Özgür Billur |
Ulusalcıların“Saadet” aşkı
“Saadet AKP için alarm zili”mi? İki hafta önce yazarımız Okan İşbecer, Yurttan köşesinde “Sebo’nun siyasi körlüğü” başlıklı bir yazı yazdı. Bu yazıda İşbecer, ulusalcılara strateji belirlemek rolüne soyunan Yeniçağ gazetesi Ankara temsilcisi Sabahattin Önkibar’ın yerel seçimlere yönelik önerilerinin yanlışlığını gözler önüne sermişti. Önkibar’ın en önemli tespiti ve önerisi şu: “Saadet’in alacağı her oy AKP’den kopma demektir. Dolayısıyla milli olduğu tescillenen SP’ye açıktan destek olunmalıdır.” Ulusalcı yazarımız geçtiğimiz günlerde de, “Saadet, Numan Kurtulmuş ile asgariden geleceğin partisi olduğunu ispatlad. Numan Bey’in tıpkı Tayyip Erdoğan gibi doğal bir karizması var... Saadet’in geleceğe göz kırpan bu görüntüsü aslında AKP için alarm zilidir. Saadet eğer doğal tabanını AKP’den söküp alırsa bir-iki yıl içinde yapılacak olan genel seçimlerde AKP’nin işte o zaman gerçekten sonu gelmiş olacaktır.”diye yazarak bu tespitini daha da geliştirdi. Bu fikirler yalnızca MHP tandanslı ve türbancı Yeniçağ gazetesinde yazılmış olsaydı çok dikkate almazdık. Ancak pekçok ulusalcı ve sol kesim içinde de benzer görüşler oldukça etkili. Saadet Partisi’nin güç kazandığı propagandası Cumhuriyet gazetesinde bile yapılıyor. SP ile ilgili haberlere geniş yer veriliyor. Hatta geçenlerde CHP’nin İstanbul’u alacağını öngören bir yerel seçim anketinde Saadet’in oyu %15 olarak gösteriliyordu. Demek ki, Saadet’in AKP’den oy çalacağı ve bunun AKP için alarm zili olduğu fikri sadece Önkibar’a ait değil. Hatta bu beklentinin tüm ulusalcıların en büyük ümidi olduğunu söyleyebiliriz. Ulusalcı-Atatürkçü güçlerin bir Şeriatçı partinin güçlenmesinden dolayı üzülmeleri beklenirken, AKP’yi bölecek mantığıyla sevinmeleri trajikomik bir durumdur. Lâiklik karşıtı hareketlerin odağı olduğu için kapatılan partinin devamı olan Saadet Partisi’nin güçlenmesi, Cumhuriyet rejimi için bir tehdittir. “Saadet, AKP için alarm zili” mantığı baştan aşağıya sakattır. Çünkü AKP ile SP arasında ideolojik olarak bir fark yoktur. Her ikisi de rejim düşmanıdır. Zaten AKP’nin beyin takımı ve yerel kadroları neredeyse tamamen bugün SP’nin mitiglerinde boy gösteren Erbakan’ın talebeleridir. AKP de SP de Milli Görüş hareketi içinden çıkmıştır. 22 Temmuz seçimlerinden çıkarılamayan ders Bu gerçek apaçık ortadayken SP’yi AKP’nin karşıtı gibi göstermek aymazlığına 2002 seçimlerinden önce de düşülmüştü. Ulusalcı olduğu iddiasıyla yayın yapan televizyonlarda hergün “Erbakan Hoca”yı dinliyorduk. Ulusalcı diye televizyonda konuşturulan Necmettin Erbakan, bir yandan Milli Görüş propagandası yaparken bir taraftan da AKP’nin kendi davalarına ihanet ettiğini söylüyordu. Bu konuşmaların iki sonucu olmuştur. Birincisi, AKP’ye şüpheyle yaklaşan lâik merkez sağ taban Erbakan’ın konuşmaları ile AKP’nin değiştiğine ikna olmuş ve AKP’ye oyunu vermiştir. Bu oylar AKP’nin oy patlaması yapmasında etkili olmuştur. İkincisi, Erbakan’a AKP’yi zayıflatsın diye uzatılan mikrofonlarda, Şeriatçılığın ve Milli Görüş’ün propagandasını yapılmıştır. Milli Görüş’ün “milli” ve emperyalizme karşı olduğu palavrası ile Türk halkı uyutulmuştur. Kendine Atatürkçü ve solcu diyenlerin önemli kısmı da bu propagandayı yemiştir. Bugün bazı Atatürkçü aydınlar ciddi ciddi bu Erbakan’ın milli olduğu propagandasını yapmaktadır. Hatta bunların içinde 28 Şubat hareketinin ulusalcı Erbakan’a karşı yapıldığını iddia edecek kadar ileri gidenler de var.
Saadet milli ve antiemperyalist mi? Saadet’in Şeriatçılığı konusunda insanları ikna etmemize gerek yok. Bu konuda en hızlı Saadetçi ulusalcılar(!) bile net ve bu partinin Şeriatçılığı konusunda hemfikir. Ama ulusalcılık meselesinde kafalar iyice karışık. O yüzden bu konuyu açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Saadet ya da Milli Görüş hareketinin milli ya da antiemperyalist olup olmadığını anlamak için söylenen sözlere değil, icraatlara bakmamız gerekir. Nasıl Tayyip’in Davos tiyatrosuna bakarak onu İsrail karşıtı ilan etmiyorsak, Saadet’i de emperyalizm karşıtı söylemi yüzünden antiemperyalist ve ulusalcı ilan edemeyiz. Saadet’in ulusalcılığını ölçmenin en basit yolu Erbakan’ın Başbakan olduğu Refahyol hükümeti dönemi politikalarına kısaca bakmaktır. Bu dönemde Türkiye’nin ABD ve AB ile bir problemi çıktı mı? Ya da ekonomide IMF politikalarının dışında bir uygulama oldu mu? Elbette hayır! Erbakan kendinden önceki tüm sağ hükümetlerin uyguladığı programın aynısına uyguladı. Hatta pekçok konuda onları aştı. Örneğin bugün o çok lanet okudukları İsrail devleti ile tam 20 antlaşma imzaladı Erbakan. Üstelik Erbakan döneminde imzalanan anlaşmalar birer ilkti. Bu antlaşmaları Özgür Erdem daha önce yazmıştı. Biz de kısaca hatırlatalım. 28.08.1996’da “Türkiye-İsrail Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşması” imzalandı. Bu anlaşmayla F-4 ve F-16 uçaklarımızın modernizasyonu İsrailli firmalara veriliyordu. 650 milyon dolarlık bu anlaşmada kredinin de İsrail bankalarından alınması şart koşulmuştu. Böylelikle İsraille kredi faizleriyle birlikte yaklaşık 1 milyar dolarlık bir ticaret yapılmış oldu. Türkiye ile İsrail arasında Serbest Ticaret Anlaşması ise yine Erbakan döneminde TBMM’nin 04.04.1997 tarihli oturumunda kabul edildi. Yani İsrail’den gümrük vergisi alınması durduruldu! Anlaşmayı onaylanması için Meclis’e gönderen 27.12.1996 tarihli Bakanlar Kurulu kararının altında da Başbakan olarak yine Erbakan’ın imzası vardı! Bu antlaşmanın kabulünden sonra Erbakan, İsrail Dışişleri Bakanı David Levy ile görüşmüştür. Üstelik o dönem, Kudüs’te Mescid-i Aksa’nın altında kazı çalışmaları yaptığı için İsrail ile Filistin arasında büyük çatışmaların yaşandığı ve Arap ülkelerinin İsrail’e tavır aldığı bir dönemdi. Ve Erbakan o kanlı dönemde bile İsrail’in Dışişleri Bakanı’yla görüşmekten çekinmemiştir. Türkiye’de Atatürkçüler ve sol, bu gerçekleri halka anlatıp politika yapacağı yerde Erbakan ve Milli Görüş hareketini ulusalcı olarak niteleyerek Cumhuriyet düşmanlarının ekmeğine yağ sürmektedir. Şeriatçı hareket ulusalcı olamaz Şeriatçı Milli Görüş’ün ulusalcı olması mümkün değildir. Çünkü Türkiye’de Şeriatçılığın tarihi emperyalizmle işbirliği tarihidir. Şeriatçı hareket hiçbir dönem emperyalizmle karşı karşıya gelmemiştir. Zaten Türkiye’de Şeriatçılığın doğuşu Batılılaşma ile birliktedir, yani 19. yüzyıldadır Şeriatçılığın ortaya çıkması. Osmanlı’nın Batılılaşması ile kurulu düzenin değişmesi ve zamanla başlayan çözülme karşısında bir tepki hareketi olarak doğmuştur Şeriatçılık. Çöküşe ancak dine sarılarak dur denilebileceğini iddia eden gerici hareket, varlığını borçlu olduğu emperyalizmle hiçbir zaman karşı karşıya gelmemiştir. Türk Milleti emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı verirken, Şeriatçı hareket ulusal güçlerin değil, düşmanın yanındadır. Her zaman milliyetçilere ve Atatürk’e karşı olmuştur. Emperyalistler gericileri Mustafa Kemal hareketine karşı kullanmıştır. Şeriatçıların misyonu Cumhuriyet döneminde de değişmemiştir. 1968’te devrimci gençler ABD’nin 6. filosunu kovalarken, gericiler Amerikan gemilerini kıble yapıp namaz kılıyordu. ABD emperyalizmine karşı gösteri yapan solcu gençlere saldıran, Kanlı Pazar gibi katliamları yapan bugün ulusalcı diye göklere çıkarılan isimler ve bunların ağabeyleriydi. Şeriatçı hareket, sadece bizim ülkemizde değil, hiçbir ülkede emperyalizmin antitezi olamaz. ABD ve İsrail’e karşı elde silan savaşan İslamcı örgütler için bile bu tespitimiz geçerlidir. Çünkü emperyalizmin karşısına ancak milliyetçilik ile çıkılabilir. Şeriatçı ideoloji ise milleti bölen bir ideolojidir. Bugün Hamas idaresindeki Filistin’in hali buna en güzel örnektir. Filistin’in Gazze ve Batı Şeria diye bölünmesi siyonist İsrail’in işini kolaylaştırmıştır. Saadet gibi emperyalizmle mücadelesi Siyonizme karşı miting yapmak düzeyinde olan bir partinin antiemperyalistliğini ya da ulusalcılığını tartışmak ne acı durumdur. Saadet’in meşrulaşması, Şeriatçılığın meşrulaşmasıdır Ancak daha acı bir durum var. O da Saadet’in ulusalcı olması oltasıyla Türk halkına Şeriatçılığın kabul ettirilmesidir. Atatürk önderliğindeki Türk Devrimi’nin en önemli niteliklerinden biri de lâikliktir. Türk Devrimi ile din, toplum ve siyaset sahnesinden çekilerek kişinin vicdanındaki yerini almıştır. Türk Milleti lâikliği kolaylıkla benimsemiş ve içselleştirmiştir. Atatürkçüler lâikliğin korunması için hep uyanık olmuştur. Sıradan Atatürkçü, sıradan bir yurttaşın en çok attığı slogan “Türkiye lâiktir lâik kalacak”tır herhalde. Bu sloganı atan Atatürkçüler belki onbeş yıl önce, lâikliği tehdit eden gücün ABD emperyalizmi olduğunu ve lâiklikği ancak emperyalizme karşı mücadele ederek savunabileceğinin farkında değildi. Ancak son yıllarda bu konuda ciddi bir uyanma olmuştur. Artık “Türkiye lâiktir lâik kalacak” sloganı “Tam Bağımsız Türkiye” sloganları ile birlikte atılmaktadır. Bu elbette Atatürkçülüğün ideolojik düzlemde doğru bir biçimde kavrandığını göstermektedir. Ulusal hassasiyet ve emperyalizme karşı net duruş Atatürkçü hareketin temel ilkesi haline gelmiştir. Solculuk ve miliyetçiliğin Atatürkçülükle buluşması elbette ilerici bir adımdır ve Atatürkçülüğün özünü bulmasıdır. Ancak Türkiye’nin siyasi kör ulusal stratejistleri halkın Atatürkçülük ve ulusal sol temelinde yeni bir ideolojik örgütlenmesini savunmak yerine, ulusal söylemleri tutturan Saadet gibi Şeriatçı bir hareketin propagandasını yapmaktadır. Böylece bir yandan Saadet gibi ulusalcılıkla uzaktan yakından alakası olmayan bir partiye ulusallık atfedilirken, bir yandan da bu parti Atatürkçülerin gözünde meşrulaştırılmaktadır. Şeriatçı bir partinin diğer partilerle aynı düzlemde ele alınmasıdır bu. Lâik refleks ortadan kalkmaktadır. AKP kimi Atatürkçü kişi ve kurumlara nasıl kabul ettirildiyse, Saadet de bu şekilde kabul ettirilmektedir. AKP nasıl “değişti” yalanıyla halka kabul ettirildiyse, Saadet için de “ulusalcı” propagandası yapılmaktadır. Böylece marjinal ve rejim düşmanı şeriatçı hareket meşrulaştırılmakta, hatta ulusalcılar tarafından desteklenmesi gereken bir güç haline getirilmektedir. Seriatçılığın meşrulaştırılması, lâik Cumhuriyete yapılan en büyük ihanettir. Sağın bölünmesi mi, solun güçlenmesi mi? “AKP’ye karşı Saadet’i destekleme” taktiği ile sağın ve gericiliğin bölünüp güç kaybetmesinin hedeflendiği açık. Ama ne kadar gerçekçi? Saadet’in güçlenmesi acaba AKP’nin ve gericiliğin zayıflamasını getirir mi? Daha da ileriye gidelim; sağ parçalanırken solun birleşmesi, Atatürkçülüğün ve solun zaferi midir? Ne yazık ki, pekçok Atatürkçü ve solcu için bu soruların cevabı “evet” tir. Ancak biz tam tersini düşünüyoruz. Nedenlerini sıralayalım: 1- Solun güçlenmesi ancak kendi fikirlerini toplum içinde yaygınlaştırmasıyla olur, yani halkı örgütleyerek. Atatürk’ün Altı Ok’u temelinde sağlanacak bir halk örgütlenmesi gerçekleştirilmelidir. Esas olan, karşı tarafın bölünmesi değil, güç kazanmaktır. 2- AKP’yi bölmek adına ondan daha radikal dinci Saadet’i desteklemek, Türk halkını sadece sağa değil, gericiliğe de teslim etmektedir. Rakibi bölmek niyetiyle yapılan hamle gerici tabanı dağıtmak yerine onu daha da gericileştirmekte, Şeriatçılaştırmaktadır 3- Saadet’in AKP’nin işbirlikçiliğinin antitezi olarak sunulması şeriatçılığa verilen en büyük ödüldür. Bu propaganda emperyalizme karşı olan ortalama Türk insanın kafasına SP’nin milliyetçi olduğu fikri yerleştirir. Atatürkçü ve sol tabana ise Şeriatçılığı bir siyasi fikir akımı olarak kabul ettirir, hatta ittifak yapılacak bir güce dönüştürür. 4- Rakibi bölmek taktiğini benimseyen sol kendi argümanlarından uzaklaşıp sağcı politikaların esiri olur. Saadet’in ulusalcı olduğunu kabul eden anlayış zamanla onun politikalarına doğru savrulur. Türkiye’de siyasetin sağa kayışı biraz da böyle gerçekleşmiştir. 5- Şeriatçılığı kabul ettiren solcu aymazlık, bir süre sonra halkın gitgide gericileşmesi karşısında iyice şaşkına döner ve kendi yanlışını sorgulamak yerine halkın zaten “muhafakazar ve gerici” olduğu tezini ortaya atar. Bu yanlış tespiti üzerine halkın nasıl gericiliğin elinden kurtarırım, diye mi düşünür peki? Elbette hayır! Çözümü çok basittir şaşkın solcunun: “Madem halk gerici ve dine yatkın, oy almak için ben de ne kadar dindar olduğumu göstermeliyim” İşte sol, bu şekilde lâiklikten de vazgeçer ve güç kaybetmeyi sürdürür. Çünkü asla sağcı rakiplerinden daha gerici olamaz! 6- Sol partiler, Atatürkçü bir programa sahip olmadıkları için ne kadar birleşirlerse birleşsinler bir güç oluşturamazlar. Sol’un sorunu dağınıklığı değil, ideolojisizliğidir. Bugün Türkiye’de sağ soldan daha parçalıdır ama daha güçlüdür. Çünkü halk, solun yanlışları yüzünden sağa teslim edilmiştir. Sağ taban örgütlü olduğu için ne kadar dağınık olsa da sağ daha güçlüdür. Çözüm: Atatürkçü sol bir partidir Yerel seçim yaklaşırken nasıl bir ülkede yaşadığımızı daha net görebiliyoruz. Çevremizdeki bayraklara ve afişlere bir bakalım. En gericisinden ırkçısına, liberalinden genel başkanı katil olanına kadar pekçok sağ parti yarışıyor. Solda ise dikkate değer bir tek CHP var. O da çarşaf açılımıyla Atatürkçülükten kalan son kırıntıyı da üzerinden atarak sıradan bir sağ partiye dönüştü zaten. Öyle bir seçim ki, Şeriatçının, Kürt’ün, faşist katillerin partisi var ama Atatürkçü’nün, Türk’ün partisi yok! ABD’ye karşıtlığın oranının dünyada en yüksek olduğu bir ülkede yıllardır Amerkancı sağ partiler iktidarda. Ve yerine alternatif olarak başka sağ partiler sunuluyor. ABD’nin en güvendiği parti AKP’nin bu seçimlerde yine galip çıkacağı görülüyor. Rejim karşıtı bu partinin durdurulması Cumhuriyetimiz ve ülkemizin bölünmez bütünlüğünün korunması için şart. Bunun için yapılacak tek şey vardır: Atatürkçü ve sol bir parti ile Türk milletini örgütlemek. İdeoloji bellidir; Atatürk’ün Altı Oku. Türkiye emperyalizmden kurtarıp çağdaş ve kalkınmış bir ülke haline getirecek sol program Altı Ok’tur. Seçimlerden sonra devrimcilere düşen görev, bu programla Atatürkçü-sol partiyi kurup Türk Milletini emperyalizme ve gericiliğe karşı bir cephede toplamaktır.
|