13.04.2009/Sayı:232
TÜRKSOLU Anasayfa
Kapak
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Eser Özaltındere

Neo-sömürgeciliğin büyük oyununda
Kürtçülük ve Fettullahçılık (1)

Kenan Evren
Kenan Evren

Toplumsal kaos sonunda sömürgeciler, “bizim çocukları” ünlü reisleri Kenan Evren komutasında bir darbe ile iktidara taşıdı. Bu arada, kullanılan ve misyonlarını tamamlayan islâmla harmanlanmış duygu ağırlıklı milliyetçilik ideolojisinin kölesi olmuş aşırı sağ güçler de devre dışı bırakıldı. Artık bir kenara atılabilirlerdi.

İlerleyen teknoloji ve halkların esareti

Çağımız bilgi çağı!

Elektronik ve computer devrimiyle birlikte İletişim teknolojileri korkunç bir hızla gelişiyor. En ücra köşelerdeki bilgilere bile masa başında bir düğmeye basılarak ulaşılabiliyor. Herkes her konudan anında haberdar olabiliyor.

Bilimin bugün bulunduğu nokta itibariyle her alanda dar uzmanlaşma ve iş bölümü konusundaki çeşitlilik her geçen gün artıyor. Yeni yeni mikro bölümler ortaya çıkıyor. Bu bölümler bağlamında farklı ve yeni uzmanlık dalları oluşuyor. Bu küçük alanlardaki uzmanlaşmalarla ve iletişim olanaklarının katkılarıyla birlikte çok büyük bilgi depoları gerçekleşiyor. En küçük ayrıntılar dahi, bilgi halinde tanımlanmış olarak o bilgi depolarının içerisine yerleştiriliyor. Gerek mikro, gerekse makro düzeydeki tüm bilgiler birbirleriyle olan bağlantıları da işin içerisinde bulunmak şartıyla başlıklar, alt başlıklar, benzerlikler, ayrılıklar, etkileşim ilişkileri ve buna benzer şekillerde kategorize ve sistematize edilebiliyorlar. Her yeni bilgi, bu bölümlenmelerin kendisini ilgilendiren kompartımanına sokulabiliyor. Bu şekildeki sınıflandırılmış saf bilgi, gün geçtikçe en ince ayrıntıyı dâhi dikkate alacak şekilde yenilenen çok gelişmiş programlarla işlenince ortaya çıkan profil, neredeyse nesnel toplumsal gerçeklikle birebir örtüşecek bir yetkinlikte olabiliyor.

Bu aynı zamanda şu anlama da geliyor; ham bilgiye bilimsel öngörü tekniklerinin doğru uygulanması durumlarında gelecekteki sosyal ve siyasal olayları belirleyebilmek de mümkün olabilir. Yâni, gelecekle ilgili olarak, toplumlar bilginin önderliğinde şekillendirilebilirler.

Bütün bu anlatılanlar bir yönüyle şu gerçeğe işaret ediyor; Pozitif bilimlerin varlık alanlarıyla, İnsan bilimlerin varlık alanları ve determinasyonları, dolayısıyla da çalıştıkları metodları birbirlerinden farklı oldukları halde, çağın bilgi teknolojilerinin gelişmişliği öyle bir noktaya gelmiştir ki, pozitif bilimlerdeki gerekircilik (determinism), sosyal bilimler için de aynı ölçülerde geçerli olabilmektedir. Yani, pozitif bilimlerdeki geleceği belirleyebilme gücü, insan bilimleri için de söz konusu olabilir noktalara ulaşmıştır.

Apo
Abdullah Öcalan

Fethullah Gülen
Fethullah Gülen

Fettullah Gülen, Amerikan çıkarlarının taşeronu olan Ilımlı İslâm’ı simgelerken, Apo Kürtçülüğü ve Türkiye’nin bölünmesini temsil ediyordu. Ama, her ikisi de ABD’nin BOP projesine hizmet verebilecek güçlerdi.
Demek ki sürekli birileri seçiliyor, gerekli örgütlenme bir biçimde gerçekleştirilerek o kişi işin başına getiriliyordu. Tıpkı, Kenan Evren, Turgut Özal, Fettullah Gülen, Tayyip Erdoğan örneklerinde olduğu gibi… Bu bağlamda, Fettullah’ın kurduğu imparatorluğun kökenlerinin sorgulanmasında ortaya çıkan kuşkular, Apo’nun oluşturduğu örgütün iç yüzü içinde geçerlidir ve iki örgütün de ortaya çıkış hikâyeleriyle çok etkili bir güç hâline gelme süreçleri tartışmaya çok açıktır.

İşte bugün küreselci sömürgeciler, bu gerçekten hareketle çağın bilgi teknolojilerini ve bilgi birikimini kullanarak sömürge gibi gördükleri toplumların üzerinde her türlü oyunu oynama gücüne kavuşmuşlardır.

Küreselci sömürgeciler on, yirmi ya da otuz yıl öncesinden kendi çıkarları doğrultusundaki hedeflerini belirleyip o çerçevede stratejilerini hazırlayarak ve bunların safhalarını saptayarak kullanacakları meslekleri, kurumları ya da kişileri tespit ediyorlar ve onları nasıl ele geçireceklerinin, hangi yeni oluşumları devreye sokmaları gerektiğinin plânlarını yaparak aşama aşama o doğrultuda emin adımlarla yürüyebiliyorlar.

Bunu yaparken periyotlar öyle isabetli saptanmış ve “puzzle”ın parçalarının yerli yerine oturtulmasının zamanlaması o kadar güzel ayarlanmış oluyor ki, aksayan hiçbir şeye rastlanılmıyor. Bilgi ile onun en işlevsel bir şekilde kullanılmasını sağlayan bilgi teknolojileri sayesinde herşey sömürgecilerin son hedefine doğru tıkır tıkır yol almaya devam ediyor.

Şimdi bu doğrultuda; PKK, DTP ve Ilımlı İslâmla ilgili son yirmi küsur yılda gerçekleşen olayları kaba hatlarıyla tekrardan bir hatırlayalım ve ayrıca da unutturmayalım.

Türkiye’nin yumuşak karnı

Sömürgeci güçler, sömürmek veya denetimde tutmak istedikleri devletler veya toplumlarda, zamanı geldiğinde tetikleyebilecekleri yumuşak karınlar ararlar ya da yaratırlar. Bunlardan biri, geçmişte Ermeniler olarak belirlenmişti. Nitekim, “Tehcir”le beraber bitmesi gereken Ermeni sorunu daha sonraki on yıllarda da sözde Ermeni soykırımı adı altında biçim değiştirerek kullanılmaya devam edildi. Bir de düşününüz ki; Ermeniler çok stratejik bir hata yapmayıp tehcire maruz kalmasalardı, Türkiye topraklarında çok yoğun Hıristiyan bir nüfus bulunsaydı, bu durumda Kürt kökenli vatandaşların üzerinde oynadıkları oyunlara Ermenileri de katarak devam edeceklerdi. Hem de geçmişte olduğu gibi Ermenilerin Hristiyanlığını önemli bir koz olarak kullanarak…

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran büyük insan Mustafa Kemal Paşa ve dava arkadaşları Osmanlı toprakları içerisindeki Hıristiyan nüfusun emperyalistler tarafından nasıl istismar edildiğini çok yakından görmüş, yine başka bir Hıristiyan azınlık olan Rumların Kurtuluş Savaşı’nda Kilise ile birlikte ne haltlar yediklerini bizzat yaşamıştı. Bu ortaya çıkan sakıncalar doğrultusunda Lozan sonrası mübadele gerçekleştirilmiş ve Lozan’da Kurtuluş Savaşı sırasında yediği herzeler nedeniyle Fener Rum Patrikhanesi’nin Türkiye topraklarının dışına taşınması istenmişse de rica minnet, sadece Türkiye topraklarında kalan sınırlı sayıdaki Rum vatandaşın dini vecibeleri için bu ısrardan vazgeçilmişti.

Azınlıklardan sonra Kürtler devreye giriyor

Şimdi hayalinizde bir canlandırınız; eğer Hıristiyan Rum ve Ermeni nüfus bütün yoğunluklarıyla bu toprakların üzerinde yaşamış olsalardı ve kışkırtılsalardı, işin içerisine bir de bugün büyük sıkıntılarını yaşadığımız Kürt kökenli vatandaşlarımızın had safhadaki istismarıyla birlikte PKK’nın, Ermeni ve Rum azınlığın silahlı güçleri ile birleşmesi de girseydi, Türkiye’nin hali nice olmaz mıydı?.. Nitekim; biraz yüz bulunca ve fırsatını yakaladığında Fener Rum Patriki’nin nasıl da birdenbire kabadayı oluverdiğini, teslimiyetçiliğin egemen olduğu son dönemde hepimiz çok yakından gördük ve yaşadık.

Sömürgeci güçler; Türkiye Cumhuriyeti’nin, kendilerine rağmen kurulmasını hiçbir zaman içlerine sindiremediler ve ona haddini bildirmek için her zaman fırsat kolladılar. Zaten evrensel sömürülerini sürdürebilmeleri, başka bir ifade ile beslenebilmeleri, Türkiye’nin de o besin kaynaklarından biri olabilmesi için Türkiye üzerinde oyun oynamaya ara vermeden devam etmeleri gerekiyordu.

Rumlar ve Ermeniler yerleşik halk olarak devreden çıkınca, geriye yumuşak etnik karın olarak Kürt kökenli toplum kalmıştır. Nitekim, Cumhuriyetin ilk yıllarında sömürgecilerin kışkırtmasıyla çok sayıda Kürt isyanı çıkarılmış ve savaştan yorgun ve yoksul çıkmış olan genç Türkiye Cumhuriyeti meşgul edilerek doğuda Musul’un da içerisinde bulunduğu gerçek Misak-ı Millî sınırlarına ulaşılması engellenmiştir. Bugün görüyoruz ki, bu engelleme petrol ve toprağın dışında, en azından sınırlarımızın sarp dağların Kuzey Irak tarafından geçmesini önleyerek terör örgütü için coğrafya avantajı sağlamıştır.

Kürt kökenli vatandaşların Güneydoğu’da yerleşik bir toplum olarak var olmaları sömürgeci güçlerin her zaman ağzını sulandırmaya devam etmiştir. Atatürk’ün erken ölümü, ya da yepyeni bir devlet kurarken ve çok sayıdaki devrimleri devreye sokarken doğal olarak ortaya çıkan sıkıntılar, aynı zamanda sömürgeci güçlerin Kürt kökenli toplum üzerindeki kışkırtma riskinin daima varlığını koruması, Cumhuriyet’in ilk yıllarında o bölgenin kalkınma faaliyetlerinin, daha önemlisi de feodal yapının ortadan kaldırılmasının ertelenmesi sonucunu doğurmuştur. İnönü döneminin ideolojik parametreleri ise bu bölgelerin gerçeğini kavramaya ve sorunu çözmeye yetecek durumda değildi. Daha sonra iktidara gelen Amerikancı iktidarlar bu bölgelerin sorunlarını bırakın çözmeyi, daha da kemikleştirdiler. Çünkü onların iktidarlarını borçlu oldukları güçler, büyük toprak ağaları ve onların sahip oldukları aşiretlerdi. Yâni feodal yapıydı. Bu yapı, bu iktidarların döneminde daha da yerleşikleşti.

Sömürgeci güçlerin gözü hep o bölgedeydi. Çünkü, Ermeni ve Rumlardan sonra tetiklenecek tek etnik güç Kürt kökenli toplum kalmıştı. Cumhuriyet iktidarlarının o bölgelerin sorunlarını giderememesini hep avuçlarını ovuşturarak izlediler. Çünkü, orasının potansiyel bir patlama alanı olarak kalması onların çıkarları gereğiydi. Oysa, sömürgeci güçler Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında çıkarttırdığı isyanlarla o bölgenin ve o yöre halkının üzerine oynayacağının sinyâllerini çok önceden vermişlerdi. Ancak, İnönü sonrası ABD destekli ve yanlısı iktidarlar, iktidarlarını bölgedeki feodal yapı üzerine kurdukları için doğal olarak ulusal ekonominin, kültür ve eğitimin o bölgede kendileri tarafından yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması zaten söz konusu olamazdı. Kısacası o bölge, etnik çalkantılara elverişli potansiyel bir patlama alanı olarak varlığını her zaman korudu. Diğer taraftan Atatürk’ün ölümünden sonra ulusalcı ve laik güçler bu büyük tehlikenin yeteri kadar farkına varamadılar. Büyük bir atâlet içerisinde, derinlerdeki patlama çekirdeğinin ayırdında olmaksızın o bölgenin en kötü ihtimal askeri tedbirlerle zabt-u rabt altına alınabileceğinin rehaveti ile yataklarında rahat bir şekilde uyudular. Ama düşman hiçbir zaman uyumadı. Çünkü o coğrafya, onların can damarlarının kanı olan petrol bölgesinin yanı başındaydı ve güçlü lâik bir Türkiye Cumhuriyeti onlar için her zaman önemli tehlikeydi.

12 Eylül, Türkiye’nin dönüşümü Fethullahçılığın ve Kürtçülüğün gelişmesi

O yüzden Türkiye daima denetim altında tutulmalıydı. Bu anlamda, ülkelerin dizginlerini ele geçirmek amacıyla kendileri için tehlike arz eden siyasi görüş ve güçlerin pasifize edilerek yerlerine toplumları daha kolay yönetebilecek yapay, mûnis ideolojilerin ikâme edilmesi gerekmekteydi. Onlara göre 80’li yıllarda Türkiye’de tüm dünyada yükselen 68 kuşağının özgürlük talepleri doğrultusunda palazlanan, fakat zamanla etkinlikleri artan sol ideolojiler tehlikeli olmaya başlamışlardı. Ancak esas yıkmak istedikleri Kemalist güçler ve dayandıkları temel ideolojiydi. Bu noktada, bunların karşısına etki tepki bağlamında spontan olarak çıkan aşırı sağ güçler organize edilmeli ve kullanılmalıydı. Nitekim öyle de yapıldı. Toplumsal kaos sonunda sömürgeciler, “bizim çocukları” ünlü reisleri Kenan Evren komutasında bir darbe ile iktidara taşıdı. Bu arada, kullanılan ve misyonlarını tamamlayan islâmla harmanlanmış duygu ağırlıklı milliyetçilik ideolojisinin kölesi olmuş aşırı sağ güçler de devre dışı bırakıldı. Onlardan istenilen alınmış, Evren reisin darbesi için üstlerine düşen görevi yerine getirmişlerdi. Artık bir kenara atılabilirlerdi.

Reise dendi ki, dine ve futbola yönel! Emir yüksek yerdendi, ABD’nin isteği üzerine dine yönelindi ve ortaya amerikan İslamî din ideolojisi Ilımli İslâm çıktı. Başka bir ifade ile, yumuşak başlı İslâm!.. Vur ensesine, al ABD adına lokmasını…

Darbeden sonra tüm siyasî etkinlikler askıya alındı. Ama nedense, Kenan Evren’in silah arkadaşı Haig’in ricasıyla Özal’ın vetosu da kaldırıldı.

Güneydoğuda da sıkıyönetim ilân edildi. Bu arada, Apo’da Suriye’ye kaçtı.

Türkiye’deki tüm aşırı veya aşırılık olasılığı olan, hatta son derece normal sayılması gereken siyasî etkinlikler ve kişiler ABD kuklası darbeci reis tarafından imha edilirken ve daha sonra rica ile serbest bırakılmak şartıyla Özal bile uçaktan indirilip tutuklanırken; Apo, Suriye’ye kaçabiliyor ve ABD’nin “dine yönel” talimatıyla Fettullahçılık ve Ilımlı İslâm, toplumun en ücra köşelerdeki dokularına kadar güle oynaya yayılabilecek özgür bir ortam bulabiliyordu. Yani kısacası, meydanlar Apo ve Fettullah örgütlerine kalıyordu.

Tabii ki bu gelişmelerin hiçbirisi tesadüf olmayıp, “puzzle”ın parçalarıydılar.

Fettullah Gülen, Amerikan çıkarlarının taşeronu olan Ilımlı İslâm’ı simgelerken, Apo Kürtçülüğü ve Türkiye’nin bölünmesini temsil ediyordu. Ama, her ikisi de ABD’nin BOP projesine hizmet verebilecek güçlerdi.

PKK ve Fethullah arasındaki paralellik

En düşündürücü durum da şuydu; bu PKK komitacısı Apo’nun örgütlenmesi, nasıl bir muhteşem örgütlenmeydi ki, darbe olmasına karşın, sağ ve sol örgütler yerle bir edilmiş olduğu halde kendisi Suriye’ye kaçışını ve oradaki konuşlanmasını en sorunsuz şekilde başarabiliyor ve en katı bir askeri rejimde dahi Eruh ve Şemdinli baskınlarını gerçekleştirebiliyordu. Hem de çok sınırlı bir militan güçle… Ama, bu sınırlı güçle yapılan saldırıdan hiç çekinilmiyordu; demek ki, 80 yılları boyunca gerçekleştirilen yer altındaki örgütlenmeye çok güveniliyordu. Bu dönem boyunca taban bazında elde edilmiş kazanımların etkinliğine yüzde yüz inanılıyordu. Yoksa, böyle çok kritik ve kaybetme şansı çok yüksek olan riske girilemezdi.

Gerçektende, Apo gibi Urfa’nın Halfeti ilçesinden çıkıp siyasi görüşleri ve hayat felsefesi zikzaklar çizen, silik bir kişiliğe sahip ve sıradan denilebilecek bir şahsın örgüt lideri olarak sıkıyönetim zamanında ve sınırlı bir güçle TSK’ya saldırma gücünü kendinde bulabilmesi de çok ilginçti.

Dikkatle irdelenmesi gereken diğer bir konu ise şuydu; daha sonraki dönemlerde dünyanın en isim yapmış ordularından biri olan Türk ordusuna karşı önemli sıkıntılar verebilecek bir örgüt haline gelecek olan bu yapılanma, bu noktaya nasıl olmuşta gelebilmiş ve sıkıyönetim gibi olağanüstü bir durum olmasına karşın kimse bu önemli çeteleşmenin farkına varamamıştı. Hem de, bu örgütlenme Halfetili ve silik bir kişilik tarafından gerçekleştirilmiş ve 10-15 kişilik militan gurubuyla TSK’ya baskın yapma cesaretini bularak bölücü savaşı başlatabilmişti.Bu kesinlikle basit ve kendiliğinden oluşmuş sıradan bir örgütlenme olamazdı.

Demek ki sürekli birileri seçiliyor, gerekli örgütlenme bir biçimde gerçekleştirilerek o kişi işin başına getiriliyordu. Tıpkı, Kenan Evren, Turgut Özal, Fettullah Gülen, Tayyip Erdoğan örneklerinde olduğu gibi…

Bu bağlamda, Fettullah’ın kurduğu imparatorluğun kökenlerinin sorgulanmasında ortaya çıkan kuşkular, Apo’nun oluşturduğu örgütün iç yüzü içinde geçerlidir ve iki örgütün de ortaya çıkış hikâyeleriyle çok etkili bir güç hâline gelme süreçleri tartışmaya çok açıktır.

Gerçekten de dikkat edildiğinde şu görülecektir; her ikisi de “bizim çocukların” reisi Evren, yâni sıkıyönetim döneminde örgütlenmelerini sürdürmüşler ve pekiştirmişlerdir. Ayrıca da, her ikisinin de ortaya çıkan örgütlenmeleri kişileri aşan niteliktedir. Yâni, darbe öncesi dönemdeki kaos ortamının derin ve dış güçlerin marifeti olduğu konusunda nasıl kuşku yoksa, bu örgütlenmelerin planlamasının ve organizasyonunun gerçekleştirilmesinde de bu güçlerin rol aldığı gün gibi aşikârdır.


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: