Umut Yalım |
...Ve kötülük hakkı Merhaba Sağdıç, nasılsın? Geçenlerde bir olaya tanık oldun. Bir dostumu ziyâret ediyordum hastânede. Yandaki yatakta da bir adam ve olasılık oğlu olan biri vardı yanında. Konuşmalarına kulak misafiri oldum. Sonra, yataktaki adamın oğlu bana olayı anlattı. Ne konuştuklarını. Konuşmadan sonra ne hissettiğini. Epey konuştuk. 1-2 sâât sonunda bitti ziyâret. Velhasıl, konuşmamız gerek...Şimdi sözü adama bırakıyorum, Sağdıç. Ve, bıraktım: ...Merhaba, Sağdıç Bey. Vâktinizi çalmadan, hemen başlayayım. Çocukluğumu çok iyi anımsıyorum. Çünkü çocukluğumdan nefret ettim. Nefret ettiğim her dâkika, aklıma çiviyazısı gibi kazınmıştır. Tabii, pek çok kişinin çocukluğu kötü geçmiş olabilir. Doğaldır. Ancak, benimki belkiyse birâz değişik gelebilir sana, Sağdıç Bey. Çünkü babamı anlamakla geçti çocukluğum. Bundandır ki, çok kötü geçti çocukluğum. Babam: 47, İstanbul doğumlu. Ortadirek bir âile çocuğu. Bıçkın bir mahalle bireyi. Sarıyerli. Sarıyer Börekçisi’nin sol çaprazındaki karanlık evde doğmuş. Alt katta kendileri, üst katta kirâcıları otururmuş. “Kirâcı” diyorum ancak kirâ almazlar, alamazlarmış çoğu zamanlar; kirâcılarının durumu nicedir kötü olduğundan. Babası: Memur. Anası: Ev kadını. Kardeşi: 1 kız. 2 yaş büyük. Bir de, kendisinden 1 yaş küçük olup, 5 yaşında ölen bir kardeşi varmış. Denize düşüp, boğularak ölmüş. Bu olaydan sonra, denizden hep korkar olmuş. Bir kez tanık olmuştum bu duruma: en sevdiği şapkasını denize düşürmüştü ancak elini uzatıp, şapkasını alamamıştı. Şapkasının ardından, giden bir gemiye bakar gibi, bakmıştı. Ağlamıştı. Çok şaşırmıştım. Bir daha da şapka taktığını görmedim. Neyse, Sarıyer’de çetin bir çocukluk geçirmiş. Sık sık Demokrat Partili ailelerin çocuklarıyla kavga edermiş. Alnındaki cam yarığı o günlerden armağandı. Çok da övünürdü o yaradan. Muhâlif tavrı semtinin aynasıydı, tâ o zamanlardan kalmıştı o tavır. 27 Mayıs Devrimi’nde askerin yanında bayrak sallayanlar arasında O da vardı. Birçok Demokrat Partili’nin döndüğünü o gün görmüş, bu tür yalamuktan ömrünün sonuna dek nefret eder olmuştu. Sonra 68 Kuşağı’nın beli kuşaklılarından olmuştu. Babam, hep kalpakçı davranmıştı. Hiçbir zaman Kemâl’den vazgeçmedi. Demokrat Parti döneminin yaşıt çocuklarından bazıları “solcu” olmuştu. Ancak, nasıl “Demokrat” babaları çâreyi uzaklarda aradıysalar, O’nlar da çâreyi yurtta değil, uzakta arıyordular. Kendilerine kendilerinden (Kemâl) başka önderler bulmaya çalışıyordular. Çoğu da zaten bulamadıklarından o önderi, ya kafayı yediler, ya da günümüzün (gerek sözde solda, gerekse sözde sağda) işbirlikçileri oldular. Babam, hiç vazgeçmedi yola çıktığı düşünceden. Tam bağımsız biriydi. O arkadaşların babaları da bağımsız olmadığından, ne yazık ki, aileden alamamıştılar o bağımsızlık ruhunu. Öyle geçip, gittiler O’nlar. Yazık! Hâlâ da koruyor babam o ruhu. O direnç yaşatıyor babamı bu yatakta. O devrimci ruh, o Kuvvacı ruh yılgınlığa izin vermiyor. İstese de, ölemiyor babam o ruh sâyesinde. Çünkü ölüm öldüremezdi O’nları. Ne demişti Âşık Hüdâi: “Ölüm ölür, biz ölmeyiz!” Babam çok güzel ıslık çalar. İstiklâl Caddesi’nde, ağzına koyduğu bir gereçle, Baba izleminin ezgisini çalan bir adam vardır. Babam, o ıslığı, o gerece gerek duymadan çalabilir. Nasıl çalar, bilmiyorum. Keyifliği olduğu ânlarda, ıslığıyla ne tâksimler yapardı babam. Ne peşrevler, ne longalar! Babamın iyi olup olmadığını, ıslık çalıp çalamamasından anlıyorum. Geçen gün çalmak istedi ancak çalamadı. Demek: durumu pek iyi değil, Sağdıç Bey. Bu duruma üzülüyor muyum? Yanıtım karışık. Tanımasam, belkiyse, daha çok üzüleceğim. Demiştim: çocukluğum kötü geçti. Babam, bana karşı kötüydü çünkü. Anneme karşı da kötüydü. Bunun nedenini hiç anlamadım. O kadar sinirliydim ki babama karşı, anlamak istemedim de nedenini. Babamı herkesler çok iyi biri olarak bilir. Şu ân bile, oda ziyâretten taşıyor. Bunu, anlamıyorum. Benim tanıdığım adam çok kötüydü. Bize karşı hiç iyi değildi. Bunu zaten demiştim, değil mi? Bu konu hakkında konuşunca, sinirlerim allak bullak oluyor. dayanamıyorum. Babam, bana hiç iyi davranmadı. Anneme de. Beni ne tanımak istedi, ne de tanımamak. Beni ne sevdi, ne de sevmedi. Özünde, olayın özüne bakarsan: bir nefret- âşk ilişkisi gibi. Hekimdi babam. Ancak, ben hastalandığımda bir kerre olsun ilgilenmedi benle. Oysa, semtin yoksullarıyla ücretsiz günün 24 sââti ilgileniyordu. Benim bir kerre bile âteşimi ölçmemiştir. O ölçmedikçe, ben inâda bindirip, bile bile âteşimi çıkarırdım. Yine bakmazdı bana. Babama çok sinirliydim. Bir kerre bir kız sevmiştim. Kıza “Bundan adam olmaz, vâktini bunla harcama.” demişti. Öldüresim gelmişti. Ancak, böyle yataklara düşüp, öleceğini bildiğimden, bugünleri beklemiştim. O’nun ölüşünü izlemek, O’nu öldürmekten daha zevkliydi. Belkiyse, O’nun ölüşünü izlemek yatakta, O’nu öldürmekti. Yıllarca bu ânı kuruyordum. Tam da, istediğim gibi olmuştu. Neyse, babam bana çok kötü davranmıştı. Bir kerre hatrımı doğru dürüst sormamıştı. Annemi bir kerre güldürmemişti. Dayak yoktu evimizde, ancak babamın evdeki hâli tavrı dayak gibiydi. Babamla bir derdimi paylaşmak istemiştim birgün, tanımadığı heriflerle karşılaşma izlemeyi yeğlemişti O. O gün vermem gereken bir kararı verememiş ve çok gereksinimim olan bursu kaçırmıştım. Kız beni bırakmıştı, bursu kaçırmıştım, annem mutsuz biri olmuştu. Ancak, babam yine iyi biriydi herkeslerce. Kime yakınsam, kötü ben oluyordum. “İyi adamın, kötü çocuğu” olmuştum. İlk fırsatta evden ayrıldım. İçremde ağır bir vicdân azabı vardı. Annemi evde babamla yalnız bırakmıştım. Ancak, kendi ruh sağlığımı, anneminkine yeğlemiştim. Annem, bu durumdan rahatsız olmamıştı. Olamıyordu daha doğrusu. Ömrünü buna göre ayarlamıştı. Babam, O’na iyi davransa, daha kötü hissedebilirdi kendini. Mutsuz ve karışık olduğundan haberdar değildi annem. Böyle de mutlu idi. Belkiyse, mutluluk da buydu. Belkiyse, ben de bir tuhaflik vardı, varsa da, babam yüzündendi bu. Ömrümde giden bütün terslikler babam yüzündendi. Babamın ömrüm üzresindeki uğursuzluğundan yakınırdım. Bunu herkeslere anlatır ve yine ben kötü olurdum. Ben kötüydüm herkeslerce, babamsa iyi. Oysa, babam bize, yâni ailesine karşı, çok kötüydü. Bu, O’nu kötü yapmaz mıydı, Sağdıç Bey? Bence yapardı. Bu durumdan dolayı, and içmiştim ki, aileme kötü davranmayacaktım. Davranmadım da zaten. Ancak, herkeslerce kötü bilindim. Ailem beni sevse de, kimseler beni sevmedi. Babam yüzünden. Babamı sevmediğim yüzünden, kimseler beni sevmedi. Bundan da, sevmedim babamı. Karım beni sinirli bulur. Ancak sever. Sinirime karşın sever. Çok sevmiyorum özünde O’nu. Ancak bu’nla yetiniyorum. “Kötü” imgeme karşın, beni sevdiği için sevmek zorunda kalıyorum. Oysa, benim sevdiğim kız başka idi. 17 yaşındaydım. O da, 17 yaşındaydı. Sınıf arkadaşım idi. Seviyorduk birbirimizi. Yaşım daha toy olduğundan, babamla yaşamda daha az vâkit geçirdiğimden, daha az “kötü” idim herhâl. Hâlâ insanlar beni sevebiliyordular. O da, beni seviyordu. Lise sonda idik. Meslek seçimimizde aynı idi: hukuk. Evlenmeyi bile düşünüyorduk. O zamanlar daha “iyi”ydim. Çünkü ilk kez seviliyordum. Mutluydum. Babamı bile görmezden geliyordum. Babamın bana kötü davranması bile, iyi geliyordu. Seviliyordum çünkü ilkin. Babamla tanıştıracaktım kızı sonunda. Babam hakkında uyarıyordum kızı. Ancak, O da bizim mahalleden olduğundan, babamı iyi biri sanıyordu. Uyarılarımı abartı buluyordu. Konuşmalarımı dinlemiyor, dikkate almıyordu. Babam sevilmekten ayrı, saygı duyulan biriydi de. Hem hekimliği, hem de yardımseverliği, O’nu, çevresinin akîl adamı yapmıştı. Sözü dinlenir ve uygulanırdı. Kızın ailesi de, kızlarının benimle olan ilişkisinden dolayı, epey mutluydular. Babamla dünür olacak olma, bir ünvân idi çevremiz için. Bense, bu duruma gıcık oluyordum. Bazı bazı, Ben yerine, babamın ailesinden biriyle evlenecek olma olasılığı sevindiriyor gibiydi kızı; ya da öyle geliyordu bana. Delirtiyordu bu beni. Kuşkucu olmuştum. Ancak, kızın bana bir bakışı her şeyleri değiştiriyordu. Sevildiğimi anlıyordum. Birgün, kızı babamla tanıştırdım. Durumun ciddiyetini babama anlatıyordum ki: “Kızım, sen bunda ne buldun?” “Efendim?” “Bizimkinde ne buldun?” “Baba, ne diyorsun?” “Sen sus! Ben hanımkızla konuşuyorum!” “Efendim, bilmiyorum. Seviyorum işte.” “Bilmediğin şeyi, nasıl sevebiliyorsun?” “Ama, baba!” “Sözümü kesme! Bizimkinden adam olmaz kızım. S en o güzel vâktini bizimkiyle harcama!” Ne olmuştu, ne konuşulmuştu hâlâ algılayamamıştım. Kız, bana bakmıştı bir. Bir de, babama bakmıştı. Başını eğerek, ağzından sesle çıkmayan bir “Tamam, Efendi’m”le, uzaklaştı ve gitti. Anlayamamıştım. Peşinden gittim. Kız da şaşkındı. Dediklerimi anlamıyordu. 1 gün bekledim. Ertesi gün, evlerine vardım. Kız, yanıma geldi. Babam sözü geçer biri olduğundan, sözü bu durumda da geçer olmuştu. Kız, babama kanmıştı. Beni bir “Adam” olmaz bellemişti babamdan sonra. Kızdan, daha çok nefret etmiştim o ân babamdan. Nefret etmiştim. Babam ve kız, sânkiyse, aynı kişilerdi artık. Bu olay duyulduktan sonra, çevremiz de bana “Adam” değilmişim gibi bakıyordu. Del’olmuştum. Bir ân önce, üniversiteyi kazanmak ve Istanbul dışrasına çıkmak istiyordum. Babamdan çıkmak istiyordum. Artık. Birkaç ay sonra sınav girmiştim. Kazandım. Ankara’ya gittim. Ne birgün arandım ailemce, ne de birgün aradım. Rahattım. Ancak, beni babamdan da çok, hele gurbetteyken, annem üzmüştü özünde. Çünkü annem kötü olmasa da, babama uymuştu. Babamın yörüngesine girmiş, mutsuz mutluluğunu orada kurmuştu. Babamın bu davranışını yadırgamıyor, engellemiyordu. Babam aramıyor diye, annem de aramıyordu beni. Hırs yapmıştım. Ben de aramıyordum işte. Özünde, doğru; esas üzüntüm: babamdan değil, annemden gelmişti. Annemin o duygusal edilgenliği. Babam beni sarmıyor diye, O’nun da beni sarmayışı. Acaba, şimdi aklıma geliyor, babama değil de, anneme miydi öfkem? Annem miydi kötü olan? Aman! Bu olayı da, anneme neden yüklüyorum ki şimdi? Babamı ben kendim haklı çıkarıyorum şu ân. Babamı, ben bile, iyi sanmaya başlayacağım. İşte babamın herkesler üzresindeki etkisi böyle bir şeydi. Ne tuhaf? Birazdan suçu kendimde bulacağım neredeyse. Acaba suç bende mi? Ne diyorum ben, Sağdıç Bey; ne diyorum şimdi ben? Annem beni babam sevmiyor diye, neredeyse, sevmiyordu. Çok sevilmek istedim. Çok sevilmek istedim. Çok sevilmek istedim. Çok sevilmek istedim ve bundan sevemedim. Mi? Bilmiyorum, Sağdıç Bey. Bilmiyorum. Askere gittim doğuya. Üç yerimden delik deşik oldum. Yine de ölmedim. Ölüm bile sevmedi beni. Annemsiz, babamsız ölmek istemiştim. Askerdeki torunlara bir şeyler olmasın diye bir de, atıldım pusunun önüne, 3 yerimden delik deşik oldum. Üstün Hizmet Madalyası verdiler. Beni sevdikleri için değil, tâlimatta öyle yazıldığı için verdiler madalyayı. Madalyayı takan komutanın gözlerinin ta içresine bakmıştım, beni Ben olduğumdan değil, korkusuz bir vatan evlâdı olduğumdan seviyordu beni. Oysa, ben, Ben olduğum için sevilmek istedim hep. Sevilemedim. Madalya törenine babam gelmedi. Annem mecbur olduğu için geldi. Ben kendime gelemedim hâlâ. Babama bakıyorum. Aklımda bir “neden?” var hep. Babama bakıyorum. Epey hasta. Sevmek istiyorum babamı. Sevemiyorum. Nasıl kurtulacağım bu sevsizlikten. Sevsizlik: hem sevememek, hem de sevilememek... Nasıl aşacağım bunu? Karımı sevmiyorum. İyi davranıyorum. Çocuğumu elbet seviyorum ve iyi davranıyorum. Annemi bilmiyorum. Babamı sevmiyorum. Ancak bu sevsizliğin başlangıcı O olduğundan, gârip bir özsevmezlikle ( mazo bir tavır) sânkiyse, en çok babamı sevmek istiyorum. Babamın çevresinde hemşireler dolanıyor sürekli. Türlü yalnız kalamıyoruz. Sürek bir şeyleri denetliyor hemşire. Amaç ne? Birkaç ân daha fazla mı yaşatmak babamı? Zaten her şeyleri yaşamış babam. Kavgayı, zûlmü ve sevdayı ve hayatı görmüş. Bir beni görmemiş ömr-ü hayatında. Hemşire sonunda gitti yanımızdan. Çevre ıssız ve sessizleşti. Boğazımı temizledikten sonra: “Baba?” “Hım!” “Baba, uyuyor musun?” “ ‘Hım!’ dedim ya...” “Baba, sana bir şey soracağım” “Hım!” “Efendim, baba?” “ ‘Hım!’ dedim ya...” “Baba, sorayım mı?” “Hım!” “Tamam, baba. Baba, beni sevdin mi hiç?” “Hım!” “Efendim, sevdin mi?” “ ‘Hım!’ dedim ya...” “Peki, ben neden sevildiğimi hiç anlamadım?” “....” “ ‘Hım!’ dedin baba yine?” “Demedim.” “Sorumu anladın mı, baba?” “Hım!” “ Efendim?” “ ‘Hım!’ dedim ya...” “Ne o zaman, baba! Neden baba, neden; neden bana hep kötü davrandın?” “Kötülük hakkımı kullandım.” “Efendim, baba?” “Herkeslerin kötü olma hakkı vardır. Ben hakkımı sizde kullandım.” “Ama, biz ailendik!” “Biliyorum. Bundandır, kötü olma hakkımı sizde kullandım. Sizde kullandım çünkü çevremize ayıp olurdu. Çevremize kötü davranamazdım. İnsanları mutsuz edemezdim. Herkesler kötülüğü içresinde halletse, kimseler mutsuz olmaz.” “Ama, baba...” “Bir dakika, sen ailene iyi oldun da, ne oldu? Bana olan hırsından, çevrene hep kötü oldun. Daha iyi mi oldu? İnsanları mutsuz ettin. Oysa, kötülüğü içrende halletseydin...” “Baba, ne diyorsun? İnsanlar mutsuz olmasın diye, herkes kendini mutsuz ederse; o ‘insanlar’ dediğin, kendilerini mutsuz edeceklerinden, zaten mutsuz olacaklar. Bilemedin mi bunu, baba? Beni mutsuz ettiğin için, insanları mutsuz ettim. Düşünemedin mi?” Bunu, dedim ve öldü babam. Mutsuz mu öldü, bilmiyorum. Ancak, babamı böyle görünce; babamın bu düşüncesini öğrenince, gârip bir rahatlama duyumsadım. Babam öldü ve yanından öylece ayrıldım. Bir tirenden iner gibi, ayrıldım yanından. Tanıdıklara telefon ettim hemen. artık rahattım. Babam ne iyiydi, ne de kötü; yalnızca kötülük hakkını bizde kullanıyordu. Neyse, sözü kısa, özü uzun tutalım. Bu sohbet de böyle bir şeydi işte. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgelsin, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...
|