30.03.2009/Sayı:230
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Türkiye
Yön
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Kapak

İnan Kahramanoğlu

Türkiye’ye Güney Afrika modeli:
Apo Meclis’e Türkiye Lahey’e
Bak şu konuşana!

Mandela damgası

Apo’nun da affedilmesi, hatta PKK ile devletin masaya oturtulmasında önemli bir rol üstlenmesi bile artık açıkça telaffuz ediliyor. Ahmet Altan Taraf’ta bunu Güney Afrika modeli olarak adlandırdı ve Apo’yu da Mandela’ya benzetti. Taraf’ın başlattığı kampanya bize çok da yabancı değil zira TÜRKSOLU’nda yıllardır Türkiye’nin Güney Afrika modeline zorlandığını ve bunun sonunda Apo’nun Mandelalaştırılacağını yazıyoruz. Ama bunun CIA’nın sesi Taraf gazetesinde yüksek sesle dillendirilmesi, planın artık olgunlaştırıldığını gösteriyor. Tabii Türkiye’nin Güney Afrika modeline ikna edilmesi demek aynı zamanda Türkiye’nin Kürtlere karşı bir ırk ayrımcılığı yaptığını, Kürtlere katliam uygulandığını da kabul etmesi anlamına geliyor. Böylelikle Türkler ve Türk devleti soykırımcı olurken, PKK da katliama uğratılan Kürtlerin savunucusu bir ulusal kurtuluş hareketine dönüşüyor.

Türkiye’nin yerel seçimlere kilitlendiği bir dönemde bile AKP’nin uzun vadeli planlarında hiçbir duraklamanın olmaması dikkatlerden kaçıyor gibi. Oysa, birileri seçim gündemi ile oyalanadursun esas plan tıkır tıkır işletiliyor. ABD, Kürt devletinin kurulması planında son aşamayı da tamamlamak üzere. AKP ise taşeron rolünün gereğini en iyi şekilde yapıyor, iktidara taşınmasının diyetini ödemeyi sürdürüyor.

Abdullah Gül’ün Irak ziyaretinde “Kürdistan” sözcüğünü telaffuz etmesi de bu planın bir parçası olarak değerlendirilmeli. Gül’ün Irak ziyareti sadece 33 yıl sonra cumhurbaşkanlığı düzeyinde ilk kez gerçekleştirildiği için değil, bu ziyarette verilen mesaj açısından önemli. Türkiye, daha düne kadar savaş nedeni saydığı Kürt devletini şimdi en yüksek düzeyde tanıma noktasına getirilmiş durumda. Gül’ün Kürt yönetiminin Başbakanı Neçirvan Barzani ile görüşmesi de Türkiye’nin Kürt devletini resmi muhatap olarak kabul ettiğini gösteriyor. Zaten Neçirvan Barzani de bu görüşmenin “Türkiye’nin Kürt devletini tanıması anlamına geldiği”ni açıkça söyledi. Durum tartışmaya yer bırakmayacak ölçüde net yani.

“Kürdistan”ın Gül’ün ağzından telaffuz edilmesi gerçekten de önemliydi ve beklenildiği üzere yandaş medya tarafından da büyük sevinçle karşılandı. Gül’ün yolculuk dönüşünde “Ben o ifadeyi kullanmadım” demesi de pek inandırıcı olmadı. Zaten Gül düzeltme yapayım derken bile bir çuval inciri berbat etti. Kürt devletinin artık reddedilemez bir gerçek olduğu yolundaki ifadeleri ve özellikle “Kürdistan yönetiminin Irak Anayasasında yer aldığı” şeklindeki sözleri AKP’nin Kürt devletini resmen tanıma noktasına geldiğini açıkça gösteriyor. Belki de AKP zaten bu noktadaydı, şimdi devleti de bu noktaya getirdi demek lazım zira; Tayyip ve Gül başta olmak üzere AKP’lilerin Kürt meselesindeki tavırları hep bu yöndeydi. Tayyip, çok değil daha bir yıl önce “Kürt sorunu” diyen ilk başbakan payesi kazandığında pek şaşırmamıştık, şimdi Gül’ün “Kürdistan” diyen ilk cumhurbaşkanı olmasına şaşırmadığımız gibi. Dolayısıyla ortada şaşıracak bir şey yok.

Bu açıklamalarla AKP’nin Türkiye’yi Kürt devletine ikna etme operasyonunun bir parçası olarak iktidara taşındığı gerçeği bu kesinlik kazanmış oluyor sadece. Tabii görmek isteyenler için.

ABD, AKP eliyle Kürt devletini Türkiye’yle tanıtmakla da kalmıyor; Türkiye’yi bizzat Kürt devletinin kurulmasında piyon güç olarak kullanıyor.

PKK “tasfiye” mi olacak, yoksa siyasallaştırılacak mı?

ABD-AKP planının esas hedefi Kürt devletinin resmen tanıtılması ama Türkiye’ye kurulan tuzak sadece bununla sınırlı değil. AKP, Kürt devletinin tanınmasının yaratacağı tepkileri de düşünerek bu planı “PKK’nın tasfiye edileceği” yalanı ile birlikte yürütüyor.

Böylelikle kamuoyu “Kürt devletini tanıyalım, karşılığında da PKK’dan kurtulalım” gibi bir aldatmacayla birlikte sürece ikna edilecek. Ne de olsa sınırlarımız dışında bir devlet uzun zamandır fiilen var ve bunun karşılığında PKK “tasfiye” edilecekse bu planı kabul etmeye hazır pek çok kesim de - en başta da ordu- halihazırda mevcut.

Talabani’nin daha bir yıl önce “Türkiye’ye bir Kürt kedisi bile vermem” diyerek PKK’yı destekleyen bir noktadan “PKK silah bıraksın yoksa sınır dışı ederiz”e gelmesi de sadece bu planın bir parçası, o kadar. Ama “PKK’nın tasfiyesi” kisvesi altında sunulan şey de tasfiye filan değil; açıkça PKK’nın siyasallaştırılması. PKK da zaten Apo’nun yakalanmasından beridir siyasallaşma hedefini uygulamaya koyma gayretinde ki bu durumda bu nasıl bir “tasfiye” diye sormadan edemiyor insan.

Ancak dediğimiz gibi bu “tasfiye” basit bir kandırmacadan da öte bir tuzak. Gül-Barzani görüşmesinden sonra gündeme getirilen af tartışması da bu tuzağın boyutlarını ele veriyor. Gül, Barzani’nin af konusunu gündeme getirmesine biraz bozulsa da bunu reddetmedi ve “Af bizim işimiz” diyerek böylesi bir planlamanın olduğunu itiraf etti.

Plana göre geniş kapsamlı bir af ile PKK’nın lider kadrosu yurtdışına-mesela İsveç- çıkarılacak, PKK’lı teröristler ise dağdan indirilerek “rehabilite” edilecekler. Bu “rehabilitiasyon” ise sadece dağdan inme ile sınırlı değil; devlet önce bir sicil affı ile PKK’lıların bütün eylemlerini unutacak, teröristlere iş bulunacak ve sosyal yaşama katılmaları sağlanacak. Ama bu kadarı yeter mi; elbette yetmez, bir de dağdan inen teröristlerin siyasal yaşama katılması sağlanacak. Oh ne ala memleket!

Güney Afrika modeli; Apo Meclis’e, Türkiye Lahey’e

Tabii terör örgütü üyelerine bu kadar geniş olanaklar tanınır da Apo bundan mahrum bırakılırsa bu da hiç adil olmaz! O nedenle Apo’nun da affedilmesi, hatta PKK ile devletin masaya oturtulmasında önemli bir rol üstlenmesi bile artık açıkça telaffuz ediliyor.

Ahmet Altan Taraf’ta bunu Güney Afrika modeli olarak adlandırdı ve Apo’yu da Mandela’ya benzetti. Taraf’ın başlattığı kampanya bize çok da yabancı değil zira TÜRKSOLU’nda yıllardır Türkiye’nin Güney Afrika modeline zorlandığını ve bunun sonunda Apo’nun Mandelalaştırılacağını yazıyoruz. Ama bunun CIA’nın sesi Taraf gazetesinde yüksek sesle dillendirilmesi, planın artık olgunlaştırıldığını gösteriyor.

Tabii Türkiye’nin Güney Afrika modeline ikna edilmesi demek aynı zamanda Türkiye’nin Kürtlere karşı bir ırk ayrımcılığı yaptığını, Kürtlere katliam uygulandığını da kabul etmesi anlamına geliyor. Böylelikle Türkler ve Türk devleti soykırımcı olurken, PKK da katliama uğratılan Kürtlerin savunucusu bir ulusal kurtuluş hareketine dönüşüyor.

Güney Afrika, siyahlara karşı uygulanan ırk ayrımcılığını kabul edip Mandela’yı devlet başkanı yapan bir süreç yaşamıştı, demek ki çok yakın bir süreçte Apo’nun hapisten çıkıp Meclis’e taşınacağı günleri görmemiz hiç de uzak ihtimal değil!

Elbette soykırımcı bir devlet olduğumuzu kabul etmenin başka faturaları da olacak, örneğin Türk ordusunun yüksek komuta kademesi dahil Lahey’de uluslararası bir mahkemede soykırım suçuyla yargılanması kimseyi şaşırtmamalı. Bu yargılamanın sonucunda ne çıkacağı zaten ortada ama toprak ve tazminat dahil pek çok yaptırım da hemen arkasından gelecek. Böylelikle Türkiye’nin güneydoğusunda bir Kürt devleti uluslararası müdahale ile “kansız” bir şekilde kurulmuş olacak.

Bu süreci kabul eden bir Türkiye ise Ermeni soykırımı iddiaları ve toprak-tazminat talepleri karşısında da boyun eğmek zorunda kalacak ve Kürt devletinden sonra Ermenistan’ın Doğu Anadolu’daki toprak talepleri de peşi sıra gelecek.

Kürdistan, Ermenistan, Pontus, Konstantinapolis…

Türkiye üzerinde oynanan bu oyun elbette yeni değil ve Sevr’den beridir Türkiye’nin bu plana zorlandığı da ortada. Bu gerçeğe rağmen Amerikancı, Kürtçü, liberal ve Şeriatçı çevreler bu planlardan bahsedildiği her yerde bir “Sevr paranoyası” suçlamasıyla karşımıza çıktılar. Ancak bugün bu suçlamanın muhtemel bir toplumsal tepkiyi bastırma çabasından başka bir şey olmadığı açıkça görülüyor.

Gül’ün “Kürdistan” demesi karşısında “Kürdistan’a Kürdistan demek” türünden zırvalarla sevinç çığlıkları atanların yarın Doğu Anadolu’ya Ermenistan, Doğu Karadeniz’e Pontus, İstanbul’a Konstantinapolis dememesi içinse hiçbir engel yok. Demek ki “Kürdistan’a Kürdistan demek” sadece bir başlangıçtır, gerisi gelecektir.

Ancak işin komik tarafı bu çevrelerin yaptıkları bu propagandayı “çocuk kandırma” düzeyinde yürütüyor olmaları ve bunu da ciddi birer fikirmiş gibi savunabilmeleri. Oysa bugün birilerinin Kürdistan dedikleri bölge halihazırda Irak devletinin toprağıdır ve tarihte bu topraklar üzerinde kurulmuş bir Kürdistan devleti de yoktur.

Topraklarının bir kısmından “Kürdistan” diye bahsedilen Irak ise ABD işgali ile rejimi yıkılmış, egemenliği ortadan kaldırılmış ve kukla bir yönetimin elinde ABD’nin bir eyaleti konumuna sokulmuş bir ülkedir. “Kürdistan” propagandacılarına inanacak olursanız ortada yüz yıldır bütün dünyanın tanıdığı ama bir tek Türkiye’nin kabul etmediği bir ülke var zannedersiniz. Ama durum bunun tam tersi.

Dolayısıyla şimdi “Kürdistan”dan bahsedenler açıkça ABD işgalini onaylamakta ve uluslararası hukuku da ihlal ederek komşu bir ülkenin sınırlarını tartışmaya açmakta ve hatta bu komşu ülkenin emperyalist işgalle bölünmesini meşrulaştırmaktadırlar. Bunun adı da dünyanın neresine gidin emperyalizmin ajanlığı ve işbirlikçiliktir.

Ama bu ajanlar zaten analarından haklı doğdukları için inandıkları ve söyledikleri her şey tek doğrudur, gerisi yalandır. O nedenle söyleseniz, ne anlatsanız boş.

ABD Irak’tan çekilip Türkiye’ye yerleşecek!

Abdullah Gül’ün bu propaganda ekibine katılmasında da bizler açısından anormal bir durum söz konusu değil, tabii bunun Türk devleti için bir utanç kaynağı olması dışında.

Gül, “Kürdistan” demesini meşrulaştırmak için “Zaten Irak Anayasasında yazıyor”un arkasına sığınmış. İyi de adama sormazlar mı “Bu tanım Anayasa’ya gireli 4 yıl olmuş yeni mi öğrendin” diye?

Gül’ün açıklamaları AKP’nin ne yapmak istediğini açığa vuruyor ama Irak ziyareti tek başına Türkiye ve Irak’ı ilgilendirmekten öte bütün Ortadoğu çapında yeni bir Amerikancı dizaynı da gündeme getiriyor. Gül’ün Ortadoğu’dan önce pek de anlam verilmeyen Afrika gezisi dahil bütün ziyaretlerinin ABD’nin BOP ekseni ile çakışması ise anlamlı. Bu AKP’nin Ortadoğu’da ABD çakarlarının tesisi için önümüzdeki dönemde çok daha büyük bir role soyunduğunun da göstergesi. ABD Kürt devletini merkez alan Büyük Ortadoğu Projesi’ni Ankara-Diyarbakır eksenin de bizzat Türkiye eliyle gerçekleştirme çabası içinde.

Bunun ilk sinyalleri ABD Dışişleri bakanı Hillary Clinton’un ziyaretinde ortaya çıkmıştı. Şimdi sırada Nisan başında gerçekleşmesi planlanan Obama’nın Ankara ziyareti var. Gül’ün Irak ziyaretinin Hillary’nin ziyaretinden hemen sonra ve Obama’nın ziyaretinden hemen önce gerçekleşiyor olması, Hillary’nin direktifleri doğrultusunda bir planlanma içen girildiği ve Obama’nın ziyaretine kadar katedilecek adımlarla, ABD’nin önüne kapsamlı bir “ilerleme raporu” konacağına gösteriyor. AKP’nin Meclis’i, Milli Güvenlik kurulunu ve dışişleri başta olmak üzere devletin bütün yetkili organlarını saf dışı bırakıp Tayyip-Gül ikilisinin inisiyatifi ile ABD’nin isteklerini gerçekleştirme konusundaki hızları bir açıdan da 1 Mart’taki tezkere krizini affettirme arayışı olarak değerlendirilmeli. AKP, güvenilir bir işbirlikçi olduğunu kanıtlamak için Obama’nın ziyaretine kadar Kürt devletinin tanınması yolunda somut bir takım adımlar atmak için önemli bir hazırlık içinde.

Obama’nın ziyaretinde konuşulacak konulursa şimdiden belli. Kürt devleti mutlaka ilk gündem maddesi olacak. Türkiye Kürt devletinin hamisi olarak gösterilip kamuoyu bu plana ikna edilmek istenecek. Tabii perde arkasındaki esas hami güç ABD olacak ama olsun. AKP bunu pazarlamayı en iyi şekilde yapacaktır, kimsenin kuşkusu olmasın!

Obama’nın, şeçim kampanyasında yaptığı Irak’tan çekilme vaadi ve seçildikten sonra bu yolda attığı adımlar da düşünülürse, Türkiye’nin ikna edilmesi ve hatta Kürt devletinin destekçilerinden birisi haline getirilmesinin önemi de anlaşılabilir.

Ancak Türkiye bu süreçten çok büyük kayıplarla ayrılacak burası kesin. Türkiye sadece kendi sınırlarını tehdit eden bir kukla devleti tanımakla kalmayacak bir de geri çekilen ABD askerleri dolayısıyla ABD’nin fiili işgal tehlikesiyle yüz yüze gelecek. ABD Irak’tan çekilme takvimi içinde Trabzon başta olmak üzere pek çok yerde üs taleplerini şu sırılar kapalı kapılar ardında dile getiriyor. Tezkere krizi sonrasında yapamadıklarını bu kez almaması içinse hiçbir sebep yok.

Dolayısıyla olayların gelişiminin ne şekilde olacağını öngörmek mümkün; öncelikle Türkiye Kürt devletini resmen tanıma yoluna girecek ve hatta bu kukla devletin bölgedeki koruyucusu rolüne üstlenecek. Bu arada ABD Irak’tan kademeli olarak asker çekecek ve önemli bir sıkıntıdan kurtulacak. Geri çekilen ABD askerlerinin bir bölümü ise Trabzon, Eskişehir, Mersin başta olmak üzere önemli stratejik bölgelerde konuşlanarak buralarda yeni ABD üslerinin oluşmasını sağlayacak. Böylece ABD bir taşla iki kuş vuracak; hem Irak bataklığından çekilecek, hem de Türkiye’ye daha güçlü bir biçimde yerleşmiş olacak.

Tabii bu sürecin herhangi bir tehlike ile karşılaşmadan atlatılması için de gereken her türlü tedbir alınıyor. Türk ordusunun hedefe konduğu Ergenekon’un ikinci iddianamesinde PKK ile mücadele eden kuvvet komutanları açıkça suçlanmaktalar. Apo’nun sorgusuna katılan askeri ekip de en alt düzeyden en üst rütbeyle kadar Ergnekon’a dahil edilerek tutuklanmış durumda. Dolayısıyla bu sürece tepki vermesi beklenen Ordu zaten uzun zamandır eli kolu bağlı bir bir noktaya getirilmiş görünüyor. Bundan sonra ses çıkartma ihtimali olanlara da böylelikle büyük bir gözdağı verilmiş oluyor ki zaten esas amaç da bu.

Gül’ün son açılımları ve ondan önce Kürtçe TV başta olmak üzere pek çok konuda suskun kalan, zaman zaman da bu açılımları destekler bir pozisyona giren Ordunun planlandığı biçimde etkisizleştirildiği de açıkça görülüyor ki bundan sonra Türkiye için belki de en büyük tehlike bu.

Obama Kürt devleti için geliyor!

Obama’nın ani Türkiye ziyareti de bu açıdan bakınca netleşmiş oluyor. Kürt devletinin tanınması ve PKK’nın tümüyle siyasal yaşama sokulması sürecinde yeni ve çok tehlikeli bir dönemece girdiğimizi görmek durumundayız.

Aslında bunun sinyalleri de önceden verilmişti; Fethullahçıların Erbil’de düzenledikleri Abant Platformu toplantısında Türkiye’nin Erbil’de konsolosluk açması ve Kürt devleti ile resmi ilişki geliştirmesi talep edilmişti.

Şimdi ise sırada Erbil’de toplanacak Kürt konferansı var. Bütün Kürt örgütlerinin katılacağı toplantı AKP-ABD himayesinde gerçekleştiriliyor ve PKK’ya silahlanma çağrısı ile başlayıp Türkiye için yeni bir “demokratikleşme” dayatması ile sonlanacağı şimdiden görülüyor.

Gül’ün ziyareti ve açıklamaları işte tam da bu süreçte geldi ki çok anlamlı olduğunu bir kez daha vurgulamak gerek.

Hillary Clinton ve Obama’nın ziyaretlerini de katın, ortada kapsamlı ve sistematik olarak işletilen bir plan olduğunu görmemek için gerçekten de kör olmak gerek.

Türkiye ve Ortadoğu yeni bir yol ayrımına girmiş durumda ve yeni kukla devletçiklerin ortaya çıkacağı, ABD’ye karşı çıkma potansiyeli taşıyan ulus devletlerinse parçalanacağı bir yeni süreç bu. Anlayacağınız Ortadoğu’da dengeler yeniden kuruluyor, kartlar yeniden dağıtılıyor.

Türkiye ise bu sürece işbirlikçi bir iktidarla ve etkisiz kılınmış bir Ordu ile giriyor.

Türkiye nereye gidiyor?


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız

Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe