Türkiye’ye Çekiç Güç’ün yerleşmesine ve Kuzey Irak’taki Kürt hakimiyetinin garanti edilmesine ön ayak olmuştu. Diğer taraftan da Barzani ve Talabani gene Özal’ın sağladığı kırmızı pasaportlarla dünya politikasında istedikleri gibi at koşturdular. Açıkçası bugün Türkiye, fiilen kurulmuş bir Kürt devletiyle uğraşmak zorundaysa bunun müsebbibi Amerikancılıktan başka bir şey değildir. Irak’ta güçlenen Kürtçülük Türkiye’deki Kürtçü yükselişi de tetikledi. PKK’nın bu noktadan sonra hareket zemini bulduğu çok açıktır. Amerikancılık Türkiye’nin düşmanlarını güçlendirirken, Türkiye ile ortak çıkarları olan Irak’a ise düşmanlık yapıyordu. Türkiye ise yalnızlaşıp, güçsüzleşmeye devam ediyordu. Clinton, Bush ve Türkiye’de Amerikancı Irak düşmanlığı Baba Bush’un ardından Clinton dönemi nispeten sakin geçti. Fakat Amerika’nın bu bekleme dönemi ardından gelecek daha geniş çaplı bir saldırının hazırlık evresini oluşturmuştu. Bu yıllarda da Amerikancılık Clinton’ın politikasından ayrılmadı. Irak’a ambargo Türkiye’nin tüm çıkarlarına karşı da olsa devam ettirildi. Bir sonraki Bush döneminde Irak ve Saddam Hüseyin düşmanlığı Amerikancılar arasında tavan yapacaktı. Hükümetlerin ve genel olarak siyaset kurumunun Amerikancı yapısının aksine bir gelişim ise o yıllarda Türk Ordusunda görülüyordu. Ordunun başına geçen ABD’nin gerçek yüzünü gören milliyetçi komutanlar artık ABD ittifakını sorguluyorlardı. ABD açık olarak PKK’yı desteklerken, Saddam ve Irak Türkiye ile protokol imzalayarak sınır ötesi operasyonlara yeşil ışık yakmıştı. Bu dönemin ardından ABD’nin esas planının bir Kürt devleti kurmak olduğu da iyice açığa çıkacaktı. ABD, 2003’te Irak saldırısına hazırlanırken Türkiye’deki Amerikancı cephe de telaş içindeydi. Neredeyse Amerikalılardan daha ileri düzeyde bir Irak ve Saddam düşmanlığı yapıldı. “Savaşa girelim, Irak petrollerinden payımızı alalım” ve “ABD ile beraber hareket etmezsek Ortadoğu’da söz sahibi olamayız” gibi en aşağılık ABD propagandalarını Türkiye gazete köşelerinden ve Meclis kürsüsünden dinlemek zorunda kalmıştı. Amerikancıların gücü Türkiye’yi ABD’nin emrinde Irak’a sokmaya yetmedi. AKP’nin iktidarda olmasına ve tüm çabalarına karşın 1 Mart tezkeresi geçememişti. Fakat ABD Irak saldırısında amacına ulaştı. Bugün artık Irak’ta Saddam Hüseyin yerine Barzani ve Talabani’nin hakimiyeti var. Kuzey Irak’ta fiilen kurulan Kürt devletinin ötesinde Kürtçülükle savaşan Irak diye bir devlet de artık yok. Irak’ın yıkılması ve Kürtlere teslim etmesi Türkiye’nin yalnızlaştırılmasının en önemli adımı oldu. Türkiye’nin güneydoğusu dışarıdan Kuzey Irak Kürt hakimiyetiyle içerdense PKK’lı belediyelerle sarıldı. ABD eksenli politikanın sonu Ortadoğu’da söz sahibi olmayı bir kenara bırakalım, Türkiye’nin kendi topraklarındaki hakimiyetini bile ortadan kaldırdı. Türkiye yalnızlaşırken Kürtçülüğe de teslim edildi. Kıbrıs’ı da Amerikancılık kaybettirdi Türkiye’nin Kıbrıs’la olan bağı adada yaşayan Türk halkı dolayısıyla çok önemlidir. Bir taraftan da ada Türkiye’nin Akdeniz’deki en önemli stratejik çıkış noktasıdır. Bu nedenlerle Kıbrıs, Türkiye için hep Milli Dava olarak algılanan bir önemde oldu. Hatta 1974’te ABD’nin tüm karşı gelmelerine rağmen adadaki Türk kırımına son vermek için müdahale edildi. Kıbrıs Müdahalesinin ardından gelen ABD ambargosu, Amerikancıların tüm ittifak tezlerini çökertmişti. 1982’de kurulan KKTC’yi de ABD doğal olarak tanımadı ama adaya açıktan müdahalede de bulunamadı. 2000’li yıllara gelindiğinde aslında Türk tarafı açısından Kıbrıs artık çözülmüş bir sorundu. Türkiye KKTC ile entegrasyona gitme yolunu seçebilecek kadar avantajlı durumdaydı. Fakat Amerikancı siyaset ve AB dayatmalarına boyun eğmek; adanın teslim edilmesine yol açtı. AKP’nin iktidara gelişi ve Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı Kıbrıs davasının terkinin yolunu açmıştı. Sürecin sonunda Denktaş adadan uzaklaştırıldı. Rum kesimi AB üyesi olurken, KKTC de CTP eliyle Amerikan hakimiyetine bırakıldı. Kaybedilen sadece Kıbrıs ve Milli Dava değil aynı zamanda Türkiye’nin ulusal güvenliğiydi de. Kıbrıs’ın tamamen emperyalistlerin eline geçmesi Türkiye’nin deniz yolundan kuşatılmasını da tamamlıyordu. Kıbrıs neredeyse Türkiye’nin bir parçası durumuna gelmişken Amerikan ittifakı anlayışı Kıbrıs’ı ABD’ye ve AB’ye teslim etmişti. Türkiye en ağır stratejik kayıplarından birine burada uğramıştı. Türkiye kendi eliyle yarattığı adadaki Türk tarafı lehine fiili durumu bile koruyamadı. Akdeniz’de de artık yalnız ve güçsüz bir Türkiye vardı. Azerbaycan ve Türk dünyasından kopuş Azerbaycan her açıdan Türkiye’ye en yakın ülke. Ortak dil, tarih ve kültür bağları Azerbaycan’la Türkiye’nin doğal ittifakının unsurları olarak belirir. Ancak Türkiye’nin Amerikancılık batağı gibi Azerbaycan’ın üzerinde de her zaman bir Rus gölgesi oldu. Ermenistan ise iki Türk ülkesinin arasına yerleştirilmiş bir kama görevi görür. Ermenistan halen Azeri topraklarının dörtte birini işgal etmiş durumda. Diğer taraftan da Ermeni Anayasası’nın atıf yaptığı bağımsızlık bildirisi ile resmen Türkiye’den toprak talep eden bir ülke. Ayrıca soykırım iddiaları ile de Türkiye’nin stratejik çıkarlarının tam karşısında konumlanıyor. ABD’nin Türkiye’ye bu noktada en önemli dayatmaları ise sınırları açılması, soykırım yalanlarının tanınması ve Ermenistan’a her konuda taviz verilmesidir. Zaten Obama da son ziyaretinde başka bir şey söylemedi. Türkiye’de ise Amerikancılar bu dayatmaları Ermenilerle dostluk adı altında halka yutturmaya çalışıyor. Fakat nasıl Irak Kürtleri AKP ve Amerikancı cephenin tüm tavizlerine karşın Türkiye’ye dost değilse aslında Ermeniler de düşman kalmaya devam edecek. Bu çatışan çıkarların doğal gereğidir. Fakat bu arada Türkiye, Azerbaycan’la ve dolayısıyla Türk dünyasıyla bağlarını kaybedecek. AKP ne kadar reddetse de gelişmeler Ermenistan sınırının açılacağının sözünün verildiğini kanıtlar nitelikte. Sarkisyan; “7 Ekim’deki milli maç öncesi sınır açılacak” diyor, The Economist; “İmza an meselesi” diye yazıyor. Ermeni basını ise “İki devlet tek milleti bitirdik” diye bayram ediyor. Türk ittifakını yitirmenin şokunu yaşayan Azerbaycan’ın Rusya’nın kucağına itilmesi çok açıktır. Türkiye, ABD ve Ermenistan’la anlaşırken Azerbaycan’a Rus uyduluğu dışında bir rol biçilmemektedir. Ancak işin acı tarafı Ruslar da gene Azerbaycan’ı değil Ermenileri destekleyecektir. Türkiye’nin Orta Asya Türk devletleriyle ilişkileri zaten ciddi anlamda yara almış durumda. Buralarda etkinlik gösteren Fethullah okullarının Amerikan misyoneri rolü, Özbekistan başta olmak üzere tüm Türk ülkelerinin Türkiye’ye de tavır almasına neden oldu. Azerbaycan gibi bu ülkeler de Rus rotasına çabuk girecektir. AKP’nin Azerbaycan’ı Ermeniler karşısında yalnız bırakması, Türk dünyasıyla Türkiye’nin bağını tamamen koparıyor. Artık Türkiye daha da yalnız… Birkaç ay önce Tayyip’i, Nasır’a benzetenler, Nasır’a ihanet eden Enver Sedat’ın İsrail’le anlaşmasının Arap dünyasındaki yıkıcı etkisiyle, Ermenistan’la anlaşan Tayyip’in durumunu karşılaştırsınlar. Amerikancılık Türkiye’nin stratejik imkanlarını bitirdi 90’lı yılların tablosuna geri dönecek olursak, o dönemde Türkiye’nin Özallı yılların yarattığı tahribata karşın yine de önünde çok ciddi stratejik imkanların olduğunu görürüz. Dağılan Sovyetler Birliği’nin ardından Türkiye’nin önünde Türk halkları coğrafyası önemli bir stratejik alan oluşturuyordu. Türkiye’nin Ortadoğu’daki durumu da beklenenden çok iyiydi. Türk Ordusu’nun tavizsiz mücadelesi PKK’yı bitme noktasına getirmişti. Ermenistan, Azerbaycan’a saldırdığında Azerilerin çıkışı Türkiye’yle entegrasyonda göreceği kadar güçlü bir durum oluşmuştu. Kıbrıs’ta inisiyatif Türk tarafındayken, Türkiye Ortadoğu’nun askeri ve politik anlamda en köklü ve güçlü ülkesi tablosunu çiziyordu. ABD’li strateji uzmanlarının bile bunu tespit edip, Türkiye’nin güçlenmesinin önüne geçilmesini önerdikleri bir gerçektir. Bu temel gerçekler üzerinde Türk tezi kendisine zemin bulacaktı. Türkiye’nin tarihsel ağırlığı hem Ortadoğu’da, hem Türk coğrafyasında hem de ezilen dünyanın tümünde önderlik etmeye müsaitti. Özellikle Atatürk döneminde emperyalizm ve yükselen faşizm karşısında Türkiye’nin odak oluşu bunun en önemli kanıtıdır. Bugün Türkiye tüm cephelerde süngüsünü düşürmüş durumda. Daha on-on beş yıl önce Kıbrıs ve Azerbaycan’la beraber bir Türk birliği kurabilecek kadar imkanlara sahip olan Türkiye bugün Amerikancı iktidarlar, özellikle de AKP yüzünden yapayalnız. AKP’nin ve diğer Amerikancıların dost kazandıkları doğrudur. ABD, Kürtler, Ermenistan ve İsrail bunların dostudur ama Türk milletinin de düşmanıdır. Kısacası Türkiye’yi Türkler yönetmediği, Türk iktidarı kurulmadığı sürece Türkiye Amerikancılığa, yalnızlaşmaya, güçsüzleşmeye mahkum kalacak. |