Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Pierce, Amerikan tarihinde bu göreve seçilip de başkanlık andını içerken, elini İncil’in üstüne koymayan tek kişidir. Bu törenden bir hafta önce de ailesiyle birlikte bir tren kazası geçirmiş, on bir yaşındaki tek çocuğu gözünün önünde ölmüştü. Törene acısı nedeniyle eşi de katılamadı. O sırada yeni seçilmiş ve verem olan Başkan Yardımcısı William King de. O da bir ay içinde öldü. Daha önce çok alkôl tüketme alışkanlığı bulunan, ama seçimler nedeniyle ara verdiği bu bağımlılığına gene başladı. Bir ölçüde bu nedenle, görevinde başarı sayılacak bir şey yoktur. Kendi partisini bile bir arada tutamamış ve ikinci dönem onu gene aday yapmak isteyen çıkmamıştır. Ancak, ilgiye değer bir gelişme olarak, o zamanlarda çok yaygın olan Missouri’den Kansas ve Nebraska adlı iki birim daha çıkarılmış, bunların köleci mi, özgürlükçü mü olacakları kendilerine bırakılmıştı. İşte, bu olay Amerikan partilerini ve siyaset yapanları köleci olan ve olmayan diye ikiye böldü. Önce, Whig’ler parçalandı ve ortadan kalktı. Onlardan köleliğe karşı olanlar Demokratlarla 1854’de birleşip (Jefferson’un eski partisi) Cumhuriyetçiler’in adını aldılar. Başkan adayı olarak da, Batı’da toprak kazanmanın öncülerinden John C. Frémont’u seçtiler. Yerlileri sürüp Batı’yı yeni beyaz göçmenlere açan subaylardan biriydi. Bu yüzden, kimileri ona “Yol Bulan” takma adını vermişti. Enerjik bir görünümü vardı ve yakışıklıydı. Amerikan ozanlarından John Greenleaf Whittier onu öven dizeler bile yazmıştı. Öte yandan, Demokratlar’ın çarpıcı sözü ise şuydu: “Pierce olmasın da, kim olursa olsun!” Sonunda dışişlerine bakan James Buchanan üstünde anlaştılar. Bu kişi daha önceki üç seçimde aday olmak istemiş, olamamıştı.
1856 seçim tartışması kölelik sorunu ekseninde dolaştı. Ondan önce de, sonra da başkanlık tartışmaları (iki örnek dışında) tek bir konu üstünde böylesine yoğunlaşmamıştı. İki örnek Vietnam’la bağlantılı olarak Lyndon B. Johnson ve Afganistan-Irak Savaşları nedeniyle George W. Bush seçimleridir. 1856’da kölelik konusu öylesine önemliydi ki, şu ya da bu yanı tutanlar arasında sık sık döğüşler oluyor, kan akıyordu. Örneğin, kölelikten yana olanlar Kansas’da bir gazeteyi basmış, beş yazarı siyahlardan yana çıkıyorlar diye öldürmüşlerdi. John Brown ve yandaşları ise köleliği savunan bir beyaz ilçesine saldırmış, onlar da arkalarında beş ceset bırakıp gitmişlerdi. Ancak, bu ikinciler yakalanıp asıldılar. Ozanlardan R. W. Emerson ve H. W. Longfellow, kimi kuzey aydınlarıyla, köleliğe karşı geniş alan toplantılarına ön ayak olmuşlar, bunlara sonra köleliği hukuk açısından ortadan kaldıracak yasayı imzalayan on altıncı Başkan 0 da katılmıştı. Frémont’a karşı olan Demokratlar onun içkici ve köleci olduğunu yayıyorlardı. İkisi de doğruydu. Daha önemlisi, aşırı bir biçimde köle düzeni yanlısıydı. Ayrıca, Batı’daki yerli halka, özellikle California çevresindekilere acımasız davranmıştı. Ona karşı bir de “Katolik” suçlaması vardı. Ancak, kendi değil, eşi Katolikti. Gençliklerinde evlenirken uygun bir din görevlisini hemen bulamamışlar, bu nedenle ikisini Katolik bir papaz birleştirmişti. O yıllarda bu türlü suçlamalar çok ciddiye alınıyordu. Frémont’a karşı dağıtılan bir kitapçıkta onun Beyaz Saray’a girer girmez, ülkeyi Vatikan’da oturan Papa’ya armağan edeceğine ilişkin sözcükler yer aldı. Öteki aday Buchanan’ın da başı sürekli sola eğik dururdu. O yanı sanki doğuştan inmeliydi. Frémont’u tutanlar Buchanan’ın kendini bir kez asmak istediğini ve boynunun da o günden bu yana eğik kaldığını yaydılar ve kendini bile dik tutamayan bir adamın ülke sorunlarını çözemeyeceği savında bulundular. Ancak, seçimde katılım yüksekti ve başkanlığı Buchanan kazandı. Hiç evlenmediğinden ve bir ara başkentte odasını Alabama Senatörü William Rufus King ile paylaştığından, adı eşcinsele çıktı. Kimileri ondan “Bayan Nancy” diye söz etmeğe başladılar. Bu yakıştırma yapıştı, kaldı. Onu kendi başkanlığı sırasında Rusya’ya elçi diye göndermiş olan emekli Jackson “onu gözüm görmesin diye yanımdan uzaklaştırmıştım!” biçiminde açıklamalarda bulundu. Bunlara karşın, Buchanan da şu tepkiyi göstermişti. “Keşke daha kadın gibi tavırlar sergileyebilseydim!” 1860 başı nüfusu 31 milyona ulaşmış olan Amerika’da neredeyse herkesin bir iç savaş korkusuyla yaşadığı süreç olmuştu. Buchanan’ın başkanlık dönemi kölelik üstüne sert tartışmaların ve zorlamaların görüldüğü kısır bir döngüydü. Önce, sözde “Güçler Dengesi”nin bir kolu olan Yüce Mahkeme kötü ünlü “Dred Scott” örnek olayında Amerika’yı uzun yıllar çembere alacak bir karar vermişti. Özgürlüğüne kavuşmuş olan bir eski köle önceki topraklarına, örneğin köleliğin güney kalelerinden Missouri’ye gelecek olursa, hukuksal açıdan gene köle konumuna girmiş olacaktı. Özgürlük ve halk egemenliği gibi kavramlar Anayasanın yazıldığı kâğıtta kalmıştı. Her isteyen köle sahibi olabiliyor, ancak özgürlüğünü kazanmış olan bu siyah derili kişi eski toprağına ayak basar basmaz gene zincire vurulabiliyordu. Bu gidişe türlü nedenlerle karşı çıkanlar, bu arada birçok kuzeyli kuşkusuz oldu. Fabrikalaşan kuzey ekonomisinin yarı aç, yarı tok çalışacak tutsaklara değil, saat ya da iş başına ücret alacak işçilere gereksinimi vardı. Ancak, bu ikinciler endüstri ekonomisi çerçevesinde üretici olabilirlerdi. Ayrıca, köleliği aktöre açısından yanlış bulan bir azınlık da vardı. Demokrat Partinin Güney Carolina’daki toplantısında halk egemenliği kavramını anımsatan konuşmacılar da çıktı. Ancak, ırkçı kitle kölecilikten yanaydı. Bu uygulamayı “doğru” buluyor ve üstelik yayılmasını istiyorlardı. Alabama, Mississippi, Florida ve Texas gibi güneylilerle daha dört birlikteş devletten birçok temsilci, bu arada Delaware gibi kuzey bölgesinden de birkaç kişi toplantıdan ayrıldı. Üçte-iki çoğunluk kalmadığından, sonraki seçim için aday da belirleyemeyip dağıldılar. Birkaç ay sonra kuzeyde Baltimore’da toplandıklarında, ılımlılardan Senatör Stephen A. Douglas’ı ileri sürdüler ve yardımcı olarak da yanına bir güneyliyi kattılar. Öte yandan, Cumhuriyetçiler’in Chicago’da toplandıkları bina, içine on bin kişi alabilecek iki katlı bir yapıydı. Bu türlü siyasal toplantılar için özellikle yapılmıştı. Bu yapı bile başkanlık yarışına girecek olan iki partiden hangisinin daha güçlü olduğuna ilişkin somut bir kanıttı. Cumhuriyetçiler kazanacakları düşüncesindeydiler. Ağızlarda dolaşan ilk aday New York’un eski valisi ve kölecilik-karşıtlığıyla ün yapmış olan William Seward’dı. Üstelik, New York’ta güçlü bir baskı örgütü olan Thurlow Weed adlı bir para babasının da desteğini kazanmıştı. Adaylığı alacağından öyle emindi ki, bu yörenin başkenti Albany kentinde başarısını kutlayacak top bile ateşe hazır duruma getirilmişti. Ancak, kimi Cumhuriyetçi Partililer bu denli ateşli köle-karşıtlığının türlü nedenlerle tehlikeli olabileceğini düşünüyorlardı. Toplantıya katılanlar arasında boyu iki metre olan ve kölelikten yana olmasa da “ılımlı” açıklamalarıyla daha fazla yandaş toplayan biri vardı: Abraham Lincoln. Partililer daha çok böyle birini istiyorlardı. Ona karşı Seward’ı tutan Weed Lincoln’dan cayan Illinois ve Indiana temsilcilerine 100.000 dolar sözü verdiyse de, bu çekici öneri para etmedi. Gerçek nedeni de şuydu: Seward ve Weed yanlısı temsilciler bir ara toplu biçimde sokağa çıkıp yürüyüş tasarladılar. O sırada, içeride kalanlar sokakta bekleyen yandaşlarına sahte davetiyeler verip onları içeri aldılar ve oyu diledikleri dengede tuttular. İçerde on bin kişiyle oylama başladığında yirmi bin partili de dışarıda marşlar söyleyip yürüyorlardı. Sonuçta Lincoln’un kazandığı açıklandı. Kazanan aday o sırada orada değildi. Oyuna geldiklerini düşünenlerin saldırılarından korktuklarından, gelmesini de istemiyorlardı. Seward yanlıları bağırıp çağırıyor, içlerinde kızgınlıktan ağlayanlar oluyordu. Abraham Lincoln gerçekten bir sınır köyünde tek odalı bir evde doğmuştu. Kendi istencine dayanarak okumuş, siyasete girmiş, önce Illinois Meclisine, sonra da başkentte Kongre’ye seçilmişti. Bir köşeye çekilip Aesop’un masallarını, Robert Burns’ün dizelerini ve Shakespeare’in oyunlarını okurdu. Siyasetten çok iyi anladığına ilişkin bir kanı uyandırıyordu. Rakibi Douglas bedenen onun yarısı kadardı. İkide bir “bırakın, halk kendi kendini yönetsin!” diyordu. Ancak, bu sözcüklerden de amaç şuydu: Köleliği sürdürmek isteyenler sürdürsün! Lincoln’un şu sözleri az bilinir: “Eğer bir adam başkasını köle yapmak istiyorsa, ne o kişinin ne de başkasının buna karşı çıkma hakkı vardır!” Siyaset savaşımları sırasında başkalarından gizlemek istediği gerçekler arasında eşinin üstünde kölelerin çalıştığı büyük topraklara sahip olduğu da bulunuyordu. Lincoln’un Cumhuriyetçi Partisi ona “Namuslu Abe” adını taktı. Birliği o koruyacak ve dağılmaktan kurtaracaktı. Demokratlar Lincoln’un onaylamadığı Meksika Savaşında savaşan birliklere para ayrılmasına karşı çıktığına ve Jefferson’un siyah kölesinden olan kendi çocuklarını bile sattığına ilişkin dedikodular yaydılar. Lincoln bunları halk önünde tartışmayacak denli siyasetten anlayan biriydi. Rakibi Douglas ilk kez trenle dolaşıp ülke düzeyinde konuşmalar yapan kişi oldu. Bu yoldan oy toplamayı aşırı bulanlara karşı da “annemi görüp hatırını sormağa gidiyorum” diyordu. Bu nedenle, ona ilişkin olarak “Kayıp Aranıyor” diye bir yayın da çıktı. Diyordu ki: “Anasını görmek için Temmuzda başkentten ayrıldı. Her yere uğraya uğraya hâlâ yolda olduğu söyleniyor. Anası ‘kayboldu mu?’ diye merak içinde...” Aday Douglas’ın şöyle bir sözü var: “Timsaha karşı zenciyi tutarım; ama siyaha karşı da beyaz adamı!” Oylar sayıldığında Cumhuriyetçi Lincoln kazanmıştı. Ancak, güneydeki birlikteş devletlerin hiçbirinden ona tek bir oy bile çıkmadı.
|