13.04.2009/Sayı:232
TÜRKSOLU Anasayfa
Kapak
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Okan İşbecer

TÜRKSOLU sinir etmeye devam ediyor hâlâ

Murat Belge
Murat Belge

TÜRKSOLU olarak geçtiğimiz Pazar günü Taksim Meydanı’ndaki Atatürk Anıtı önünde Türkiye’ye gelen ABD Başkanı Obama’yı protesto etmek için bir protesto gösterisi ve basın açıklaması düzenledik. Geniş katılımlı eylem, yerli ve yabancı basının da oldukça ilgilsini çekti. Hatta bir Fransız kanalı, Genel Yayın Yönetmenimiz Ali Özsoy’la yaptığı röportajı yayınladı da (isteyenler YouTube’dan röportajları izleyebilir). TÜRKSOLU’nun eylemi, ulusal basında da geniş yer buldu. Obama gelmeden önce düzenlenen protesto gösterisi pekçok gazetede de yer aldı.

Adı Murat Belge olan Taraf yazarı (kendisine daha önce “rehber” demiştik ama rehberlik yapan çok sevdiğimiz bir ablamız haklı olarak alındığı için artık rehber demiyoruz), muhtemelen o Fransız kanalını izleyip durumdan haberdar olmuş olmalı ki, geçenlerde yazdığı bir yazıda aklı sıra yaptığımız eylemle dalga geçmeye çalışarak bize olan kinini kustu.

Murat Belge, 7 Nisan tarihli “Medeniyetler İttifakı” başlıklı yazısında güzel güzel Medeniyetler İttifakı’nın gelmişini geçmişini anlatırken birden bire lafı Obama’ya ve bizim eylemimize getirerek şunları yazıyor:

“Pazartesi sabahı Taraf Obama’nın “Türkiye’de en sevilen yabancı lider” olduğunu –bir araştırma-anket sonucuna dayanarak- duyurdu. Adı ‘Türk Solu’ olan topluluk ‘Obama Defol’ gösterisi yaptığına göre, böyle olduğu doğrudur.” Şimdi pekçoklarınızın aklına “bu da nereden çıktı?”, “ne alaka?” gibi sorular geliyordur. Gelmesin. Demek ki, hâlâ birilerinin Türkiye’de “Obama Defol” diye protesto gösterisi düzenlemesi Murat Belge’nin oldukça zoruna gitmiş. Demek ki, TÜRKSOLU’nun protestosu Murat Belge’ye batmış ve canını da oldukça acıtmış. Alakasız bir konuda yazarken bizim için ayrı bir parantez açmasının başka bir anlamı olmasa gerek.

Gerçi bu TÜRKSOLU’nun Murat Belge’yi ilk sinir edişi değil. Sinir edişi dedik çünkü Murat Belge 24 Temmuz 2004 tarihinde yazdığı “Kürtten ne olmazmış?” başlıklı yazısında TÜRKSOLU’nun kendisini sinir ettiğini itiraf etmişti: “Sözünü ettiğim dergi her sayısında insanın sinirini oynatan birtakım fanatik milliyetçi/militarist sloganlar bulmayı başarır (...) Ama bu yakınlarda iyiden iyiye sinir bozucu bir lakırdıyı manşete taşımışlar: ‘Kürtten Millet, Aşiretten Devlet Olmaz!’” Evet, ta 2004 yılında Kürtlerle ilgili bir gerçeği dile getirdiğimiz için Murat Belge’nin sinirlerini bozmayı başarmışız. Gerçi gazetemizin 2002 yılnda yayın hayatına başladığı göz önüne alınırsa Murat Belge iyi bile dayanmış. Ama Murat Belge için en kötüsü herhalde bu etkinin ömür boyu sürecek olmasıdır. Gerçekten de TÜRKSOLU’nun böyle bir özelliği vardır. Ne kadar düşman olsanız da takip etmekten vazgeçemezsiniz. Nitekim Murat Belge, Oral Çalışlar gibi pek çok isim bizimle ilgili yazarken “Türk solu adlı bir dergi var (...)”, “Belki adını duymuşsunuzdur (...)”ya da “Ben böyle şeyler okumam. Bir arkadaşım haber verdi” gibi cümlelerle giriş yaparlar ama biz biliriz ki, onlar da en az taraftarlarımız kadar merakla yeni sayımızı beklemektedirler. Hatta bu vatandaşlar sırf bize kinlerini kusmak için zaman zaman yazdıkları gazetelerin aldığı kararları bile çiğnemekten çekinmezler. Mesela Doğan medyanın TÜRKSOLU’ndan bahsetmeme kararı vardır ve bu karar bizzat Ertuğrul Özkök tarafından da deklare edilmiştir. Ama Murat Belge (o zamanlar Radikal’de yazıyordu) bu yasağı çiğnemekten çekinmemişti.

Murat Belge, 2004 yılındaki yazısını söyle bitirmişti: “Ama ben bir Kürt olsam, bu sözleri okusam ve bu tepkisizliği de gözlemlesem, herhalde ‘millet içinde erime’ değil de ‘emperyalizmin ajanı olma’ seçeneğini tercih ederdim.”

Murat Belge’ye şunu hatırlatmakta fayda var. Kürtlerin ne olduğu ezelden beri belli zaten ama emperyalizm bir tek Kürtlerden ajan yapmaz. Bu tezimize kanıt ararsan aynaya bakman yeterli.


Yalçın Özbey de zamanaşımına uğradı

Yalçın Özbey12 Eylül öncesinde ülkücülerin ülkeyi nasıl bir terör ortamına sürüklediklerini geçtiğimiz sayıda ayrıntılı olarak ele almıştık. Bu terör ortamında Çorum, Maraş, Sivas gibi illerimizde toplu katliam örnekleri sergilenirken bazı aydınlar, öğretim üyeleri ve gazeteciler de bu ülkücü terör şebekesi tarafından katledilmişti.

Bunlardan biri de Milliyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Abdi İpekçi’ydi. 1 Şubat 1979 günü Nişantaşı’ndaki evinin yakınlarında uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden İpekçi’nin katil zanlısı, adı daha sonra Papa suikastine de karışacak olan Mehmet Ali Ağca’ydı. Cinayeti planlayanlar arasında ise, Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Mehmet Şener, Yalçın Özbey gibi isimler geçiyordu.

Bu isimlerden Oral Çelik, yıllarca yurtdışında kaçak hayatı yaşayıp bir kaç kere tutuklandı ve bir şekilde serbest bırakıldı. Son olarak yargılandığı İsviçre’de Türkiye’ye iade talebinde bulundu. İade edilen Çelik, aralarında İpekçi davası da olmak üzere pekçok davadan yargılandı ama birkaç ay sonra serbest bırakıldı.

İpekçi cinayetini planlayan ekipten olduğu gerekçesiyle yargılanmaya başlayan Mehmet Şener ise 1982’de Çatlı’yla birlikte Zürih’te yakalandı. Uğur Mumcu, “Şener iade edilirse İpekçi cinayeti aydınlatılır, yitirilen her saniye önemli” diye yazdı ama değil saniyeler, aylar geçti, Şener yargılandı ve “delil yetersizliğinden” serbest bırakıldı. İpekçi cinayetini azmettirmekten 20 yıl arandıktan sonra 1999’da gıyabi tutukluluğu zamanaşımı gerekçesiyle kaldırıldı. Yargılanmaktan kurtulmuş oldu.

Abdullah Çatlı’nın hikayesi ise hepinizin malumudur.

İpekçi cinayetinin kilit isimlerinden Yalçın Özbey ise 27 Şubat 2009 tarihinde İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nin almış olduğu zamanaşımı kararıyla yargılanmaktan kurtuldu.

İpekçi cinayetinin işlendiği günlerde Mehmet Ali Ağca ile aynı evi paylaşan Özbey’in, suikastten önce Ağca’ya para verdiği ve arabasının da suikast düzenlenirken kullanıldığı tespit edilmişti. Ağaca’nın 1979’da Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçırılması olayında da Yalçın Özbey’in arabası kullanılmıştı. Özbey, Papa suikastından sonra Roma’da Ağca ile birlikte yargılanmıştı. Bu yargılama sırasında Ağca, İpekçi’yi Özbey’in öldürdüğünü iddia etmiş ancak Özbey bunu yalanlamıştı.

Şu anda Belçika’da Redbull içeceklerinin bayiliği işiyle uğraşan Yalçın Özbey, 30 yıllık kaçak hayatının ardından zamanaşımından dolayı serbest ve medyada yer alan haberlere göre iptal edilen Türk pasaportunu yeniden almak için başvurmuş. Yalçın Özbey de yakında elini kolunu sallaya sallaya Türkiye’ye gelirse şaşırmayalım. Belki O’nu da Oral Çelik gibi bir spor kulübümüze başkan seçerler.


İkinci Davos komedisi

İkinci Davos KomedisiKomedinin sahnesi bu kez Davos değil Fransa’nın Strazbuorg ve Almanya’nın Kehl kentleriydi. Komedinin konusu ise NATO’nun yeni sekreteri Danimarka Başbakanı Rasmussen olacak mı olmayacak mı idi.

Biliyorsunuz daha zirve toplanmadan konu ile ilgili tartışmalar başlamıştı. Gaeçtiğimiz hafta Fransa ve Almanya’da düzenlenen NATO zirvesinden NATO’nun yeni genel sekreterinin çıkması gerekiyordu ama bu konuda özellikle merak edilen konu ise Türkiye’nin tavrıydı. Çünkü genel sekreterliğin en güçlü adayı olan Danimarka Başbakanı Rasmussen ile Türkiye arasında çok önemli bir kaç sorun vardı. Bunlar da bildiğiniz gibi Danimarka’dan yayın yapan PKK’nın televizyon kanalı ROJ TV ve geçtiğimiz yıllarda önemli bir krize neden olan Danimarka’da yayınlanan Hz. Muhammed ile ilgili karikatürlerdi.

Komedi daha zirve öncesinden başladı. Rasmussen konusunda Tayyip’le Gül arasındaki görüş farklılığı başgösterdi. Tayyip, Mart ayının son haftasında NTV’de katıldığı bir programda “Hem NATO’nun, hem de bir başbakan olarak bu süreçte Rasmussen’in yıpranmasını doğru bulmuyoruz. Karikatür krizi ile ilgili halkı Müslüman olan ülkelerde çok ciddi tepkiler oluştu. Bizi aramaya başladılar ve ‘Sakın ha’ diyorlar. O günün ne yazık ki bugüne taşınmasıdır bu. Lider olarak da partimin ilkeleri ile kesinlikle çelişkiye düşmemem gerekir. Kendisine ‘Bu çelişkiye düşmememin de ne anlama geldiğini takdir edersiniz’ dedim.” şeklinde konuşmuştu. Gül ise Rasmussen ile ilgili olarak “Bu konularda dini unsurları çok dile getirmemek gerekiyor. Dikkate alınması gereken ana unsur, NATO’nun üstlendiği görevleri başarıyla yerine getirebilecek bir ismin seçilmesidir. Rasmussen Avrupa’nın önemli ve en başarılı başbakanlarından birisidir.” değerlendirmesinde bulunmuştu. Muhteşem ikilimizin açık ihtilafa düştüğü konunun neticesi ise hepinizin malumu. Zirvede Türkiye’yi temsil eden Gül’ün onay vermesi ile Rasmussen NATO Genel Sekreteri oldu.

Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri olması Türk medyasında da Danimarka basınında da sevinç başlıklarıyla genişçe yer aldı. Bu nasıl oldu diyecek olursanız şöyle oldu: Türkiye’nin Rasmussen’e onay karşılığında ileri sürdüğü bazı şartlar vardı. Bunlar, NATO Genel Sekreteri Yardımcısı’nın, Silahsızlanmadan Sorumlu NATO Sekreteri Yardımcı Vekili’nin ve NATO’nun Afganistan Özel Temsilcisi’nin bir Türk olması, ROJ TV konusunda Danimarka’nın adım atması ve karikatür krizi nedeniyle islam aleminden özür dilenmesiydi. Konu ile ilgili olarak Obama’nın da araya girmesi ile birlikte Gül ve Tayyip ikna edildi ve Rasmussen genel sekreterlik koltuğuna oturdu. Anlayacağınız Tayyip o kadar esip gürlemeden sonra yine tükürdüğünü yalamak zorunda kaldı. Üstelik de somut hiçbir gelişme görmeden, sırf Obama’nın verdiği garanti sözüne güvenerek. İşte bundan dolayı özellikle yandaş medya sevinçten göbek attı. Mesela Sabah’ın manşeti “Bilek güreşini Türkiye kazandı” idi. Vakit, “Dik duruşun zaferi” manşetini atmıştı. Akşam’ın manşeti ise “Bir koltuk dört aldık”tı. Türkiye’nin somut olarak ne aldığı belli değil ama Akşam’ın bu yağcılıkla bile ne alacağını buraya yazmayalım.

Danimarka basınındaki sevinç manşetlerinin sebebi ise gayet anlaşılır. Çünkü adamların başbakanı NATO Genel Sekreteri oldu. Danimarka basını olayı, “Türkiye yerine böyle oturtuldu”, “Fogh’un dayak takımı” gibi başlıklarla verdi (Bu arada Fogh, Rasmussen’in ön adı ve sözü edilen haberde Fogh’un dayak takımı olarak Obama, Merkel, Sarkozy ve Berlusconi’nin resimleri yer alıyor).

Tayyip ve şürekası, olayı sevinç içinde duyurdular ve hattâ Rasmussen’in İstanbul’daki medeniyetler İttifakı toplantısında islam aleminden özür dileyeceğini de belirttiler. Gerçe hakkını yemeyelim Rasmussen özür diledi. Çünkü kaldığı otelin banyosunda düşen Rasmussen’in kolu çıkmıştı ve toplantıya kolu sargılı katılmak zorunda kalmıştı. Diğer istekler ile ilgili somut bir gelişme henüz yok ama olursa Türkiye’nin başının daha çok belaya gireceği aşikar.

ROJ TV konsunda verilen sözün ise aslında verilmediği ortaya çıktı. Bizzat Rasmussen böyle bir söz vermediğini beyan etti ve artık Başbakan olmadığı için bu konunun yeni hükümetin işi olduğunu belirtti. Danimarka’nın Ankara Büyükelçisi ise ROJ TV’ye siyasi bir kapatmanın mümkün olmadığını belirtti. Biz ise kendi Kürtçe kanal açan Tayyip’in Danimarka’dan ROJ TV’yi kapatmasını istemesini anlayamadık bir türlü. Ya adamlar önce sen kapat derlerse ne olacak. Hem siz değil miydiniz “TRT-6 ROJ TV’yi sildi” diyen?

Neyse. Velhasılı kelam, bize diplomatik zafer diye yutturulmaya çalışılan bir hezimetle daha karşı karşıyayız.


Kısa kısa... kısa kısa... kısa kısa...

Cizredeki kemiklerCizre’deki kuyularda yapılan kazılarda kemikler bulunmuştu biliyorsunuz. O kemikler incelendi ve ortaya şoke eden sonuç çıktı. Cizre’nin Kuştepe köyünde yapılan kazılarda bulunan 20 kemik parçasının hayvan kemiği olduğu tespit edildi.

İstanbul Adli Tıp Kurumu, Cizre ilçesindeki kazılarda bulunan 20 kemik parçasıyla ilgili incelemesini tamamladı. Kurum, hazırladığı raporu soruşturmayı yürüten özel yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Adli Tıp Kurumu raporunda, kazılarda bulunan 20 kemik parçasının hayvan kemiği olduğu belirtildi. Böylece Ergenekon soruşturmasından bir sözde Kürt soykırımı çıkarma çalışmaları da akamete uğradı.

Meğersem asit kuyuları dedikleri şey aslında inek kuyularıymış. Bu Ergenekon da amma haylaz bir çeteymiş ha! Hem de hiç hayvansever değillermiş. Sen tut danaların, öküzlerin kafasına sık sonra da kuyulara at. Allah’tan burası Hindistan değil, adamı ipte sallandırırlardı alimallah. Belki de Ergenekoncular kaçak et satıyorlardı. Etleri de kuyularda saklamışlardır.

Halbuki Kürt-İslamcılar kuyulardan çorap, gömlek parçaları vs. çıktığında ne çok sevinmişlerdi. Ama kuyulardan çıka çıka inek kemiği çıktı. Demek ki, bundan yıllar yıllar önce Türkiye topraklarında sırtlarında gömlek, toynaklarında çorap olan modern, çağdaş inekler yaşarmış. Ama gözü kör olasıca Ergenekoncular bunları katlederek neslinin tükenmesine sebep olmuş. Allah bilir Dinozorların neslinin tükenmesi de bunların işidir. Bu yönde de araştırma yapılmasını şiddetle öneriyorum.

Osman baydemirŞaka bir yana bu olayın bize öğreteceği bir tek ders var. PKK itirafçısı bir Kürdün ipiyle kuyuya inilmez.

Özellikle son yıllarda verilen tavizler nedeniyle PKK’nın ve siyasal uzantısı DTP’nin tahrikleri her geçen gün artarak devam ediyor. Son olarak teröristbaşı Apo’nun doğumgününü kutlamak bahanesiyle Urfa’da ayaklanan güruh, asker ve polisle çatışmaya girdi. Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesine bağlı Ömerli köyünde doğan Apo’nun doğumgünü için Ömerli’ye gitmek isteyen PKK’lılar yolda güvenlik güçlerinin barikatıyla karşılaşınca güvenlik güçlerine molotof kokteylleri ve taşlarla saldırdılar. Güvenlik güçlerinin de müdahalede bulunması sonucu çıkan arbedede iki kişi hayatını öldü.

Ölen PKK’lıların cenaze törenlerinde ise DTP’liler adeta kin kustu. Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde düzenlenen törene DTP Diyarbakır Milletvekili Selahattin Demirtaş ve Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir katıldı. Apo posterleri ve PKK flamalarıyla toplanan bir grup PKK yandaşının sloganları eşliğinde Demirtaş ve Baydemir birer konuşma yaptılar.

Cenaze töreninin ardından Diyarbakır ve çevresinde PKK yandaşları günlerce sokağa döjkülerek protesto gösterilerinde bulundular. Diyarbakır’daki gösterilerden birinde PKK yandaşı kalabalığa seslenen Osman Baydemir, “Gözleri hazmedemeyenlerin gözü çıksın. Bugün bu direnişiniz bütün dünyaya ulaştı. Onlar Kürtlerin bu direnişini durduramazlar” dedi.

Baydemir, Diyarbakır’daki 2’nci Taktik Hava Kuvveti Komutanlığı 8’inci Ana Jet Üssü’nden eğitim amaçlı uçan uçaklara değinerek, şunları söyledi:

“Gün gelecek, bunlar da uçamayacak ve sizin barış ellerinizi tutacaklar. Ne kadar yüreğimiz yansa da bizim kararlı duruşumuz onların aklını başından alacaktır. Taş geliyorsa, önce bizim alnımıza değsin. Mermi geliyorsa, önce siyasetçilerimize değsin. Size değmesin. Tırnaklarınızla ve bedeninizle bu direnişi bugünlere getirdiniz. Bugünden sonra akıllıca ve sabırlı bir şekilde, bu zülmü vallahi de billahi de kıracağız” şeklinde konuştu.



Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: