Onur Yaman |
Mahsun, bölücülüğü ve Film devlet düşmanlığı ile başlıyor Mahsun Kırmızıgül’ün senaryosunu yazıp yönettiği “Güneşi Gördüm” filmi 12 Mart Perşembe günü gösterime girdi. Filme övgü yağdırmayan gazete kalmadı sayılır. Filme ayrılan dev bütçe: 36 kişi Türk, 33 Norveçli ekip, 2000’e yakın figürasyon, bir film çekilecek kadar film müziklerine ayrılan ödenek... Böyle giderse Oscar ödülü bile alınabileceği söylemleri mi istersiniz? Mahsun için “toplumsal yaralara parmak basan sanatçı”, “cesur yürek” gibi yakıştırmaları mı? Biz bu tür ucuz övgüleri bir kenara bırakıp esasa döneceğiz. Bir film her şeyden önce neye hizmet ettiği ile ele alınır. Film bir sınır köyünde başlıyor. Büyükçe bir aileden oluşan bir köy... Terör nedeniyle zoraki göçe maruz bırakılan, bir kısmı Norveç’e kaçak olarak giden bir kısmı İstanbul’a göçen ailenin “hazin hikâyesi” anlatılıyor. Filmin başında mağarada konuşan teröristler birden gelen helikopterleri fark edip kaçıyorlar. Mağara bombalanıyor. Teröristler arasından ayrılan iki kişi omuzlarına astıkları çıkınla köye doğru koşuyorlar. İki köylü Ramo (Mahsun) ve Havar PKK’lılara ürettikleri peynirleri satmak için gitmiştir. Bir daha yapmayız canımızdan oluyorduk dediklerinde de ailenin büyüğü Davut yapmak zorundayız başka çaremiz yok cevabını veriyor. Filmin daha en başından devlet düşmanlığına girişiyor. Buradan şu sonucu çıkarmamız gerekiyor: Devlet oradaki insanları o kadar çaresiz bırakmış ki, ancak PKK ile ticaret yaparak yaşamlarını sürdürebiliyorlarmış. Kardeş kavgası mı? Terör mü? Altan Erkekli’nin canlandırdığı ailenin ileri geleni Davut’un bir oğlu askerdedir, bir oğlu da terörist. Davut duvarda duran resme bakıyor. Askerde olan oğlu Berat’ın asker kıyafetiyle çektirdiği fotoğrafını izliyor. Tam bu sırada Davut’un küçük oğlu yanına geliyor, elinde PKK’ya katılan diğer ağabeyi Serhat’ın fotoğrafı. Çocuğun sağ bacağı yok çünkü mayına basmış. “Bunu da duvara asalım” diyor. Babası “asamayız” cevabını veriyor. Sonrasında askerden izine gelen Berat, terörist ağabeyi ile gece eve gelince yüz yüze geliyorlar. Uzun uzun birbirlerinin gözlerine bakıyorlar. Davut, “siz kardeşsiniz unutmayın” diyor. Yaşananın kardeş kavgası olduğu propagandası buradan başlıyor. Filmin tamamında savaşın ne kadar kötü bir şey olduğu anlatılıyor. Serhat evden ayrılıyor ve o sırada operasyon başlıyor. Operasyonda 4 asker şehit ediliyor Serhat’la birlikte 6 terörist de öldürülüyor. Davut ertesi gün nehir kenarındaki ölü oğlunun kimlik teşhisini yapıyor. Asker köyün iki ay içinde boşaltılmasını istiyor. Davut köyden ayrılırken aynı propaganda devam ediyor “kardeşin kardeşi vurduğu bu topraklara bir daha dönmem”. Anlayacağınız Mahsun’un filminde terörist veya bölücü gibi kavramlar yok. Orduyla PKK aynı düzlemde ele alınıyor. Savaşın kötü bir şey olduğu propagandası altında PKK Türk Ordusu seviyesine çıkarılıyor. Savaşı olumlamasanızda PKK gibi terör örgütü aslında Türk Ordusuyla eşitlenmiş oluyor. Mahsun filmde sürekli olgulardan yola çıkıp düz mantıkla kendi doğrularını ortaya koyuyor. Olgu: iki kardeş silahlıdır ve dağda karşı karşıyadır. Sonuç: O zaman dağda yaşanan kardeş kavgasıdır. Oysa doğrular olgularda değil olguları oluşturan nedenlerde gizlidir. Birinci olarak dağda bir tarafta ağabeyler bir tarafta kardeşler olmadığı açıktır. Bir tarafta Türk Ordusu vardır diğer tarafta teröristler. Türk Ordusunun dağda olmasının nedeni açıktır: Vatanı savunmak. Diğer tarafta silahlanıp neden dağa çıkılmıştır. Asıl sorun burada yatmaktadır. “Güneşi Gördüm” de bölücülük diye bir kavram yok. Terörizm diye bir kavram da yok. Hele hele emperyalizmin çıkarları için dağa çıkmış bölücü Kürtleri hiç bulamazsınız. Teröristin elindeki silahı verenin Amerika olduğunu gerçeği de yok. Sadece “kardeşler” var. İşte gerçekler kardeşlik kavramıyla örtüldüğü noktada, filme giden saf vatandaştan dağda öleni terörist değil kardeş olarak görüp gözyaşı dökmesi istenmekte. Filmde bir diğer olgu göç. İnsanlar zorla yerlerinden yurtlarından ediliyormuş gibi gösteriliyor. Köylünün göç ettirilmesinin nedenini devletin baskıcılığından kaynaklandığını filmin sonunda Ramo’nun ağzından dinliyoruz. “Bir de devlet baba var ki bizi yaban ellere attı”. Aynı düz mantık burada da işliyor. Köylü göç ettiriliyor bunun altında yatan neden açık. Teröristler köydeki “iki arada kaldık “ diyen insandan lojistik destek alıyor. Dağa çıkan terörist bizzat köylünün oğlu. Geri kalmışlığı değil Kürt kimliğini sorgula! Filmde bir yandan da devletin insanları nasıl eğitimsiz ve geri bıraktığı propagandası yapılıyor. Çocuklar köyde okuyamamaktadır çünkü en yakın okul kırk kilometre uzaktadır. Aile çamaşır makinesini ilk kez İstanbul’da görmektedir. Hatta o kadar cahil bırakılmışlardır ki, çocuklardan birisi altını pisleten kardeşini çamaşır makinesinde yıkayarak öldürür. Ramo’nun karısı ayakta duramayacak durumda hastadır kanaması vardır. İstanbul’a geldiğinde tedavi edilebilecektir. Yıllardır yapılan bayatlamış “devlet Doğuda yatırım mı yaptı ki insanlar dağa çıkmasın diyor” propagandası. Ramo’nun oğlu Doğduğunda karısı Havar: “erkeklerin kaderi bu ya korucu olacak ya asker ya da dağa çıkacak” diyordu. Yani madem devlet bu bölgeleri bu kadar geri bırakmıştır, o zaman erkeklerin korucu olduğu gibi asker olduğu gibi terörist olması da doğaldır. Dikkat edilecek bir nokta da terörist kelimesinin kullanılmaması onun yerine dağa çıkmak denilmesi. Karadeniz bölgesinde birçok köy Doğu’dan daha geri durumda ama kimse dağa çıkmıyor. Yine Güneydoğu’da eğitimin en yüksek düzeyde olduğu yerlerde bölücü sayısı azalmıyor tam tersine artıyor. Yine Batı illerinde zenginleşen Kürtler daha fazla bölücülük yapıyor. Sorun Kürt kimliğidir. Zenginde olsa fakirde, okumuş da olsa cahilde Kürt kimliği bölücülüğün önünü açıyor. Sorun Kürt kimliği ve Kürtlere biçilen işbirlikçi rolle ilgilidir. Mahsun görmüyorsa biz işaret edelim bu ucuz propagandayı bıraksın toplumsal yaraya parmak basacaksa Kürt kimliğini irdelesin de görelim. Kürt Norveç’e de gitse devlet düşmanlığı değişmiyor Ramo İstanbul’a yerleşirken Davut bacanağının yaşadığı Norveç’e gidiyor. Davut Norveç’e kaçak olarak girdikten sonra polise yakalanıyorlar. Oslo’ya mahkemeye sevk ediliyorlar. Mahkeme sınır dışı etme kararı alacakken Davut konuşuyor: Bir oğlum dağda öldü. Diğeri mayına basıp sakat kaldı. Köyümüzden zoraki göç ettirirdik geri dönemeyiz. Mahkeme kalmalarına karar veriyor. Norveç, Türkiye gibi insana düşman bir ülke değil hemen anlayış gösteriyor. Davut’a maaş bağlanıyor. Davut şaşırıyor. Bacanağı burada, insanlar devletin güvencesi altında. Yani Norveç’de devlet insanlar için var ama Türkiye’de kendi insanını kaçırtmak için. Sonra bir sahne daha, köyünde duvara asamadığı terörist oğlu Serhat’ın resmini Berat’ın resminin yanına asıyor. Çıkarılması gereken sonuç Türkiye’de oğlunun resmini bile duvara asamazsın bu kadar baskıcı bir rejim var ama Norveç demokrat. Filmin sonlarına doğru bir sahne daha Davut’un bacağı mayından kopan oğluna Norveç’te takma bacak yapılıp yürümesi sağlanıyor. Yani devlet var insanını sakat bırakır devlet var sakatı iyi etmeye çalışır. Davut Norveç’teki bacanağıyla konuşurken bacanak alıyor sazı eline. “80’de Diyarbakır cezaevinde yaşanan işkence nerede yaşandı? 26 yaşındaydım cezaevinden kaçtığımda. 28 yıl olmuş ve hiçbir şey değişmemiş”. Yani çıkarılacak sonuç şu; 28 yıldır devlet Güneydoğuda işkence yapıyor. Anlaşılan toplumsal bir yaraya parmak bastığı söylenen Mahsun Kırmızıgül, “Güneşi Gördüm” filminde ucuz Kürtçü propaganda ve devlet düşmanlığının ötesine ve ortada güneş gibi parıldayan gerçekleri balçıkla sıvama çabasının ötesine geçemiyor. Kürtçenin en meşru hale getirilmeye çalışıldığı, Kürtçe televizyon bile açıldığı şu günlerde Mahsun trendi yakalamış durumda. Dağdaki terörist “kardeş” için dökecek gözyaşınız yoksa filmi izlememenizi tavsiye ederiz.
|