13.04.2009/Sayı:232
TÜRKSOLU Anasayfa
Kapak
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya AtaövABD’nde oy avcılığı-9
Yeni Başkan Grant’ın çevresini, emekli generalin konumundan yararlanmak isteyen fırsatçılar doldurmakta gecikmedi. Bunların içinde ülkedeki tüm altın pazarını ellerine geçirmek isteyen Jay Gould ile Jim Fisk adlı iki para büyücüsü vardı. Eşinin erkek kardeşi ve Maliye Sekreteri Daniel Butterfield’den yararlanarak başkana sokuldular. Kısa sürede ortaya bir “altın çemberi” ve onunla bağlantılı bir dizi acılı dedikodular çıktı. “Çember” sözcüğü bugünkü “mafya” karşılığı gibiydi. Yani, bir çete açık kapılardan yararlanarak birtakım olanaklara el koyuyordu. Bunlar öylesine çeşitlendi ki, “viski çemberi” ve “yerliler çemberi” gibi sözcükler halkın ağzına yerleşti.

Grant’ın kendi Cumhuriyetçi Partisinde de birçok üye bu ardı arkası kesilmeyen ve birkaç kişiye çıkar dağıtan düzenden bıkmışlardı. Çürümüşlük birçoğunu bezdirdi. İş Savaşı Kuzey kazanmıştı, ama o yengin orduların eski komutanı ve şimdiki başkan “Yeniden Yapılanma” siyasetini yaşama geçirmiyor, yanına yaklaşanları daha da zengin etmekle yetiniyordu. O denli ki, kalabalık bir Cumhuriyetçiler kümesi partiden ayrılıp Liberal Cumhuriyetçiler adlı yeni bir parti kurdular. Söylediklerine bakılırsa, “erdemli yurttaşları” ayaklandırıp Grant’ı devireceklerdi. Ancak, bunun için halka inmeyi göze alamadılar. Zaten, ülkeyi “birkaç aydın”ın yönetmesi gerektiğine inanıyorlardı. Genel kurullarında ünlü gazete yayımcısı Horace Greeley’yi aday gösterme kararı aldılar. Demokratlar da aynı adayı destekleyeceklerini açıkladılar. Greeley etkili biriydi. Örneğin, o tarihte, “New York Tribune” adlı günlüğün başındaydı. Yazılarında da sürekli olarak, gençlere “Batı’ya gidip orada yerleşin!” düşüncesini aşılamağa çalışmıştı. Ancak, “Tanrı tanımaz” ve ağzına et koymaz diye bilinirdi.

Eski Cumhuriyetçi Partide kalanlar gene Grant üstünde anlaştılar. O da yardımcısı olarak sonra fabrika sahibi olan eski bir ayakkabıcıyı, Greeley’i seçti. Grant’ın babası derici olduğundan, bu ikiliye rakipleri ve gazeteciler “dericiyle ayakkabıcı” tanımını yakıştırdılar. Greeley için de Cumhuriyetçilerin güçlü işverenlerinden Thurlow Weed “bir kaç hafta önce, başkan adayı diye Greeley’yi önerenlerin ancak tımarhanelik olduklarını düşünürdüm” demişti. Ama Grant’ın karşısına Greeley’yi çıkardılar. Sonuçta, Grant 37 birlikteş devletin 31’inde kazandı. Hem de arayı açarak. Üstelik, Greeley oylamadan bir gün önce, eşini yitirmişti ve büyük üzüntü içindeydi. O denli ki, hastahaneye kaldırdılar. Birkaç gün içinde de orada öldü. Amerikan tarihinde, kuşkusuz o güne değin böylesine kafası boş iki kişi ülkenin en büyük karar-verme koltuğuna sorumsuzca elini uzatmamıştı. Bu rekoru sonra kıranlar çıktı.

Bundan sonraki başkanlık seçimi 1876 yılındaydı. Bu tarih, aynı zamanda, ABD’nin kuruluşunun yüzüncü yılıydı. Çamur içindeki başkent ve İç Savaş geride kalmış, bu toprakların binlerce yıllık yerlileri verimi düşük ufak toprak parçalarına doğru sürülmüşlerdi. Beyaz Amerika’nın Philadelphia’da açtığı Yüzüncü Yıl Sergisinde bu ülkenin teknik atılımları herkesin gözünü kamaştırıyordu. Her yan elektrikle aydınlanmış, dolaşanları inerçıkarlar aşağıya ve yukarıya taşıyorlardı. Masaların üstünde telefonlar, daktilolar ve telgraf çekmeğe yarayan araçlar dizilmişti. Çağrılı devlet başkanlarından ve kendine “İmparator” önadını vermiş olan Brezilyalı Dom Pedro eline Alexander Graham Bell’in icadı telefonu almış, “aman Tanrım, bu elimdeki şey konuşuyor!” diye şaşkınlıkla bağırmıştı.

Yeni Amerikan seçimi bu teknik ilerlemenin bezemi içinde yer aldı. Hemen belirtmek gerekir ki, o yüzyılın en kirli seçimi de bu oldu. Önce, Grant adının çürümüşe çıktığına bakmadan, üçüncü dönem başkanlığa oynamaya kalkıştı. Ancak, adam kayırma, hırsızlık ve Beyaz Saray desteğiyle zengin olma uygulamalarını duymayan kalmamıştı. Kendi partisi, bu kez, kesin bir “hayır!” çekti. Cumhuriyetçi Parti onun yerine Ohio Valisi Rutherford B. Hayes’i seçti. Bu siyaset adamı tekelleşmekte olan büyük sermayenin başkente yollamak istediği ilk adaydı. Kapitalizm artık küçük bir azınlığa hizmet vermek için ülkenin en yüksek karar yerini ele geçirmeğe hazırdı.

Başkan Lincoln İç Savaş’ın tam ortasına rastlayan 1863 yılında Amerikan yönetim biçimini Gettysburg’daki o ünlü konuşmasında şöyle tanımlamıştı: “Bu, halkın, halk tarafından ve halk için hükûmetidir.” Amerikan okul çocukları bu tanımı bilirler. Yurttaş olmak için başvuran göçmenlerin de sorgulamaları sırasında “Amerikan demokrasisi” denen kavramı böyle anlatmaları beklenir. Bir düzineden de az bu sözcükleri Lincoln gibi art arda dizenlerin o ülke yönetimini kavradıkları düşünülür. Bunun doğru mu, yoksa yanlış mı olduğu tartışmasını şimdilik bir yana koyalım.

Ancak, sıradan Amerikalının bilmediği başka bir tanım daha vardır. Onu da Cumhuriyetçi Partinin, daha doğrusu tekelci büyük sermayenin 1876’daki adayı Hayes’in Lincoln’dan yalnızca on üç yıl sonraki seçim konuşmasında yaptığı ve ona hiç benzemeyen başka bir tanımdır. Hayes’inki şöyle diyor: “Bu, artık halkın, halk tarafından ve halk için hükûmeti değildir. Şirketlerin, şirketler tarafından ve şirketler için bir hükûmetidir.” Böylece, ABD’nin 19’uncu başkanı olacak olan kişinin bu yeni tanımı, Amerikan geçmişinin bu yönüne uzun yıllarını veren uzmanlar içinde birkaçının dışında, yaygın biçimde bilinmez. Çocukların ve gençlerin gittikleri Amerikan okullarında ve göçmen dairelerinde Hayes’in bu tanımı işitilmez.

Para babalarının adayı Hayes’in karşısına on altı yıldır yürütme erkinden uzak kalmış olan Demokrat Parti de bir aday çıkardı. Cumhuriyetçi iktidarın kayırmalar, çalıp çırpmalar ve birilerinin banka hesaplarını büyütmekle halkın gözünden düştüğüne inanmak istiyorlardı. Kaç yıldır Grant yönetimi çalkantılı bir okyanusta ha devrildi, ha devrilecek bir yaşam geçirmişti. Demokratlar umutluydu ve New York Valisi Samuel I. Tilden’i aday olarak seçtiler. Üstelik, bu vali savcıyken Tweed’in güçlü ama çürümüşlük örneği mafyasını dağıtmış, başındakini de tutuklatıp içeri tıktırmıştı.

Hayes’in büyük sermayenin adamı olduğu doğruydu. Ama halkın gözünde bir İç Savaş kahramanıydı; örneğin, dört kez yaralanmıştı. Yedi çocuğuyla mutlu bir aile babası simgesiydi. Her sabah ailesiyle toplanır, birlikte dua ederler, akşamları da evde gene bir ağızdan ilâhiler okurlardı. Öteki partiden Tilden’in böylesine bir savaş geçmişi yoktu. İç Savaşa katılmamıştı bile. Bu çatışmadan yararlanarak demiryolları ve maden işlerinden milyonları vurmakla yetinmişti. Üstelik, hem hasta, hem de hastalık hastasıydı. Asık suratıyla sürekli sağlıksız görünümlüydü. Soğuk yüzlü bir bekârdı. Yüzünden düşen bin parça olacak gibiydi. Bu nedenle, kimsenin onun çocuğunu öpmesini bile istemeyeceği türden bir yaratıktı.

Ama Tilden (ve çevresi) halkın gözünde soğuk biri olduğunun bilincindeydi. Kendini sevdirmek için çevresine parayla topladığı yazarlara ve sanatçılara yazı ve resim görevleri verdi. Sıcak bir Tilden simgesi yaratmağa çalışarak yazıp çizdiklerini basına dağıttılar. Rakibi Hayes için de 750 sayfalık bir kitap bastırdılar. Yazdıklarına göre, Hayes de Grant’ın çürümüşlüğüne katılmış ve payını almıştı. Üstelik, Kuzeyli bir asker kaçağının kurşuna dizilmeden önce cebinden 400 doları alacak derecede kendini aşağılamıştı. Hayes’in bu parayı aldığı doğruydu, ama idam olunanın ailesine vermek içindi ve vermişti de.

Daha önemlisi, Demokratlar ülke güneyindeki birçok yerde oy vermek isteyen siyahları döğmüş ve öldürmüşlerdi. Ayrıca, her iki partiden birçok kişi birkaç kez oy kullanmıştı. Parti yöneticileri oy sandıklarının başına dikilmişler, öteki adaya verilen oyları yırtıp atıyorlardı.

Seçim günü sona ererken, Tilden’in seçicilerin 184 oyunu aldığı ve Hayes’in de 165’de kaldığı, böylece Demokrat adayın arayı 250.000 oyla açtığı belirlendi. O denli ki, Tilden zaferden güvenliyken, Hayes nasıl olsa kazanamadığını düşünerek erkenden yattı. Ancak, henüz sonuç alınmayan dört bölge daha vardı, ama Hayes bunların ancak tümünü eksiksiz alacak olursa, Tilden’in 184’üne karşı 185’e ulaşabilecekti. Bu aşamada seçim ve sayım sahnesine Cumhuriyetçileri tutan General Daniel E. Sickles diye biri girdi. Partinin ulusal merkezine son dakikalarda uğrayıp oyları sormuştu. Yıllar önce birini öldürüp “geçici delilik” nedeniyle suçsuz bulunan biriydi. Seçimlere umulmadık bir anda karışıp sonuçların henüz belli olmadığı bölgeleri arayarak şu iletiyi yolladı: “Kendi devletinizi Hayes için güvenliğe alırsanız, Cumhuriyetçi aday başkan seçilir. Elinizden geleni yapın!”

Bu yirmi oy için savaşım dört ayı geçti. Oy sandıklarında Cumhuriyetçiler egemen oldular. Demokrat oylar geldikçe yırtılıp atıldı. Kimin kazandığını saptamak için de on beş kişilik bir Seçim Kurulu oluşturuldu. Başkan dışında oylar 7-7 bölünmüştü. Kazanacak partiyi belirleyecek olan başkan da oy kullanmadan kuruldan ayrıldı ve onun yerine Cumhuriyetçi biri girdi. Açıklanan sonuca göre, Hayes 185, Tilden de 184 seçici kurul oylarını almışlardı. Bu sonuç, yıllar sonra (2000’de), George W. Bush’un kardeşinin vali olduğu Florida’daki oylar üstünde etkili oluşuyla oğul Bush’un Beyaz Saray’a girişini anımsatıyor. Her iki olayda da öteki aday kazanmış görünüyordu, özel kurullar oluşturuldu, karşılıklı savaşım uzun süre aldı ve ortaya başka bir başkan çıktı. İkisi de tekelci büyük sermayenin istedikleri kişilerdi.

Böyle olmayıp da hakça bir seçim yer alsaydı, Tilden (ve Al Gore) kazanır mıydı? Büyük olasılıkla, evet. Günümüz tarihçileri Tilden’in en azından Florida ile Louisiana’da kazanmış olduğu kanısındalar. Ancak, Güneyli Demokratlar’ın Hayes Kuzey ordularını Güney’den çeker ve kabinesine Güneylilerden kimilerini alırsa, seçim sonucuna karşı çıkmayacaklarını ilettikleri anlaşılıyor. Hayes bu koşullara ses çıkarmadı, ama Yeniden Yapılanma diye bir şey kalmadı ve Amerika’da insan haklarının gelişmesi yıllarca geriye itildi. Bu dalavereler o tarihlerde bile pek gizli kalmamış olacak ki, birileri Hayes’in evine ateş ettiler ve yeni başkan ant içme törenini bir yerde gizlice yapmak zorunda kaldı.

Seçim zaferinin ellerinden zorla alınmış olduğunu düşünen Demokratlar Hayes’in bir hayli içki aldıktan sonra ve bir delilik anında, kendi annesine bile silâh çekerek onu kolundan vurduğu dedikodusunu yaydılar. O da belki bu yaymacanın etkisiyle, tüm devlet yemek, davet ve törenlerinde alkôllu içkileri yasakladı. Bu türlü yaymacalara Cumhuriyetçiler de tepkisiz kalmadılar ve bekâr olan Tilden’in kimileri evli olan kadınlarla gönül serüvenleri yaşadığını, hattâ İrlandalı bir fahişeden frengi kaptığını söylediler. Oysa, üşütmeden öldü ve böyle bir cinsel ilişkiden oluşacak hiçbir hastalığın kanıtı o zaman da yoktu, sonra da ortaya çıkmadı.

Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: