06.04.2009/Sayı:231
TÜRKSOLU Anasayfa
Kapak
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy"Yeni Osmanlıcılık"tan
"Yeni Misak-ı Millî"ye

Türkiye’nin etnik temeli Asya Türklüğüdür

“Osmanlı mı Türk imparatorluğu mu?” başlıklı yazımda şunu açık olarak belirtmiştim: Osmanlı’nın Batı’da Türk imparatorluğu olarak isimlendirildiği mutlak bir olgudur. Bu mutlaklığın arkasında Osmanlı’nın egemen olduğu temel etnik kimliğin Türklük olduğu gerçeğinin mutlaklığıdır. Bu nedenle 1850’li yıllarda Marks’ın ve Engels’in Doğu Sorununda ele aldığı temel öğe Türk imparatorluğunun nasıl parçalanacağı ve bölümlerin nasıl bir yeni küresel politikada dönemin emperyalist ülkeleriyle uzlaşma ile paylaşılacağı teması Doğu Sorunu olarak adlandırılmıştır. Marks ve Engels’in Batıcı bakış açısı ve Avrupa Türkiyesi’nden Türklerin dışlanmasını hedefleyen ve bunun rüyasını gören yaklaşımlarında materyalist olmanın getirdiği bir tavırla bu bölgeleri Eflak-Boğdan’dan Bosna’ya ve Mora’ya kadar olan bölgeleri Avrupa Türkiyesi olarak tanımlamak durumunda kalmışlardır.

Misak-i Milli

Amerikancı ve bugün Obama tarafından da uygulanmak istenen Şii hilali projesi Irak’ın parçalanmasıdır. Bu parçalanmanın öbür ayağı ise Osmanlı’nın Musul vilayetini Misak-ı Millî sınırlarının içine alan Mustafa Kemal’in tezini değişik bir versiyonla günümüze süren bir taktiktir. Mustafa Kemal’in İnönü’ye vasiyet ettiği İnönü’nün de Ecevit’e belirttiği ileri sürülen bu tez Musul vilayetinin Misak-ı Millî sınırlarının içesine alınmasını öne süren stratejidir. Bu ulusalcı stratejinin yeni versiyonu yani yeni Musul Misak-ı Millî stratejisi ise Kuzey Irak ile Güneydoğunun bütünleştirilmesi ve bu bütünlüğün Türkiye’yle gevşek bir federesyon içinde İslamcı bir söylem ile hukuksallaştırılması karşımızda yeni bir strateji olarak bulunmaktadır.

Ve burada Mısır’ı, 11. yüzyıldan 18. yüzyıla değin Kıpçak Hanedanlarının yönetiminde olan bir Türk bölgesini, Engels Afrika Türkiyesi olarak tanımlamakta fakat buranın artık her şeyden evvel İngilizlerin payı olduğunun altını çizmektedir. Kıpçak egemenliği, Osmanlı fethinden sonra, yani Yavuz’un Mısır’ı fethinden sonra da, Osmanlı devletine bağlı olarak, Kıpçak beyleri yönetiminde, Napolyon’un Mısır’ı fethine kadar süregelmiştir. Napolyon’un yani Fransızların elinden İngilizler Türk dünyasının Mısır pastasını almışlardır.

Engels, Türk etnisinin kaynağı olarak Küçük Asya ve Ermenistan’ı vurgulamıştır. Bu olgu yine materyalist bir bakış açısıyla Selçuklu Türkmenlerinin 11. yüzyılda Asya Türkiyesi’ni küçük Asya’yı ve İran Doğu Anadolu yaylasını fethederek Türkleştirdiği bir tarihsel dönüm sürecidir. Ve ondan sonra 20. yüzyıla değin Asya’dan gelen Türk akınları ve göçleri Anadolu’nun Türk yoğunluğunu ve Türk kimliğini mutlaklaştırmıştır.

Bu olguyu gören Engels, Türkiye’nin temel etnisini Asya Türklerinin oluşturduğunu kabul eder. Bu konu üzerinde altını çizerek durmamın nedeni Türkiye’nin ve Türklerin Mustafa Kemal’in politik ve askeri amaçla oluşturduğu bir birlik olduğunu ve bu birliğinin bir etnik kimliğinin olmadığını vurgulayan emperyalist güçler Anadolu’nun parçalanması paylaştırılması sürecine ancak 20. yüzyılda ulaşabilmişlerdir.

Yani Engels 19. yüzyılda Küçük Asya-Ermenistan coğrafyasının Türklerin “anavatanı” olarak görüldüğü yazısında Türkiye’de Türklerin dışında etnileri günümüzde çok kabul edilen Türk gerçeğini hiçbir şekilde görmemiştir. Bu olgu da bize Türkiye’yi Türk imparatorluğunu parçalamak amacıyla yazılmış “Türkiye’de Milliyetler” isimli makalesinde, Avrupa Türkiyesi’ndeki etnik kimlikleri bağımsız uluslar oluşturma doğrultusundaki politikalarını desteklemek için yazılan yazıda, mutlak Türk kimliğiyle öne çıkan Ön Asya ve Doğu Anadolu “Ermenistan” (Engels’in deyimi Ş.Ü.) coğrafyasını ve bu coğrafyadaki yaşayan halkı deyim yerindeyse Türk etnisinin çekirdeğini oluşturan bir alan olarak tanımlamıştır.

Bu tespiti yaptıktan sonra Kurtuluş Savaşı döneminde Türklerin bu mücadeleyi sürdürmesi ve modern Türkiye’yi Mustafa Kemal önderliğinde kurmaları en az bir milenyumdan beri var olan Anadolu’daki Türk ulusunun modern bir devlet olarak yapılandırılmasıdır.

Yeni Osmanlıcılık; coğrafi kavram değil islamcı söylemdir

Günümüzde yeni Osmanlıcılık olarak ileri sürülen tezde artık Avrupa Türkiyesi’nden Afrika Türkiyesi’nden ve Türkiye’nin Arap Yarımadası’ndaki egemenliğinden bahsedilmediğine göre, yeni Osmanlıcılık coğrafi bir kavramdan çıkarak İslamcı bir söylemi ifade etmeye yönelmiştir.

Abdülhamit’in Osmanlı modernleşmesine karşı İslami kimliği öne çıkaran 20. yüzyılın başlangıcındaki politika günümüzde yeni bir biçim alarak yenilenme çabasına girmektedir. Abdülhamit’in İslamcı söyleminde Osmanlı coğrafyasını birlikte tutma çabası hayatın diyalektiğiyle uyuşmayarak bütünüyle iflas etmiştir. Buna en büyük darbeyi de İngilizlerin yönetiminde Arapların ayaklanması ve bu ayaklanma ideolojik olarak Arap, Suudi, Vahabi, Selefi cihadıyla isimlendirilmiş bir ayaklanma olması Abdülhamit’in ileri sürdüğü İslamcı kimliğin bir arada tutuş söylemi bizzat bir başka İslamcı söylem ile çürütülmüştür. Araplar İngilizlerin yönetiminde Osmanlı’dan kopmuştur.

Anadolu’da İslami söylem ile birlikte tutulan olgu esas olarak Kürt kimliği de olmayan İslamlık kimliğiyle var olan Doğu Anadolu’daki ve Kuzey Irak’taki halkın Müslüman olarak Türkiye ile birlikteliği, geçici bir dönem için uygulanabilmiştir. Bu dönemin de faturası Türk Devleti açısından ağır olmuştur.

Hamidiye Alayları olarak silahlanan Şafi kabileler, Milan alayları ve Zilan alayları, Doğuda Rusların işgaline karşı mücadelede başlangıçta yararlıyken zaman içinde Türk Alevi kabilelerine bir baskı aracı olarak kullanılmıştır. Ve Anadolu’da Yavuz’dan sonra tekrar Alevi-Sünni ayrımcılığı öne çıkmıştır.

Tarihsel sürece baktığımız zaman Akkoyunlu ve onu takip eden Safavi Türkmen devletinin Doğu Anadolu ve Mezopotamya’daki egemenlikleri Sultan Selim ve onun takip eden Sultan Murat döneminde kırılarak bu bölgelerden “Kızılbaş Türkmenler” sürülmüş veya bu Türkmenler Osmanlı tarafından Şafileştirilerek “Müslümanlaştırılmış”tır. Bu dönemi ayrıntılarıyla Şerefhan bir Osmanlı İslam tarihçisi olarak belgelemiştir. Günümüzdeki Kürtçü hareketlerin Şerefhan tarihini reddetmelerinin altında yatan gerçek budur.

Bundan 20-30 yıl evvel Kürt kimliğinin temel belgesi olarak Kürtçülerin dört elle sarıldığı Şerefhan’ın Şerefnamesi tarihsel bir bilinçle ayakları üstüne oturtulduğunda Kürtçü politikacıların reddettiği bir belge olmuştur. Bunun nedeni Şerefhan’ın Şah İsmail’in oğlu Tahmasb’dan Hanlık payesi almasıdır.

Şerefhan’ın tarihi, Turan, İran ve Osmanlı (Rum) sultanlarının tarihini anlatan pantürkçü kabul edilebilecek bir tarih yazımıdır. Burada vurgulanan olgu Gurman ve Guran gibi Aşiretlerin Selçuklu Türkmen beyleriyle ve Selçuklu emirleriyle Selçuklu devletine tabi yapılar olduğu, bu yapıların daha sonra İlhanlılara, Akkoyunlu Türkmenlerine ve Safavilere (İran Türkmenlerine) tabi olarak Yavuz dönemine kadar Türk tarihi içinde yer alan kabileler olduğunu Şerefname’de açıklıkla anlatmıştır.

Bu süre zarfında Yavuz, bölgedeki ticari kontrolü ele geçirmek için İran Türk devletine karşı ideolojik, askeri ve ekonomik bir politika uygulamıştır. Bu politika sonucu, Türk birliği Sünni (Şafi-Hanefi) ve Şii (Kızılbaş) Alevi olarak parçalanmıştır. Görüldüğü gibi İslami örtü ve İslami çimento Türk birliğini bütünleştirmek yerine parçalamak için ideolojik bir araç olmuştur.

İslamcılık bütünleştirmez, böler

Bu tarihsel perspektiften günümüze döndüğümüzde, Yeni Osmanlıcılık açıkça ortaya koymasa da, Türk etnik yapısına dayanan Türk devletinin yapılanmasının Türkiye’nin bölünmesine sebep olacağını ileri sürmektedir. Bunlara göre İslami örtü, Türkiye’de etnik kimlikleri ikinci plana iterek, bir bütünleştirici söylem olacağı vurgulanmaktadır. Bu da Türkiye’nin Türk kimliğine saldırısının temel argümanıdır. Bu argüman Osmanlı’nın Türk kimlikli olmadığı yalanına dayanmaktadır. Oysa Osmanlı baştan beri Türk imparatorluğudur. Ve Osmanlı’nın İslami gaza ile kurulduğu söylemi de bilimsel olmayan bir olgudur.

Bu konu Osmanlı’nın kuruluşu ve gelişimi konusundaki ayrıntılı yazılamızda ele alınacaktır. Burada altı çizilmesi gereken olgu, Osmanlı İslamcı kimliğiyle değil Türk kimliğiyle ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Yıkılma döneminde aynı kuruluş döneminde olduğu gibi İslamcı bir tez ileri sürülmüş ama bu tez de hayatın pratiğinde Osmanlı gibi paramparça olmuştur.

Günümüzde bu İslami örtü pratik anlamda Türk milliyetçiliğine ve Kürt milliyetçiliğine karşı bir söylem olarak sunulmasına karşılık Türk kimliğinin var olan gerçekliğinin inkarına dayanmaktadır. Yani bin yıllık bir Türk devleti olan Türkiye’nin Türk kimliğini inkar ederek İslamcı bir kimlikle bütünlüğünü koruyabilecek olması tezine dayanmaktadır. Bu tez bizzat Türkiye’nin parçalanmasına yol açan ideolojik bir söylemdir. Yani Türkiye’nin ve Türk imparatorluğunun çimentosu olan Türk kimliğini reddederek bu imparatorluğun parçalanması gibi modern Türkiye’nin de parçalanması için bir araç teşkil edecektir.

İslami kimliği öne çıkarıldığı zaman Türk ve Kürtlerin birlikte birleşebileceğini ileri süren söylem Abdülhamit’in söylemini Osmanlı söylemi olarak sunmaktadır. Oysa Abdülhamit’in bu söylemi ve pratiği Türkiye’ye bir barış getirmemiş Paks Türkika, bin yıllık devam eden Türk barışını, maalesef 1915’deki Doğu Anadolu’da gerçekleşen tehcir olaylarının maddi temellerini oluşturmuştur. Bunun dışında bin yıllık birlikteliği sürdüren Aleviler ile Sünniler arasında bir bölünmenin tohumunu atmıştır. Gerek İdris Bitlisi döneminde, Yavuz döneminde Kızılbaş Türklere yapılan baskı ile bu Türklerin Şafileştirilmesinin gerçekleşmiş olması, gerekse Abdülhamit alaylarının Alevi Türklere ve Ermenilere yaptığı baskılar ve kıyımlar Doğu Anadolu’daki Paks Türkika’yı sona erdirmiştir.

Yeni Osmanlıcılık, Kürt devletine Türk korumasıdır

Bu gerçekler saptandıktan sonra günümüz politikasında Yeni Osmanlıcılık, pratik olarak Kuzey Irak’ta oluşturulmak istenen Kürt devletine Türkiye’nin sahip olması gibi sunulmaktadır. Bu sahip olma olgusu, yani arka çıkma olgusu, Amerikan birliklerinin Irak’tan çekilmesi sonrası Arap milliyetçiliğinin Kuzey Irak’taki Kürt yapılarına topyekün saldırıya geçmesi durumunda Kürtlere arka çıkmak için Türk ordusunun ve Türkiye’nin yeniden biçimlendirilmesi hedefini amaçlamaktadır.

Diğer taraftan ise seçimler aracılığıyla Kuzey Irak yönetimiyle DTP’nin konsensusu bu bölgede geçmişte AKP ile ittifaka giren Şafi Barzanici güçlerin DTP’yle uzlaşması AKP’nin gerilemesine yol açmaktadır. Bundan evvelki yerel seçimlerde ve seçimlerde AKP şemsiyesi ve örtüsü altında politika yapmayı taktik olarak savunan Şafi-Nakşi geleneği ve yine Barzani’yle uzlaşan politikalar AKP’nin Güneydoğu’daki görece başarısının temelini oluşturmuştur. Günümüzde görünen ise bu İslamcı örtü altında Türk ve Kürtlerin etnik kimlik dışında birleştirilme tezi asıl bizzat Şafi-Nakşi çizgisi tarafından reddedilerek bu çizginin İslamcı bir söylem yerine Kürtçü bir söyleme yönelmiş olduğu olgusunu göstermektedir. Bu nedenle yapılacak olan seçimlerde AKP’nin oy kaybı bu yeni yönelimin yani Nakşi-Şafi geleneğinin Kürtçü milliyetçi bir politik kimlikle kendini ifade etmesi ne derece başarılı olmuştur görülecektir.

Buradaki bu taktik değişime Kuzey Irak’ta Barzanici politikaların yanında DTP’nin de klasik PKK çizgisinden uzaklaşarak Barzani çizgisiyle birleşme ve PKK’nın dağdaki silahlı gücünü bu çizginin bir baskı aracı olarak kullanma gerçeği çok aşikar olarak görülmektedir. Bir taraftan Barzani Türkiye’ye dağdakileri affedelim derken diğer taraftan dağdakiler değil tüm Avrupa’daki PKK kadroları da affolmalıdır söylemini vurguluyor. Diğer taktik olarak ise PKK’nın bu silahlı gücü kullanılarak Güneydoğu’da yeni Barzanici DTP’ci ittifakın kuvvetlendirilmesi amacı güdülmektedir.

Daha önceleri özgür Kürdistan (Free Kürdistan) haritasını politik olarak değerlendiren ve bunun üzerine strateji ve karşı strateji geliştiren kişilere karşı yapılan paranoyak suçlaması yapılırdı. Günümüzde “bu harita gerçektir kabul etseniz de etmeseniz de gerçektir” söylemiyle meydan okunmaktadır.

Bu meydan okumayı seçimlerde yapılan yeni ittifak yani DTP-Barzani ittifakı ile olabildiğine geniş bir alanda belde ve şehirlerde Kürt kimlikli bir seçim zaferinin ortaya çıkarılması bu haritanın mutlak bir gerçek olduğunu herkese kabul ettirmek taktiğini içermektedir.

Bu taktik günümüzde belirgin olarak ortaya çıkmış konjonktür olarak Türkiye’nin Kürt realitesini kabul ederken ve kabul ettiğinde ikinci bir adım olarak seçimle de facto olarak bölünmüş bir bölgenin varlığını kabul ettirme taktiğinden geçmektedir. Bu taktik aynı zamanda Türkiye’nin en büyük Kürt alanları Güneydoğu değil Batı şehirleridir söylemiyle yeni bir aşamaya ilerlemektedir. Bunu üç dört yıl evvel yazdığımız “Kürt Kimliği” kitabında İzadiden alıntılarla açıkça vurgulamıştık. Yani ver kurtulcular Güneydoğu’yu vererek kurtulamadağı gibi Türkiye’de Kürt problemi etnik problemden öte Doğu Sorunu’ndan beri devam eden Türkiye’nin Türksüzleştirilme projesinin temel doğrultusu haline getirilmiştir.

İslamcılıktan Kürtçülüğe

Geçmişte AKP şemsiyesi altında politikasını ve gücünü genişleten Nakşi-Şafi çizgisi, İslamcı bir söylem ile her iki milliyetçiliğin reddi yani Türk ve Kürt milliyetçiliğinin reddi konsensusu ile ileri sürülen tez döneminde taktik olarak Kürt kimliği kendini PKK dışında da örgütlemiş ve giderek PKK’yı bu çizgiye yani Kürtçü milliyetçi çizgiye tabi kılmaya başlamıştır. Ve bu noktada geçmişte AKP saflarında politika yapan Nakşi-Şafi İslamcı çizginin tabanı ideologları dışında AKP’yi terk etme ve Barzani’ye meyletme ve DTP’ye yönelme şeklinde adımlar izlemiştir.

Bu olgu İslamcı söylemi savunanlar tarafından görülemese de Güneydoğudaki mitingler ve pratikler bunu göstermektedir. Bu durumda yeni strateji şu olmalıdır: Türkiye ya Musul ve Kerkük’ü alarak Mezopotamya’yı doğal sınırlarına katacaktır veya Fırat’ın batısına çekilecektir.

Özal’dan beri sürdürülen bu yol, 80’li yıllarda birbirleriyle kanlı bıçaklı olan ve tarihsel bir birlikteliği olmayan kabilelerin birleştirilerek Türkiye, Irak, Suriye ve İran Kürtlerini birleştirme ve bu süreçte Saddam güçlerini tasfiye etme görevi Türk ordusuna birinci Körfez savaşı öncesi verilmek istenmişti. Ordu buna karşı çıkarak bu stratejiyi başka bir kanala yönlendirdi. Bu yeni kanalda ise özellikle İkinci Körfez Savaşı döneminde Amerikalıların Türkiye’yle birlikte yani Türk ordusunun Kuzey Irak’a girmesi tezkeresine karşı çıkan AKP’lilerin kimliklerine bakıldığında bu karşı çıkışın birbirine taban tabana zıt iki ayrı görüşü birleştirdiği ortaya çıkacaktır.

Bir tarafta emperyalizme karşı olarak haklı olarak Amerikan askerlerinin Türkiye’de konuşlandırılmasına karşı çıkan ulusalcılar diğer tarafta ise Türk ordusunun Kuzey Irak’a girmesine her şartta karşı çıkan Kürtçüler. Bu konuda o dönemde PKK’nın söylemi Türk ordusu zaten Kuzey Irak’ta, bize saldırırlarsa biz kuzeye çekilir orada mücadele ederiz demektedirler. Diğer tarafta Barzaniciler ise Kürk ordusu buraya girerse Türk ordusunu kanlarıyla boğarız anlamında söylemler içermektedir. Burada vurgulamak istediğim 2000’li yılların başında olan bu iki ayrı söylem yani PKK’nın söylemi Türk ordusu zaten Kuzey Irak’ta ve biz Türk ordusuyla kuzeyde savaşırız söylemiyle kendilerinin kuzeydeki politik ve askeri yegane güç olduğunu ima etmektedir. Geçmişte Türk ordusunun klavuzluğunu yapan Türk ordusunun operasyonuna gönülsüz de olsa rehberlik eden Barzaniciler Türk ordusu buraya girerse onları kanlarıyla boğarız diyerek iki ayrı politikayı çizmişlerdir.

ABD planı Irak’ın ve Türkiye’nin parçalanmasına dayanıyor

Şimdi günümüzdeyse Arapların Kuzey Iraktaki Kürtlere saldırması durumunda yani Saddam döneminde Arapların kuzeye operasyonu ile Kürtleri Kuzey Irak’tan sürme döneminde Türkiye’nin Kürtlere sahip çıkarak Türkiye’de konuşlandırdığı Türkiye’nin destek verdiği döneme gönderme yaparak yeni bir politika önerilmektedir. Bu politikanın bir ayağı Irak Şiileri ile İran Şiilerinin ve Afganistandaki Şiilerin birleştirilmesi olan geçen yıl ayrıntılarıyla kaleme aldığım “Şii Hilali” başlıklı yazıda tanımlanmıştır. Bu Amerikancı ve bugün Obama tarafından da uygulanmak istenen Şii hilali projesi Irak’ın parçalanmasıdır. Bu parçalanmanın öbür ayağı ise Osmanlı’nın Musul vilayetini Misak-ı Millî sınırlarının içine alan Mustafa Kemal’in tezini değişik bir versiyonla günümüze süren bir taktiktir. Mustafa Kemal’in İnönü’ye vasiyet ettiği İnönü’nün de Ecevit’e belirttiği ileri sürülen bu tez Musul vilayetinin Misak-ı Millî sınırlarının içesine alınmasını öne süren stratejidir. Bu ulusalcı stratejinin yeni versiyonu yani yeni Musul Misak-ı Millî stratejisi ise Kuzey Irak ile Güneydoğunun bütünleştirilmesi ve bu bütünlüğün Türkiye’yle gevşek bir federesyon içinde İslamcı bir söylem ile hukuksallaştırılması karşımızda yeni bir strateji olarak bulunmaktadır.

Geçmişte İngiliz emperyalizminin Musul’daki halk oylamasıyla Türkiye’ye mi Irak’a mı bağlanacağı önerisini İngilizler “bu halk seçim bilmez” diyerekten reddedmişlerdir. Günümüzde ise yeni bir seçim aracılığıyla Türkiye’de farklı bir kimlik yaratma ve bu kimlik üzerinden coğrafi bir politika oluşturma taktiğini yeni Misak-ı Millî ile örtme ve Türkiye’ye kabul ettirme politikasıyla karşı karşıya bulunuyoruz.


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: